|
Dirilik ve canlýlýk sözcükleri ile ifade edebileceðimiz hayat; cehâlet, dalâlet ve küfürle ölmüþ bulunan kalbî hayatýn, iman, mârifet ve muhabbetle dirilmesi demektir ki, أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بهِ فِي النَّاسِ “Ölü iken iman ile diriltip nûra erdirdiðimiz ve halk içinde o ýþýkla yürüyen.” (En’âm, 6/122) meâlindeki âyet buna iþaret etse gerek.
Erbab-ý hakikat’ça hayat, beden ve cismâniyet zulmetlerinden kurtularak, kalb ve ruhun derece-i hayatýna yükselmek demektir. Bu mazhariyetin, külliyet kesbetmiþ bir fert olmasý itibarýyla, Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a bakan yanýný وَكَذلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا “Ýþte, böylece sana, emrimizden (kalblere diriliþ vaad eden Kur’ân’ý vahyettik).” (Þûrâ, 42/52) âyeti; bütün dirilmeye namzet insanlara bakan yönünü de; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ امَنُوا اسْتَجيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْييكُمْ “Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanýz itibarýyla dirileceðiniz þeylere dâvet ettiðinde, Allah ve Rasûlü’nün bu çaðrýsýna icâbet ediniz!” (Enfâl, 8/24) fermân-ý Sübhânîsi ile te’lif etmek mümkündür... Arzýn hayatý, ondaki bütün diriliþler, deðiþik buuttaki neþv ü nemâlar, geliþip yayýlmalar; toprak ve onun muhtevasý, su ve onun hayatiyeti, hava ve onun içindeki muhtelif gazlarla sýmsýký irtibatlý olduðu gibi, hakikî insânî hayat da, hakikat ilmi, irade ve himmet gücü, ahlâk ve karakter saðlamlýðý, maiyyet-i ilâhiye iþtiyaký ve böyle bir mazhariyeti duyma sevinciyle ciddî alâkalýdýr ki, bütün bunlar, ayný zamanda “meydân-ý tayarân-ý ervâh”a uçmanýn bir pisti ve ebedî hayata ulaþmanýn da rampasýdýr. Evet arz, bütün o potansiyel derinlik ve zenginliklerini: وَاللهُ أَنْزَلَ مِنَ السَّـمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بـهِ اْلأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Allah gökten bir su indirdi ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti.” (Nahl, 16/65), وَأَحْيَيْنَا بهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذلِكَ الْخُرُوجُ “Biz, o su ile ölü bir beldeyi dirilttik. Ýþte (kabirden) çýkýþýnýz da böyle olacaktýr.” (Kaf, 50/11), وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ “Biz, her canlý þeyi sudan var ettik.” (Enbiyâ, 21/30) beyanlarýyla ifade edilen kaynaktan elde ettiði gibi, imansýzlýk, mârifetsizlik, muhabbetsizlik kuraklýðýna, çoraklýðýna maruz kalmýþ ve hatta ölmüþ ruhlar da; inançla hayat ufkuna yönelir, mârifetle onu duymaya baþlar, aþkla onun enginliklerine açýlýr; azim, irade ve kararlýlýkla da dirilirler; dirilir ve وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Þüphesiz Sen en yüksek bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4) tebcîli ile serfirâz Ahlâk Kahramaný’nýn rehberliðinde تَخَلَّقُوا بأخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlâký ile ahlâklanýn.”[1] hedefini gerçekleþtirdiði ölçüde, ilâhî maiyyete ulaþýr; o maiyyetin eb’âda sýðmayan ferah-fezâ ikliminde sevinçle kanat çýrpar; sürekli, þevkle þükür soluklar; mevsimi gelince, Hak huzurunda bulunmanýn iþtiyakýyla lâmekânî ve lâzamânî bir ufka erer ki, orada vicdaný her zaman: َفَإِذا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا “Bir de ben onu sevdim mi, artýk onun gören gözü, iþiten kulaðý, tutan eli... (ilh.) olurum.”[2] hakikatini duyar; ruhu da فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ “(Onun için) rahatlýk, güzel nasip ve naîm cenneti var.” (Vâkýa sûresi 56/89) fehvâsýnca, cennetlerde, Rabbü’l-Âlemin’in civârýnda, Hz. Erhamü’r-Râhimîn’in maiyyetinde, Sultân-ý Akderu’l-Kâdirîn’in gücü ile hep sonsuza doðru pervâz eder durur. Artýk, ayný hayat olan bu mertebede ne ölüm vardýr ne de zevâl.. olsa olsa, nefis ve cismâniyet cihetiyle bir fenâ; kalb, ruh ve insânî lâtifeler itibarýyla da bir bekâ vardýr ki; siz buna isterseniz “fenâ fillâh-bekâ billâh-maallah” da diyebilirsiniz. Böyle yüksek bir neticeye ulaþan sâlikin hayatýnda, üç tür soluk veya nefes söz konusudur: Havf soluðu, recâ soluðu, muhabbet soluðu. Nefis, cismâniyet ve beden adýna önemli bir misyon eda ettiði gibi; havf, recâ ve muhabbet de kalbî, ruhî hayat hesabýna ehemmiyetli birer dinamik sayýlýrlar. Yüce Allah’ýn ululuðunu düþünmek, O’nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup-kalkmak, annesinin itabýndan endiþe duyup da, yine onun þefkatli kucaðýna sýðýnan yavrunun duyduðu mânevî hazzýn kat katýný insanýn vicdanýna ifaza eder. Evet, O’nun hakkýnda hüsnüzan edip, rahmetinin enginliðini mülâhazaya almak, öylesine ruhânî bir sürûrdur ki, eðer tecessüm etse, bir mânevî Cennet þeklini alýr. O’nun eserlerinin çehresinde isimlerine ulaþmak, isimlerinin tecellî iklimlerinde dolaþýp sýfatlarýný soluklamak, onlarýn taalluk noktalarýný mülâhazaya alarak zevkin hayret buutlu olanlarýný duymak, tarifi, tavsîfi imkânsýz öylesine engin ve rengîn bir hazdýr ki, böyle bir mazhariyeti ancak bu ölçüde bir miracý gerçekleþtiren þehsuvarlar duyabilirler. Bu kutlu yolun yol boyu televvünlerini her adýmda duymasalar bile, hiç þüphesiz bu cihan deðer hedefe, rampadan hareketle, en hýzlý ulaþacaklar, acz u fakr, þevk u þükür azýðý ile yollara koyulanlardýr. Onlardýr ki, damla iken derya olmasýný bilir, zerre iken kehkeþanlarýn kol gezdiði iklimlerde dolaþýr ve kendilerini hiç ender hiç gördükleri hâlde, bir santral gibi bütün bir varlýðýn özüyle, gâyesiyle iç içe yaþarlar. Gezip dolaþtýklarý her yerde: “Fakrýyla eriþtim fahre Münâcat eyleyip Hakk’a Derim ya Hayy ya Kayyûm” (Ýbrahim Hakký) der, þevk u þükür gülbanklarýyla coþarlar.. coþar ve bu ufkun bir kadem ötesinde bulunan gerçek hayat ve gerçek vücûdun nûrlarýyla kendilerinden geçerler ki, bazýlarýnýn “vücûd”, “þuhûd” yorumlarý bir yana, hayatýn ve vücûdun hakikatini “bî kem u keyf” duyar ve “Bir bu kadar zevke bu ömür kâfî deðil” (Y.K.) derler. اَللَّهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى رُوحِ سَيِّدِ اْلأَنَامِ وَوَسِيلَةِ حَيَاةِ الدَّارَيْنِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.
[1] Ali el-Cürcânî, Ta’rifât 1/216; Münâvî, Teârif s. 2/564 [2] Buhârî, rikâk 38; Müsned 6/256
|