|
Lügat mânâsý itibarýyla bilmek de demek olan mârifet; düþünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgidir ki, ilimden farklý bir muhtevaya sahiptir. Ýlim; okuma, öðrenme, araþtýrma, terkip ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebat olmasýna karþýlýk mârifet; tefekkür, sezi ve iç müþahedeyle ulaþýlan ilmin özü demektir. Ýlmin zýddý cehalet, mârifetinki ise inkârdýr.
Ayrýca ilim, küllî ve umumî bir bilme, mârifet ise herhangi bir þeyi –bu þeye Zât-ý ulûhiyet de dahildir– vech-i cüz’üyle tanýmak demektir. Bu itibarla da, öteden beri Hazreti Zât-ý Vahid ü Ehad’e bilittifak “Âlim” denmiþtir ama, “ârif” denmeden hep kaçýnýlmýþtýr. Ayrýca, daniþ, irfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarýna da gelen mârifet; erbab-ý hakikatça, bir þeyin “lâtife-i rabbâniye” ile duyulmasý, bilinen þeyin misal-i ilmîsi, icabýnda kaybolup sonra da dönüp gelen ve tekerrür ettikçe derinleþen hafýza, þuur, idrak mahfuzatý ve bir hakikati diðerlerinden tam tefrik ve temyize yarayan yeterli malumat demektir ki; ef’âl ve sýfatlarýn bilinmesi ve bilinen þeylerin de tafsile açýk olmasýyla hulâsa edilebilir. Bir insanýn mârifet erbabýndan olup Hak nezdinde ariflerden sayýlabilmesi, onun Allah’ý, Allah’a ulaþtýran yollarý, hatta yollardaki handikaplarý ve bu handikaplarýn aþýlmasý için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik edebilme iradesini ortaya koymasýna baðlýdýr. Evet, “ârif-i billah” Hz. Zât-ý Ehad ü Samed’i ef’âl, esmâ ve sýfâtýyla bilip, muamele ve davranýþlarýyla bu mârifetini resmeden; her zaman gönlünü pak tutup her lâhza ihlâs arayýþý içinde bulunan; gücü yettiðince, ahlâk-ý rezile ve onun saiklerinden uzak kalabilen; mukteza-yý beþeriyet olarak ruhuna bir pas düþüp de ufkunun kararmasý karþýsýnda hemen cismaniyetine baþ kaldýrýp Hz. Müheymin’e sadâkatini fýsýldayan; Hak rýzâsý söz konusu olunca, baþa gelen her þeye katlanmasýný bilen; sonra da belli ölçüde, her zaman ýþýklarýný hissedip zevklerini duyduðu, o her girizgahta Hak teyidiyle belirginleþmiþ peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasýna baþkalarýný da çaðýran kâmil insan demektir. Bir diðer yaklaþýmla mârifet; bir þeyin hakikatini kendi dýþýnda herhangi bir mülâhaza ve belirleyici faktörle deðil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç unsurlarýyla belirleme demektir. Bu çerçevede Zât-ý uluhiyetle alâkalý mârifet, zâtî ve subûtî sýfatlarý itibarýyla Hazreti Zât’ý “bî kem u keyf” bilme demektir ki, bu insanýn baþka þeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve içine koymasýndan çok farklý bir mârifettir ve tamamen vicdanî duyuþ, seziþ ve biliþten kaynaklanmaktadýr. Ayný zamanda bu duyuþ ve seziþ entüisyoncularýn “sezgi” dedikleri þeyle de karýþtýrýlmamalýdýr. Evet o, ef’âl ve esmasýyla malum, sýfât ve na’tlarýyla maruf olsa da, hakikat-i zâtiyesi ve bu zâtýn ihata edilmesi açýsýndan idrakleri aþkýn ve þuur ufkumuz itibarýyla da bir mevcud-u meçhuldür. اَلْعَجْزُ عَنِ اْلإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ itirafý, muhit olanýn yetersizliðini ve farz-ý muhal Muhat’ýn da kâbil-i idrak olmadýðýný ifade adýna enfes bir beyandýr ki, bu mazmun مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ sözleriyle fevkalâde güzel seslendirilmiþtir. Evet, mutlak var olan O’dur.. en doðru gerçek de O’nun varlýðýný itiraf ve birliðini ikrardýr. O’nun mârifetinin “elif-be” þeklindeki mebâdîsi, iman, Ýslâm hakikatine ve ihsan þuuruna ulaþmak; ulaþýrken de, böyle mübarek bir hedefi gerçekleþtirmede, bütün feyizlerin ve bereketlerin asýl kaynaðý olan hedefin dýþýndaki tâli besleyicilere asla iltifat etmeden, hedef ve kaynak eksenli olan sülûkü devam ettirmek ve her gün yeni bir tulû ümit ve iþtiyakýyla hep O’na yönelmek ve her tulûda yepyeni bir vuslat neþvesi duymak; bütün bunlarýn netice ve müntehasýnda da, O’nun esma, sýfât ve þayet, O’nun gücünün gölgesi olan iradelerimizin hakkýný vererek güç yetirebiliyorsak, Zât’ýnýn esrarýna vâkýf olmaktýr. Lûtfiye-i Vehbî’de bu mülâhazalar þöyle seslendirilir: “Sa’y edip ârif-i billah ola gör; Nail-i mârifetullah ola gör..! Çün “en u’raf” dedi Hazreti Vedûd, Mârifettir dû cihanda maksûd. Mârifet, zînetidir insanýn, Pes olur mertebesi nâdânýn. Mârifet devlet-i ruhanîdir, Mârifet eltaf-ý rabbanîdir. ....................................... Ol senin olacak ey ruh-u revân, Hep senin olmuþ olur iki cihân...” Tasavvuf kitaplarýnda kudsî hadis diye rivayet edilen þu mübarek sözler bu konudaki bütün þerhlerin, izahlarýn esasý mahiyetindedir ve bize oldukça ciddî ipuçlarý vermektedir. “Ey insanoðlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularýna ve dahasýna nail olur; nail olur ve Benden baþkasýný Bana tercih etmez. Ey insanoðlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlýða alýþ ki, Beni göresin.. ibadetinde halis ol ki Bana eresin. Ey insanoðlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terkeden Beni bulur... Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!” Mârifet-i ilâhiye bazen, “Hakký bilenin dili tutulur.” fehvasýnca, sâlik için bir hayret, bir dehþet ve sükût ufku olur. Bazen de, “Hakký bilenin dili çözülür.” medlûlünce, hak yolcusu için bir beyan kaynaðý hâline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankýlanýr. Muhammed Parisâ’nýn yaklaþýmýyla: “Allah’tan baþka zâtullahý bilen yoktur.” sözü de, “Allah’tan baþkasýný bilmem.” beyaný da kendi vadilerinde doðrudur ve bu, ayný anda zýtlarýn doðruluðu demektir. Evet, O’nun varlýðýndan baþka hakikî vücûd ve O’nun ef’âlinden baþka hakikî ef’âl yoktur; var görülen þeyler tamamen izafî, esbaba nisbet edilen þeyler de nisbîdir. Ýþte bu itibarladýr ki, hakikî mârifet; ârifin, Marûf’un ziyâ-yý nûrunda eriyip zâtý cihetiyle yok olmasý ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlýða ermesi sayýlmýþtýr. Siz bunu “fenâ fillâh-bekâ billâh” mülâhazalarýyla da ele alabilirsiniz... Zannediyorum, Minhâc sahibi de: “Eðer yakîn nûrlarýyla görebiliyorsan, ârif ve Marûf’u ayrý ayrý görme!” o kývrak ifadeleriyle bu mülâhazayý vurgulamak istemiþ. Büyük Fuzûlî de bu derinliði þu damlalarla seslendirir: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyý bilen ârif deðil; Ârif odur bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?” Bundan baþka sofîler, mârifet adýna bir diðer çerçeve daha ortaya koyarak onu, ilâhî esmâ hakikatlerinin bilinmesi, varlýkta tecellî vak’asýnýn kavranmasý, var oluþ esrarýnýn keþfedilmesi, vücûd hakikatinin asliyet ve zýlliyet itibarýyla vuzuh ve inkiþafý, din gerçeðinin, Hz. Murad’ýn meþietine uygun temsili ve taakkulu þeklinde yorumlamýþlardýr ki; bu konulardan her biri baþlý baþýna kitaplýk birer mevzûdur ve bu sahifelerin istiap haddini aþar. Burada biz sadece Ziyâiyye’de nazmen ifade edilen, konuyla alâkalý bazý önemli ifadelere temas edip geçmeyi düþünüyoruz: “Bab-ý salis mârifettir ey civan, Bunda dönemez çarh-ý beyan-ý lisan. .......................................................... Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi, Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî.. ..................................................... Perdelendi bunda mir’ât-ý ukûl, Bu makama olmaz idrak-i vusûl. Burada pervaz eyler murð-i hayâl, Buna olmaz misallerden bir misal... ........................................................ Burada Allah’tan olur hep mevhibe, Nûr-u nûranî mukaddes bir mertebe.. ........................................................... Bütün avalim burada müstaðrak kamu, On sekiz bin âlemden vâsi’dir O... ...................................................... Burada Bir’den baþka yoktur hak vücûd, Ýþte bu vahdet olur asýl þuhûd.. Bu þuhûda baþka mânâ verme sen! Küfr olur, ilhad olur ey nûr beden. Baþ gözüyle olmaz asla bu þuhûd, Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd... Sýr iledir bu mânâ hep aþikâr, Sýrra var da sen de anla ey nigâr! Burada yoktur ilm u idrak-i beþer, Acz u hayrettir bu vadide hüner. Aczini idrak olur idrak-i Hak, Gör ne söyler Hazreti Sýddîk’a bak..!” Aslýnda, mârifet makamý, bir hayret, bir dehþet ve bir mehâbet makamýdýr. Tasavvuf erbabýnýn, mârifetle alâkalý mütalâalarýnýn hemen hepsinde bu anlayýþa rastlamak mümkündür. Bunlardan bazýlarý mârifeti, heybet duygusunun feveranýyla mebsuten mütenasib (doðru orantýlý) görmüþ ve mârifetin artmasý ölçüsünde heybetin de derinleþebileceðine hükmetmiþlerdir. Bazýlarý mârifeti, sekine ve itminanýn ayaklarý þeklinde deðerlendirmiþ; mârifet nisbetinde de iç sükun ve temkinin artacaðýný vurgulamýþlardýr. Bazýlarý, kalbin “üns billâh”a ermesi ve sâlikin kurb süreci yaþamasý þeklinde yorumlamýþlardýr. Þiblî’nin yaklaþýmý ise daha farklý menfezler aralar mahiyettedir. Ona göre mârifet: Ârifin, Allah’tan baþka hiçbir þeyle zâtî alâkasýnýn kalmamasý, O’nun aþkýnda þikayete kapalý olmasý ve yerli yerine oturmuþ kulluk mülâhazalarý sayesinde, dava ve iddialardan kaçýnarak Hak mehâfetiyle oturup kalkmasý, akýbeti hakkýnda da dolu dolu endiþeler duymasýndan ibarettir. Evet, hakikî mârifet, onu besleyen saðlam kaynaklarla çok iyi irtibatlanmýþ, peygamberlik ruh ve mânâsýnýn vesayetine sýðýnmýþ beþerî ufuk ötesi hakâikle þöyle veya böyle münasebete geçmiþ, böyle birinin faniyât u zâilâtla bizzat alâkadar bulunmasý ve Rabbinden baþkasýna tenezzülü söz konusu olamaz. Kur’ân, bu zirveyi إِنَّمَا يَخْشَى الله مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمؤُا “Kullarý içinde ancak âlimler, Allah’ý lâzým geldiði tarzda tazim ederler.” (Fâtýr, 35/28) gibi cami beyanla vurgular ve iþte bu önemli mârifet-haþyet münasebetini hatýrlatýr. Hazreti Ârif-i Mutlak da: أَنَا أَعْرَفُكُمْ باللهِ وَأَشَدُّكُمْ لَهُ خَشْيَةً “Allah hakkýnda mârifeti en fazla olanýnýz Ben’im. Allah’a en fazla haþyet duyanýnýz da Ben’im.” (es-Sehâvî, el-Makâsýdü’l-hasene s. 21; el-Aclûnî, Keþfü’l-hafâ 1/200) sözleriyle bu zirveye daha farklý derinlik menfezleri açar. Kalbi bu ölçüde Rabbiyle irtibatlý, gerçek ârifin “libas-ý takvâ”sýyla alâkalý daha dünya kadar cevher-i hikmet meþcereliði ve akl-ý meâdýn güzergâhý sayýlan tasavvufî eserlerin, hakikat meþhergâhý olan sahifelerinde serdedilmiþtir ki, iþte onlardan birkaçý: 1) Hak mârifetine eren birinin nazarýnda, dünya, dünya cihetiyle daralýr, büzüþür bir fincana döner. 2) Ýlâhî mârifette derinleþen ruhlarýn her zaman nâmütenâhî geniþlemeleri söz konusudur. 3) Gönül dünyasýnýn ballar balý sayýlan Hak mârifetini tadanlar, servetlerini yele verir, Hak kurbetine koþarlar. 4) Gönülde mârifet peteðinin zenginliði, aþk u þevk ve muhabbetin en esaslý kaynaklarýndandýr ki, bu kaynaklarýn feveraný ölçüsünde, sâlik, vuslat iþtiyakýyla yanar-tutuþur ve bu ölçüde yanýp tutuþmayý da mazhariyetinin hakikî bedeli sayar. Ârifi baþkalarýndan ayýran þu hususlar da fevkalâde calib-i dikkattir: Ârif, yaptýðý iþlerde kat’iyen beklentiye girmez.. maddî payeler bir yana, mânevî mansýblar uðrunda bile rekabet düþünmez, gýpta yaþamaz ve yaþatmaz.. o, elindekine göz dikenlerle cedelleþmez.. kendini en küçük kimselerden dahi üstün görmez.. kaçýrdýðý fýrsatlardan ötürü “ah u vah” edip þikayette bulunmaz.. elde ettiði maddî muvaffakiyetlerden dolayý da gafilane sevinç ve küstahlýklara girmez; hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahþedilse, Hak maiyyetini arar ve baþka þeylere teveccühü israf sayar.. bütün varlýða karþý onlarýn nefislerinden ötürü kat’î tavýr alýr ve “üns billâh”ýn bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir.. halkýn içinde Hak’la beraber olma ikiliðini, iradesinin en büyük zaferi ve Hakk’ýn ona en engin ihsaný kabul ederek azminin çehresinde ilâhî meþieti, sa’yinin neticesinde rabbanî inâyeti ve her kademede daha nice ayrý ayrý hikmeti, ayrý ayrý kerameti temâþâ edip kesrette vahdetin cilvelerini görür.. çoðu Bir’e irca ederek damlanýn deryaya dönüþtüðünü anlar.. bir tek zerrenin güneþleri ifade ettiðini kavrar.. hiçliðin nasýl bir vücûd meþcereliði olduðunu vicdanen müþahede eder ve çok kere mest ü müstaðrak yaþar. Temkin, sebat, ciddiyet, ledünnîlik ve kararlýlýk böyle mütekâmil bir mârifetin en önemli tezahürleri sayýlýrlar. Evet, gerçek mârifet odur ki sâlik, gün boyu “üns billâh” ve maiyyet tecellîlerinin saðanaðý altýnda yaþadýðý hâlde, onun, iç ve dýþ dünyasýnda asla boþluk emaresi hissedilmez.. davranýþlarýnda kat’iyen lâubalilik görülmez.. en coþkun nimet ve vâridat fevvareleri karþýsýnda bile nefsanî israf ve küstahlýða düþmez.. aksine bilgisinin vüs’ati ölçüsünde temkine koþar, teyakkuzla oturur-kalkar ve yaþayýþýný kalbî ve ruhî hayat eksenli sürdürmeye çalýþýr. Elbette ki herkesin, ayný ölçüde, bir mârifet ufku üveyki olmasý mümkün deðildir; kimileri, Cenâb-ý Hakk’ýn lâzým-ý mukaddesi sayýlan sýfatlarý ve O’nun ef!âl-i sübhaniyesi arkasýndaki nimetleri idrak ufkunda dolaþýr; dolaþýr, enfüsî ve afakî delilleri temâþâ ve deðerlendirmekle sürekli, gönlündeki hakikat aþkýnýn, Hakikatler Hakikati’ne olan münasebetlerinin destanlarýný mýrýldanýr.. fiillerden isimlere, isimlerden na’t ve sýfatlara gider-gelir ve gidip gelirken de, imanýn, mârifetin, muhabbetin, aþkýn, cezb u incizâbýn farklý telden mûsýkîleriyle ürperir.. tekvinî emirlerde görüp duyduðu her disiplinin, vicdanýnda bir aksini duyar.. ve “daha var mý?” diyerek bir baþka temâþâ ve bir baþka zevk-i ruhanîye koþar ki iþte bu yol, enbiya-yý izamdan tevarüs edilen, herkese açýk objektif hakikat yoludur ve bu yolun yolcusu her an ayrý bir mârifetin zafer kahramaný gibi, Hakk’ýn iltifat taklarý altýnda hep O’na yürür... Kimileri, zât, sýfât ve nuût-u ilâhînin ziyâ ve tecellîlerinin beþer ufku itibarýyla bir iltisak ve iltika noktasýna ulaþmýþ gibi pek çok buudun tek buud hâline gelmiþ olma his ve þuuruyla “cem” mülâhazasýna girer; girer de nefsi ve zâtý itibarýyla fenâ bulup gider, sonra da Hazreti Ýlim ve Vücûd’un kayyûmiyetiyle yepyeni bir varlýða erer. Evvelkilerin, sýfât ve nuût âleminde dolaþýyor olmalarýna karþýlýk ikinciler, o sýfat ve na’tlarýn kaynaðýna müteveccihtirler; –sýfatlarýn ayniyet ve gayriyet mülâhazalarýný nazarî ilimler mecmualarý sayýlan kelâm kitaplarýna havale ediyorum– dolayýsýyla da onlarýn bu temâþâ, bu duyuþ ve bu deðerlendiriþleri, ne Zât mülâhazasýna zihnî bir hicab sayýlan mücerred sýfât hedefli ne de sýfatlarý nefyini iþmam eden mücerred Zât hedeflidir. Bu itibarla da böyle bir yol haslarýn yolu sayýlmýþ ve kurb yolcularýnýn þehrahý kabul edilmiþtir. Bu yolda, Kitap, Sünnet, akýl ve fýtratýn þehadetleri, Allah’ýn sanat eserleriyle âdeta pýrýl pýrýl çok dallý bir yol gibi belirir her yerde. Sâlik ayaklarýný bu teminatlý þehraha saðlam basabilmiþse, artýk o, her yerde Hakk’ýn kendi nefsine þehadetini duyar ve شَهِدَ اللهُ “(Allah’dan baþka ilâh bulunmadýðýna) þahid bizzat Allah’týr.” (Âl-i Ýmrân, 3/18) der; melekler ve ilim erbabýnýn ikrarlarýný, bu belið ilânýn bir aks-i sadâsý gibi vicdanýnda iþitir. وَالْمَلئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ “Bütün melekler, hak ve adaletten ayrýlmayan ilim adamlarý da bu gerçeðe, (Aziz ve hâkîm Allahdan baþka ilâh olmadýðýna) þahittirler.” (Âl-i Ýmrân, 3/18) sözlerini soluklar.. derken, O’nun Zât’ýnýn lâzýmý olmayan bütün vasýta ve vesilelerin eriyip gittiðini görür ve tam bir huzur-u zevkîye erer. Kimileri de, insanýn idrak ufkunu aþkýn öyle bir mârifet çaðlayaný içindedirler ki, onlarýn dünyasýnda delillerin aðzýnda birer fermuar.. bütün þahidler, Þahid-i Hakikî’nin huzurunda bulunmanýn verdiði hicapla iki büklüm.. bütün vasýtalar, yakýný uzak etme hacaletiyle tir tir.. dellallar da suskun ve o âna kadar ortaya attýklarý beyanlarýn tashihiyle meþgul. Her þeyin “bî kem u keyf” bir vicdan müþahedesiyle, Kutup Yýldýzý gibi kendi etrafýnda dönüp durduðu iþte bu nokta, sýk sýk “sübühat-ý vech” ile gözlerin kamaþtýðý, melekler gibi sâlikin de bakýþlarýnýn bulandýðý, “sen”in, “ben”in “Hû”ya teslim-i silah ettiði bir zirvedir. Bu zirveye ulaþan insan yer yer, ilmin de, vücûdun da hakikî kaynaðýnýn çepeçevre her þeyi kuþattýðýný görür; tarif ve yorumu, herkesin kendi seviyesinin maþrýklarýndan bir sürü tulûu birden duyar, birden yaþar, birden zevk eder ve her zaman “cem” mýrýldanýr durur. Bu cem sâlikin, isimlerin, zât, sýfât ve ilâhî ef!âl ile tecellî-i iltisakýnýn duyulup hissedilmesi ve vicdanýn da vesile ve vasýtalara açýk yanlarý itibarýyla daðýnýklýktan kurtulup ...وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجعُونَ “...Biz Allaha aidiz ve vakti geldiðinde elbette O’na döneceðiz.” (Bakara, 2/156) ufkuna ulaþmasýdýr; yoksa o, bazýlarýnýn vehmettiði gibi “fenâ-i mutlak” ve “ittihad” demek deðildir. رَبَّنَا اتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي انْشَقَّتْ بهِ اْلأسْرَارُ وَانْفَلَقَتْ بِهِ اْلأنْوَارُ وَعَلَى الِهِ وَأَصْحَابِهِ اْلأطْهَارِ
|