|
Yetkin insan demek olan insan-ý kâmil; Allah’ýn ef’âl, esmâ, sýfât, hatta þuûnât-ý zâtiyesinin en parlak aynasý demektir. “Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açýsýndan, insan-ý kâmil denince, ilk akla gelen Hakikat-ý Muhammediye’dir (sav). Sonra da diðer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn.. bu konuda böyle bir farklýlýðý kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açýsýndan mahzursuz olduðu gibi, akla, mantýða, hiss-i selime de aykýrý deðildir.
Bir kýsým mülâhazalara baðlayarak bazý felsefeci ve kelâmcýlar insan-ý kâmili, “akl-ý evvel”, “akl-ý küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta-i vahdet”, “sýrr-ý ilâhî”, “âyine-i sýrr-ý ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazý sofiler de pîþuva, hâdî, mehdî, dânâ-ý kâmil, mükemmil, bâlið, tiryak-ý ekber, iksir-i a’zam.. þeklinde birbirinden farklý kelime ve tabirlerle yorumlamýþ iseler de, bütün bu mülâhazalarýn hepsini câmî bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ý kâmilin âyine-i vücûd-u Hak ve “dû kevn” olmasý gerçeðidir. Evet o, varlýðýn özü, usâresi, dili, tercümaný olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i mahfî”yi ifadenin yanýnda, her þeyi Zât-ý Hakk’a baðlar; baðlar ve O Zât’ý hem vicdanýn enginliði, hem de muhtevalý mahiyetinin diliyle seslendirir. Aslýnda insan-ý kâmil, öyle bir mir’ât-ý mücellâdýr ki, her dakika kim bilir kaç defa, þuûnât-ý zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, iþte böyle bir arzlýdan ötürü yerküre semâlarýn önüne geçer. Zira insan-ý kâmil, âdeta bütün varlýðýn aklý, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir þey doðru anlaþýlamaz, hiçbir ilim mârifete dönüþemez ve hiçbir þeyin hayat esrarý tam hissedilemez. Onun bakýþ zâviyesine baðlanamamýþ bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla þöyle-böyle aydýnlanamamýþ bütün zaman parçalarý da nûrsuzdur.. tabiî böyle bir boþlukta yaþayan insanlar da kalbî ve ruhî ufuklarý itibarýyla fetret insaný sayýlýrlar. Muahezeye maruz kalmayacaklarý mânâsýna fetret insaný deðil, mahiyet-i insaniyelerini inkiþaf ettirememiþ olma anlamýnda fetret insaný. Bugüne kadar insanlarýn arýzasýz Hakk’a yönelmeleri hep insan-ý kâmillerce gerçekleþtirilegelmiþtir; kitleler onlarýn rehberliðinde ebedî mihraplarýný bulmuþ, Hakk’a yönelmiþ ve onlarýn neþrettiði nûrlar sayesinde varlýk ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmiþlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onlarý bulan dolayýsýyla da hakký hakikati bulmuþ ve onlarý iç dünyalarýyla müþahede eden de, mazhar ve tecellîgâhýn þeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâþâ etmiþ sayýlýr. Ýnsan-ý kâmil, din ve diyanet adýna örnek bir tiptir. Ýman, Ýslâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rýzâsý hedefi, Hakk’ý sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da –kulluðunu onlara baðlamama kaydýyla– bu mübarek düþünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir. Ýnsan-ý kâmil, her zaman baþkalarýna yararlý olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peþindedir. Ahlâk-ý haseneye baðlý yaþadýðýndan, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düþünür, güzel ve faydalý sözler söyler.. güzel iþler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranýþýný Hak hoþnutluðuyla irtibatlandýrarak, hep O’nunla oturur-kalkar.. O’nu düþünür.. O’nu konuþur.. her tavrý ve her beyanýyla O’nu hatýrlatýr ve hakkýn-hakikatin en talâkatli bir lisaný olarak yaþar. Kâmil insanlarýn en kâmili Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu, bu yüce evsafýn birinci kahramanýydý. Ýslâmiyet’in özündeki ilâhî sýrrý görebilmek için, onu bir kerecik olsun –önyargýsýz ve insaflý olmak þartýyla– temâþâ yetiyordu. Cîlî’nin de dediði gibi; varlýk âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sav) ölçüsünde kemalât-ý insaniye ile tanýnmýþ bir ikinci þahsý göstermek mümkün deðildir. Eðer kemalden maksat; Hakk’ýn hiçbir zaman yanýltmayan vahiy ve ilhamlarýyla ruhlarýn tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insânî lâtifelerin inkiþafý; ve bunlarýn yanýnda cismanî isteklerin, bedenî arzularýn aþýlmasý, derken Hak’la tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-yý Ehadiyet’le bekâ bulup, bütün esmâ, sýfât ve þuûnât-ý ilâhiye adýna mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaþýlmasý ise, –ki öyledir– bu yüce evsafý mahiyetinde cem etmiþ bulunan ve kulluðunu “kâb-ý kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ýn ifadesiyle, þeref-i nev-i insanýn ve divan-ý nübüvvetin de hâtemidir.. evet O Zât, kemaliyle ferid-i kevn ü zaman ve bihakkýn fahr-ý kâinattýr. Sofîye ýstýlahýnda insan-ý kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zýllî, cüz’î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve manevî bütün âlemleri özünde cem etmiþ bulunan bir asýl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir. Seyyid Þerif’e göre, beþerin medâr-ý fahri olan Zât; “kadri, kýymeti fevkalâde yüksek sýrlý bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arýnmýþ olan talihlilerden baþkasý O’nu tam idrak edemez.” Aklýn zâhirî nazarýnda âlem-i kebir kâinattýr; hakikatte ve Allah katýnda ise kebir olan insandýr. Hazreti Ali’nin yaklaþýmýyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândýr, cihanlar onda matvîdir. (Türkçesi Âkif’e aittir.) Ýnsan-ý kâmil, Cenâb-ý Hakk’ýn, zâtî þuûnâtýnýn tam bir mazharý ve O’nun varlýðýnýn da câmi bir aynasý olmasý itibarýyla, bâtýný esmâ, sýfât ve þuûnât-ý zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satýr satýr, paragraf paragraf bütün varlýk ve eþyanýn kýsmen sarahaten, kýsmen de remzen ve iþareten tam bir hulâsasý, bir fihristi, hiç olmazsa ana baþlýklarýyla eþya ve hadiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti Vücûd, onda küllî ve tafsilî bir þekilde tecellî ettiðinden, yani icmalen de olsa o her þey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satýr taþýdýðýndan, bir mânâda her varlýk onun âyine-i vücûdunda mündemiç, Zât-ý Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ý kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, iþte onun bu zâhirî-batýnî donanýmý ve potansiyel zenginliðiydi! Böyle bir zenginlik, ayný zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din þeklinde sistemleþtirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunlarýn temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eðer Hakk’ýn gözü bizim üzerimizde ise –ki öyle olduðu açýktýr– bizim gözümüz de dini, hayata hayat kýlma cehdiyle hep O’nda olmalýydý..! Varlýk ve hadiselerle münasebet ve müdahalesi açýsýndan insan-ý kâmil, yeryüzünde Allah’ýn tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatý temâþâ, herkes ve her þeye nezaret etme konumuyla Hakk’ýn gören gözü, iþiten kulaðý, tutup destekleyen eli olmakla þereflendirilmiþtir. O, þefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayýp baðrýna basan tam bir merhamet insanýdýr. Evet o, her zaman çevresini þefkatle süzer.. damarlar içinde dolaþan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanýnda bulunur.. zararlýlara karþý o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle onun varlýðýnýn en saðlam teminatý olduðunu gösterir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Baþka deðil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) mazmununca insan-ý kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm itibarýyla bil-âsale, diðerleri açýsýndan da bittebeiye, ins-cin, canlý-cansýz her þeye ve herkese rahmettir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabýmýza karþý da uyarýcý olarak irsal ettik.” (Sebe, 34/28) iþaretiyle de bütün insanlýða rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beþîrdir. Ýnsan-ý kâmilin bütün varlýk ve eþyaya tekvinî emirler açýsýndan nezareti, onlarýn ruhlarýna feyiz ifazasý, mahiyetlerinin þerh u izahý ve beyaný uygun burhanlarla deðerlendirip irfana baðlamak; þuurlu varlýklar zâviyesinden görüp gözeticiliði de, irþad, piþdarlýk, onlarýn ruhlarýnýn tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî lâtifelerinin Hakk’a uyarýlmasý þeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kýble, tevhid-i kýble adýna bir pusula ve olgunlaþmaya açýk ruhlarý da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbîdir. O’nu tanýyýp atmosferine girebilen herkes, istidâdý ölçüsünde Hakk’a ulaþmýþ ve O’nu bulma yoluna girmiþ sayýlýr. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadýðý gibi, zamandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaþma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkýnda birer mecazdýr. Bunlarla kastedilen þey ise, bize her þeyden yakýn O Zât’a karþý mahiyetimizdeki uzaklýðý aþmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakýnlýðýný duymaktýr.. evet, hayvâniyetten sýyrýlýp cismaniyeti aþan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakýnlýðýný duyar, basiretiyle temâþâsý zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu mevzûda, herkesin belli þeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlýk ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin mazhar-ý tâmmý olan insan-ý kâmile mahsustur. Bütün varlýk, esrar-ý ulûhiyeti insan-ý kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, baþka aynalardaki tecellî ve zuhûru, has bir mânâda bu mir’ât-ý mücellâda temâþâ buyurur. Bu itibarla da insan-ý kâmil, fâniler arasýnda Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir aynadýr ki, onu gören Hakk’ý görmüþ, onu seven Hakk’ý sevmiþ, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neþvesine ermiþ olur. Aslýnda bütün bunlar, asliyet plânýnda ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ý kâmille alâkalý hususlardýr. Zýlliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu payeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aþk u þevk, cezb u incizâb hususunda hakikî insan-ý kâmilin mirasçýlarýdýrlar ve mevhibeleri, misyonlarý itibarýyla da ayný sofranýn davetçileri ve davet edilenleri sayýlýrlar. Hak, her zaman deðiþik aynalarda kendini temâþâ edip ettirmesi ve insan-ý kâmilin de bu temâþâ edilen þeyler arasýnda en þeffaf, en berrak ve Rahmaniyet þuûnâtýný tam aksettiren câmi bir ayna olmasý itibarýyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açýsýndan çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekân parçasýnýn, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ý kâmile ihtiyacý vardýr. Evet eðer Hak, insan-ý kâmilde, câmi ve tafsilî bir plânla mütecellî ise –ki öyle olduðunda þüphe yoktu–bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekânda bulunmalarý bütün bir varlýk için çok önemlidir; zira böyle birinin zâtý, Hazreti Zât’ýn aynasý; ilmi, ilminin lem’asý ve o da, varlýk içinde Hak sýrlarýnýn sýrlý bir anahtarýdýr. Onu bulup onunla ayný atmosferi paylaþan biri, baþkalarýnýn hiçbir zaman ulaþamayacaðý pek çok esrara, envâra ulaþýr ve bir feyiz kaynaðý hâline gelir. Ýnsan-ý kâmil, her zaman kendi konumunun farkýndadýr. O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telâkki eder; eder de ne kendini, ne sýfatlarýný, ne de zâtî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ “Siz onlarý kendiniz olarak öldürmediniz; onlarý Allah öldürdü.” (Enfâl, 8/17) mazmununa baðlý görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Attýðýnda da sen atmadýn; onu Allah attý.” (Enfâl, 8/17) hakikatini vicdanýnda duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarýyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her þeyi O’ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun ekstradan tecellîleri sayarak, “Deðildir bu bana lâyýk bu bende Bana bu lutf ile ihsan nedendir.?” (M.Lütfi) der; sevinç ve sorumluluklarýný deðiþik taaccüblerle daha bir derince duyar. Aslýnda hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki þey arasýnda cereyan eder. Hak karþýsýnda insan-ý kâmil müstakil bir mevcut deðildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin. Zât-ý Hak, bi’l-asâle bir mevcud, insan ise, O’nun ziyâ-yý vücûduyla kâimdir. Ýster insan-ý kâmil isterse bir baþkasý, vücûdu mümkün ve yaratýlmýþ olan muhtaç birini büyütme adýna böyle bir tasavvur, dalâletten baþka bir þey deðildir. Ýnsan-ý kâmil, her þeyin Hak’tan geldiði þuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sýnýrlarýný korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini þatahat vesilesi yapar, ne de âyinedarlýðýnda ayniyet iltibasýna düþer. Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlýk yapma ölçüsünde, ilâhî sýfât ve zâtî þe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ý tâmmý olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur. Ýnsan-ý kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enâniyeti açýsýndan yok olup, kalbî ve ruhî hayatý itibarýyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun vücûduyla hakikî var olmayý zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlânâ, Divan-ý Kebîr’inde, bu mazhariyet ve bu payenin kahramanlarýyla alâkalý olarak þöyle der: هَست محو و محوست آنجا پديد آمد مرا تا بديدم از ورايى آن جهان جان صفت ذَرّه ها اندر هوايش از وفاو از صفا “O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir câna benzeyen dünyanýn ötesinde, O’nun sevdasýyla baþlarý dönmüþ varlýklar gördüm. Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.” Ýnsan-ý kâmil, Zât-ý Hak adýna bir mücellâ ayna ve baþkalarý hesabýna da, çevresinde peyklerin dönüp durduðu bir Kutup Yýldýzý’dýr. O, kendi etrafýnda döndüðü ayný anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O’na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diðer yandan da وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz’ etti.. ve o yýldýzla da onlar, dosdoðru yollarýný bulurlar.” (Nahl, 16/16) iþaretiyle, âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir iþaretçi gibi hareket eder. Aslýnda o, her zaman bir mihrab, bir kapý, bir köprü vazifesi görür; doðruya yönelmeyi saðlar, doðruyu görmeye menfezler açar ve insanlarý, kendi dünyalarýnýn darlýðýndan sonsuzluk ikliminin geniþliðine ulaþtýrýr. Ýnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya baþlar; o kapýnýn önüne varýnca öteden çaðrýlarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ý Ehad ü Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mabud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk, külliyet plânýnda ve vâhidiyet çizgisi itibarýyla istivâ-i arþ televvünlü, cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açýsýndan da lâtife-i rabbâniye buudludur. Bu ufkun yolcularýnýn en önemli yol azýklarý ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulmasý, baþkalarýnýn, ahvâlimize muttalî olamayacaðý kutlu vakitler sayýlan gecelerin o sihirli dünyasýnda da, secdelerle pusuya yatýp tecellî avlamaktýr. Ýbrahim Hakký: “Dil beyt-i Hudâ’dýr, âný pak eyle sivâdan, Kasrýna nüzul eyleye Rahman gecelerde.” diyerek, yol alma adýna gecelerin o serin ve ufku açýk iklimini salýklar bizlere. Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalý þu hoþ söz de Mevlânâ’ya ait: نيك اختريت باشد گر چون قمر نخسيى گر شهريار خواهي اندر سفر نخسيى در سـايهء خدا خســبند نيكبختان زنهار اي برادر جـاي دگر نخسيى “Eðer sen O Eþsiz Padiþah’ý istiyorsan ve eðer O’nun yolunda sefere çýkmýþ isen, bu yolculukta uyumamak gerekir. Ýyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ýn sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeþim, sakýn baþka yerde uyuma!” Uyuma ve insaný engin düþüncelere, lâhutî mülâhazalara çeken geceleri, ya kýyam edebi, ya rükû tâzimi, ya secde mahviyeti ya da evrad u ezkâr tazarruu ile geçir. Bazý mutasavvifîne göre, her þeyin bir açýk olan yaný vardýr ki; ona zâhir denir; bütünüyle bu âlem, iþte o zâhirdir. Bir de kapalý yaný vardýr ki, ona da bâtýn denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir. Bunlardan baþka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasýnda, zuhûrun butûndan, butûnun da zuhûrdan ayrýlma noktasýnda berzahî bir âlem vardýr ki, o da insan-ý kâmil âlemidir. Hakk’ýn kendi zâtýna ilmi, bi’l-asale kendisine aynadýr. Zât-ý Hak da, tasavvurlarýmýzý aþkýn bir mânâ ile o aynada müteayyindir. Ýnsan-ý kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zýlliyet plânýnda kendi aynasýdýr. O da, bu ilim aynasýnda müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kýyasî zâviyesinden Hazreti Zât’ta bulunan þeylere birer delil ve birer emare mesâbesindedir.. Evet, insanýn zâtý, Zât-ý Hakk’a, sýfatlarý da sýfât-ý Sübhaniye’ye dayandýðý gibi, bunlardaki izafîlik ve sýnýrýlýlýk ya da zýlliyet ve cüz’iyet de tamamen, Cenâb-ý Hakk’ýn evsafýndaki hakikîliðe, nâmütenâhîliðe, asliyet ve külliyete delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir. Zât-ý Hak’la bu çerçevedeki münasebet açýsýndandýr ki, insan-ý kâmil mertebesine ulaþan müstaid bir müntehî, ayný zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiþ sayýlýr. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arasý bir nokta diyebileceðimiz “ev ednâ” payesi vardýr. Ve o payenin de, gelmiþ-gelecek bütün insan-ý kâmiller arasýnda bir tek mümessili olmuþtur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav)’dýr. O’nun bu ölçüde “aksa’l-merâtib”i ihraz buyurmasý, yüksek ahlâký; davranýþlarýndaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliði; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarýna nüfuzdaki ýsrar ve kararlýlýðýna lutfedilmiþ peþin bir teveccüh-ü Rahmânîdir. Bu itibarla da, O’nun dýþýndaki bütün kâmillerin kemalâtý O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete baðlýdýr. Evet, semâ-i risâletin aylarý ve güneþleri sayýlan baþýmýzýn tâcý bütün o büyük insanlarýn nûr ve ziyâsý, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn içinde bulunmadýðý zaman itibarýyladýr. Busayrî: فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneþi, diðerleri ise yýldýzdýr. Yýldýzlar insanlara ýþýklarýný ancak geceleri sýzdýrýrlar.” diyerek, O Zât’ýn, güneþin üstünlüðünü hâiz olduðunu, diðerlerinin ise, O’na nispette peykler mesâbesinde bulunduðunu ve O’nun olmadýðý dönemlerde çevrelerine nûrlar saçýp etraflarýný aydýnlattýklarýný söyler ki, yerinde bir tesbittir. Her þeyden evvel, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), varlýðýn hem çekirdeði hem de meyvesi olmasý itibarýyla, hilkat aðacý mebdeden müntehâya hemen her faslýnda sürekli O’nunla münasebet içinde olmuþ ve O’na baðlý geliþmiþtir. Aslýnda O, meyvenin de ötesinde, hilkat aðacýnýn özü, usâresi ve ruhudur. Ýsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlýk bulamacýnýn en temel unsuru da diyebilirsiniz. “Hilkat-i âlemden maksad-ý a’lâ Dünyaya gelmiþ ol mihr-i muallâ..” Evet, Cenâb-ý Hakk’ýn esmâsýnýn bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücûdun âyinedarlýðýndan arz ve semânýn ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayýþýndandý. Ýnsanýn taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanýmda idi. Ýþte, insanoðlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleþtirmek için vücûd-u hâricî ile þereflendirildi. Ýnsanlarýn bazýlarý itibarýyla, böyle önemli bir âyinedarlýk vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düþmeme de, yine böyle bir âyinedarlýða terettüb eden duyarlýlýk, sorumluluk ve temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açýðýný vahy-i semâviyle harekete geçireceði vicdan mekanizmasýyla kapatacak ve kaybetme alanýný kazanma pazarý hâline getirecektir. Ýnsanlarýn bir bölümü itibarýyla da bu, böyle oldu. Ýþte إِنَّا عَرَضْنَا اْلأمَانََةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأرْضِ وَالْجبَالِ فَأبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً “Biz, emaneti (teþriî açýdan deðil, tekvinî zâviyeden) göklere, yere, daðlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve donanýmý itibarýyla) bu emaneti insan üzerine aldý. Doðrusu (pek çoðu itibarýyla) insanoðlu, (bu emanetin hakkýný gözetemediðinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düþtü.” (Ahzâb, 33/72) âyeti, bu umumî serencamenin esrarlý bir tercümanýdýr. Arz, semâ ve bütün eþyanýn hakikat-ý uzmâyý görme, gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, þuur, his ve bunlarýn “lâtifeler” unvanýyla diðer fakülteleri bulunmadýðýndan, o yüce hakikat adýna ne tam temessül kabiliyetleri, ne de temsil aktiviteleri vardýr; zira, taayyünleri fevkalâde dardýr. Dolayýsýyla da, ayna olacaklarý þeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün deðildir. Ancak insandý ki, tekvinî donanýmý teþriî emirlerin temsiliyle derinleþtirerek bu misyonu edaya yeterli olduðunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu. Evet her insanýn bu vazifeyi yerine getirmediði veya getiremediði gerçekti ama; yaratýlýþ gayesinin þuurunda olan ve insan-ý kâmil olma yolunda teþriî dairede rehabiliteden rehabiliteye koþan bir kýsým müstesna fertler de bulunacaktý. Ki bunlar, istidatlarýný inkiþaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman insanoðlunun yaratýlmasýna gaye teþkil eden “iman-ý billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aþk u þevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasýný örecek ve bu ilâhî maksadý gerçekleþtireceklerdi. Ýþte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleþik noktasýna taht kurmuþ bu gönül sultanlarý, mahiyetleri mahiyet-i beþeriyeyi aþkýn, canlarý Cân’ýn nefahâtýyla dipdiri, ufuklarý üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücûdlarýyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadýrlar. Mevlânâ, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semâsýnýn bu üveyklerini þöyle resmeder: مردان رهش زنـده بجان دگرنـد مرغـان هواش ز آشـيان دگرند منگر تو بدين ديده بدشان كايشان بيرون ز دو كون درجهان دگرند “Hak yolunun erleri, bu candan baþka bir can ile diridirler. Onun havasýndan kanat çýrpýp uçan kuþlarýn ayrý bir yuvasý vardýr. Beyhude bu gözle bakma, onlarý göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde baþka bir âlemdedirler.” Allah, ef’âl ve esmâsýyla mâlûmdur; esmânýn tecellî alaný da, varlýk ve hâdiselerdir. Ýnsan ise, varlýðýn hem nüvesi, hem de meyvesidir. Ýnsan-ý kâmile gelince o, her þeyin özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde itibarýyla varlýðý mülâhazaya almadan, insaný düþünmeden, insan-ý kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ý kâmil mânâda bilmek de mümkün deðildir. Zira insan-ý kâmil, Zât, sýfât, esmâ ve ef’âl dairesiyle alâkalý câmi bir lisandýr.. ve vücûd mertebesinin en son halkasýný teþkil etmesi açýsýndan, bütün vücûd mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ý Hakk, kendi azamet ve celâline uygun þekilde ancak insan-ý kâmille bilinir.. onunla görülür, onunla iþitilir ve onunla duyulur. Diðer taraftan, insan-ý kâmil de, her þeyi O’nunla görür, O’nunla bilir, O’nunla tutar ve O’na baðlayarak münasebete geçer. Ne var ki, bu görmelerin, duymalarýn, iþitmelerin, iþlemelerin, baþlamalarýn ve münasebette bulunmalarýn asliyet plânýnda bir tek mümessil ve kahramaný vardýr; o da, Hakikat-ý Muhammediye’dir (sav). Zira O’nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vâhidiyet hakikatine dayanmaktadýr. “Allah” ism-i zâtý, O’nun –mürebbisi mânâsýna– Rabb-i hâssýdýr. Ve bu ism-i þerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sýfât-ý Sübhaniye’yi de tazammun ettiðinden, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn (aleyhi ekmelü-t tehâyâ), hem esmâ-i Ýlâhiye’ye, hem sýfât-ý Sübhaniye’ye, hem de þuûnât-ý Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduðu kendiliðinden ortaya çýkar. Bu itibarla da, “Mir’ât-ý Muhammediye’ den Allah görünür dâim.” sözü mübalâða deðil, vâkýa tam muvafýktýr. Diðer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadýklarýndan ذلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu Allah’ýn bir fazlýdýr, o’nu dilediðine verir.” (Cum’a, 62/4) Onlarýn mir’âtiyetleri de izafîdir. Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i þerifin ya da sýfat-ý Sübhaniye’nin mazhar u meclâsý ise de, her isimden nasibi ayný ölçüde deðildir. “Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ý feyzi.” fehvâsýnca, semâ-i risalet ve vilâyetin aylarý, güneþleri sayýlan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arþ-ý kemalâtlarý itibarýyla müntehî, Hazreti Ekmel-i Kümmelîn (Kâmiller Kâmili)’e nisbetle mütevassýt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açýsýndan deðil, mir’âtiyet ve meclâiyet açýsýndan mübtedîdirler. Ârifler, iman-ý billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîde derece derece birbirlerinden farklý olduklarý gibi, esmâ-i Ýlâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine mazhariyet açýsýndan da insan-ý kâmil mertebeleri hep farklý farklý olagelmiþtir. evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrebînin, dinin yoruma açýk yanlarýyla alâkalý, yani fürûâtta ortaya koyduklarý teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle bir farklýlýðýn tezahürüdür. Enbiya ve mürselîn arasýndaki farklýlýk ise: تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kýldýk” (Bakara, 2/253) mazmununca, ilâhî takdire baðlý olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin farklý dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadýr. Hz. Âdem’in mazhar olduðu icmalî “ilim”, Hz. Ýbrahim ve Ýsmail’deki “ilim”le beraber “hilm”, Hz. Mesih’deki “kudret”, baþkalarýna nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’s-salâti ve etemmü’t-teslîmât)’da ise, bütün enbiya ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sýfât-ý Sübhaniye’nin tafsilî bir þekilde ve a’zam derecede tecellîsi söz konusudur. Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasip (doðru orantýlý)’tir. Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanýn yanýnda irfan da önemli bir derinlik ve zenginliði teþkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adýna da ciddî bir eksiklik sayýlýr. Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantýk ve akýlla istidlâl, beyana baðlý bu konunun bir burhan ayaðý; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir. Son söz: “Savm u salât u hac ile zahid iþin biter sanma Ýnsan-ý kâmil olmaya lâzým olan irfan imiþ.” (Niyazi) يَا رَبَّنَا يَا سَيِّدَنَا وَيَا غَايَةَ رَغْبَتِنَا، أَسْأَلُكَ يَا اَللهُ أَنْ لاَ تُشْوِيَ خَلْقِي بِالنَّارِ،[1] نَعُوذُ بِاللهِ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ،[2] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ كُلَّ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ.
[1] el-Hâkim, el-Müstedrek 1/729 [2] Müslim, cennet 63; Müsned 1/292, 305
|