Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Seyr u Sülûk Yazdr E-posta
Gezme, gezinme, temâþâ etme mânâlarýna gelen “seyr” kelimesiyle; bir yola girme, bir kimseyi veya bir yönü takip etme, bir düþünce ve bir sisteme baðlanma anlamýndaki “sülûk” sözcüðünden mürekkep olan “seyr u sülûk” ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaþýp kalb ve ruhun hayat çizgisinde gönül ayaðýyla Allah’a yürümenin, O’na vâsýl olma yollarýný araþtýrmanýn ve böyle bir vuslata erebilmek için “mesâvi-i ahlâk” da diyebileceðimiz fena huylardan uzaklaþmanýn ve Kur’ânî ahlâkla ittisaf etmenin unvaný olagelmiþtir.

Ayrýca, “seyr u sülûk”la doðrudan doðruya alâkalý olmasa da, ilâhî tecellîler açýsýndan ihtiva ettiði mânâlar itibarýyla, bu ruhânî yolculuðun deðiþik buudlarý sayýlan þu hususu hatýrlatmakta da yarar görüyoruz:

Ýlâhî tecellîler ve sâlikin bu tecellîlere mazhariyeti açýsýndan “seyr” iki þekilde mütâlaa edilegelmiþtir; seyr-i nüzûlî ve seyr-i urûcî.

Seyr u nüzûlî: Mukayyet ve mümkün olan varlýðýn zuhûr etmesi için, mutlak ve vacib olan vücûdun tecellî ve feyiz ifazasý mânâsýna bir seyirdir ki, küllî dairede Vâhidiyet-i Hakk’ýn, cüz’î dairede de Hazreti Ehadiyet’in “bî kem u keyf” kesret ufkuna nüzûlünden ibarettir. Buna, Vacib’in imkan mertebelerine, Mutlak’ýn mukayyet dairelerine doðru bir inbisât-ý tecellî ile inkiþaf ve zuhûru da diyebiliriz. Bu seyir, taayyün-i evvelden,

أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي

“Allah’ýn ilk yarattýðý Benim nûrumdur.”[1] mertebesine, ondan da topyekün kâinat ve insan mertebelerine kadar temâdî eden bir tecellîdir.

Seyr u urûcî ise; varlýk aðacýnýn en câmi meyvesi olan insanýn, upuzun bir seyr u sülûk-i ruhaniyle yeniden irade, his, þuur ve latife-i Rabbaniye uðrunda mebdeine ve merciine yönelerek, Hazreti Vacibü’l-Vücûd’un ziyâ-yý vücûdunda beden ve cismanî arzularý itibarýyla tamamen muzmahil olmasýdýr ki; iþte biz burada, mebdeden müntehâya, “seyr” unvanýyla dört mertebede bu ruhânî yolculuðu tahlil etmeye çalýþacaðýz:

Birinci mertebe; “seyr ilallah” mertebesidir ve Hakk’a yürümenin baþlangýcý olmasý itibarýyla buna “sefer-i evvel” de denir ki, Müsemmâ-yý Akdes de diyebileceðimiz Hazreti Zât mülâhazasý mahfuz, ef’âl âleminden isimler ufkuna, sonra da bu isimlerin gölgesinde mebde-i taayyün olan isme ulaþmakla nihayet bulan bir yolculuktur; sâliki çok, müdâvimi ona nisbeten az, herkese açýk bir seyahat-ý kalbiye ve ruhiyedir. Bu seyahat ister “sülûk” unvanýyla “seyr-i afakî” olsun, ister “cezbe” namýyla “seyr-i enfüsî“ þeklinde tecellî etsin, yolculuk sona erince sâlikin kalbinden “mâsivâ” alâkasý büyük ölçüde silinir-gider ve hak yolcusu kendini “fenâ fillâh” gel-gitleri içinde bulur ki, erbabý bu mazhariyete “vilâyet-i suðrâ” diyegelmiþlerdir.

Ýkinci mertebe; “seyr fillâh” mertebesidir ve yine bir hamle hazýrlýðý ihtiva ettiðinden dolayý da buna, ikinci yolculuk mânâsýna “sefer-i sânî” dendiði gibi “cem” de denmiþtir ki, –fâni, bâki gerçeði mahfuz– sâlikin beþerî sýfatlardan tecerrütle ilâhî sýfatlarla ittisaf etmesi, istidadý ölçüsünde esmâ-i ilâhiyeyi temsilen Kur’ân ahlâkýyla tahalluk ederek –buna Allah ahlâký da diyebiliriz– “ufk-i a’lâ”ya ulaþmasýdýr ki, bu yolculuðun son konaðýna erenlere büyük ölçüde varlýðýn perde arkasý inkiþaf eder ve onlarýn gönüllerine “ilm-i ledün” akmaya baþlar; baþlar ve hak yolcularý isimler, sýfatlar, zâtî þe’nler âlemlerine ait mârifet þuâlarý karþýsýnda eriye eriye nisbet-i tâmmenin zuhûruna ererler ki, böyle bir mazhariyete de “bekâ billâh” denegelmiþtir.

Üçüncü mertebe; “seyr maallah” ve diðer namýyla “sefer-i sâlis” veya “fark maa’l-cem “ mertebesidir ki, bir “vâsýl” için bu mertebede “bî kem u keyf” sadece O görülür, O bilinir, O duyulur; her yaný O’nun mârifet nûrlarý sarar ve âdeta sübühât-ý vech her þeyi siler-süpürür-götürür de her tarafta

 

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

 

“Artýk yeryüzünde olan her nesne fenâ bulmuþ ve sadece senin Rabbinin zâtý bekâsýný devam ettirmektedir.” (Rahman, 55/26-27) hakikatý nümâyan olmaya yüz tutar; yüz tutar da baþka varlýklar, baþka bilmeler, baþka görmeler, baþka duymalar sâlikin mârifet enginliði ve zevk çaðlayanýnýn debisi ölçüsünde itibarîleþmeye baþlar, hatta mâsivâ hissedildiði nisbette kalbe sýklet verir ve zaman gelir, hak yolcusu zevk ve hâl enginlðine karþý bütün bütün kapýlarýný kapar, sürmeler ve zaten dava-yý nübüvvetin vârislerinden de deðilse halvet ve inzivalarla hep kendi sübjektif enginliklerinde yaþar. Ýþte bu ölçüde, hak erinin nazarýnda bütün zýtlarýn yok olduðu böyle bir mertebenin nihayeti de “aynü’l-cem “ unvanýyla yâd edilir. Nesîmî bütün rüsûmun silinip gittiði bu zevkî ve ruhî hâli, derin bir istiðrak neþvesiyle þöyle ifade eder:

“Mekâným lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ý Hak ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm.

Bana Hak’tan nidâ geldi
Gel ey âþýk ki mahremsin
Bura mahrem makamýdýr
Seni ehl-i vefâ gördüm.”

Bu makam ayný zamanda, kadehler gibi O’nun aþkýyla dolup boþalma, O’nu çýlgýnca sevme ve sevdirme makamýdýr. Bu mertebenin vâridatýyla þahlanmýþ bir gönül, O’ndan bahsetmeyen her sözü israf sayar, her mülâhazayý da saygýsýzlýk. Ýster ki her sözün dibâce konusu O olsun, her meclisin hitamý O’ndan bahislerle noktalansýn ve herkes âþýkâne sadece ve sadece O’ndan söz etsin. Bir âþýk-ý meçhul bu hissi ne hoþ seslendirir:

“Keþke sevdiðimi sevse kamu halk u cihan;
Sözümüz cümle hemân kýssa-i cânân olsa..!”

Dördüncü mertebe; “seyr anillah” mertebesidir; bu seviyedeki “seyr”e “sefer-i râbi’ “ dendiði gibi “telvin ba’de’t-temkin” de denegelmiþtir. Bu pâyeyi ihraz eden bir vuslat eri, vahdetten sonra, yine vahdet yolunda, yeni yorumlarla kesrete yönelir. Tabir-i diðerle, vahdet ve izâfî vuslatta duyup zevkettiði mânevî hazlarýný, baþkalarýna da duyurmak, miraç nüzûlünün gölgesinde tenezzül üstüne tenezzül kendi hayatýný, baþkalarýný kurtarmaya, “Hazîratü’l-Kuds”e yükseltmeye, erdiklerine erdirmeye, gördüklerini gördürmeye baðlar ve binlercenin ruhunda tutuþturacaðý vuslat arzusuyla oturur-kalkar. Mütehayyirleri ufuk ötesine irþad etme; tâlipleri terbiye; râðipleri itminana ulaþtýrma; yoldakilere rehberlikte bulunma; zulmette bocalayýp duranlara nûr gösterme; nûra ermiþleri mârifetle þahlandýrma; mârifet þehsuvarlarýný da zevk-i ruhânî yamaçlarýnda koþturma mefkûresiyle gerçekleþebilen böyle bir Hak’tan halka rücû, peygamberlerin has çýraklarýna mahsus bir hâldir ve ilk donanýmla teklif arasýndaki tenasübe de iyi bir örnektir. Bu yüce pâyeyi, bazý tasavvuf erbabý “bekâ billâh maallah” veya “fark ba’de’l-cem” þeklinde isimlendirmiþlerdir.

Bu ufka erenler, vahdeti kesrette, kesreti de vahdette görür, tek yüzlü iki derinliði birden yaþar, kendi maiyetiyle beraber, maiyete taþýdýklarýnýn haz ve hazz-ý ruhanîsiyle her lâhza ayrý bir vuslata “bismillah” der.. ne iltibas, ne þatahat ne de naz; niyazla oturur-kalkar ve sürekli temkin soluklar.. “ilallah”ta “fillâh” esintilerini duyar; “maallah”ta “minallah” veya “anillâh” gerçeðini müþahede eder.. hem vâcid yaþar, hem fâkid bulunur; hem mehcûr görünür, hem vâsýl bulunur ve kurb-bu’du bir arada duyar.

Böyle bir hak yolcusu, yolcularýn en kâmili, mürþidlerin en mütekâmili, tam bir terbiye üstadý ve irþad halifesidir. Kendisine teveccüh edenlerin sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularýný coþturur; semtine uðrayan herkese sevdiðini sevdirir..

حَبِّبُوا الله إِلَى عِبَادِهِ يُحْببْكُمُ اللهُ

“Allah’ý kullarýna sevdirin ki Allah da sizi sevsin.”[2] fehvâsýnca böyle bir vâsýl, zýlliyet plânýnda hem muhibtir hem de mahbub.. duygularýndaki safvet, düþüncelerindeki derinlik, temsilindeki ciddiyet, hâl ve davranýþlarýndaki duruluk onu, hemen herkesin her hâlükârda baþvuracaðý öyle bir âb-ý hayat kaynaðý, bir ümit meþalesi hâline getirmiþtir ki her tâlib-i feyz-i Hudâ ona koþar, her âþýk-ý nûr-i Hudâ O’nun rehberliðine sýðýnýr; sýðýnýr zira:

“Menþe-i hüsn-ü ameldir hüsn-ü hâl,
Hüsn-ü hâlde oldu âsâr-ý kemâl.” (Anonim)

Sülûk; vuslata istidat kazanmak, vuslat temâdisinin önemli bir vesilesi sayýlan sürekli yolculuk mülâhazasýyla yaþamak, fena huylara karþý her zaman ciddî bir tavýr içinde bulunmak, yaþaya yaþaya ahlâk-ý haseneyi tabiatýnýn bir derinliði hâline getirmek, Hakk’ýn kenzen bilindiði kalb evini, O’nun teveccühlerini konuk etmek için aðyar duygu ve endiþelerinden temizlemek ve iç âleminde her an, azizlerden aziz bir misafiri aðýrlamaya hazýr bulunmak demektir ki, Ýbrahim Hakký bu mülâhazalarý þöyle seslendirir:

“Dil beyt-i Hudâ’dýr âný pâk eyle sivâdan,
Kasrýna nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.”

Baþta da iþaret edildiði gibi “sülûk” tabiri, böyle tek baþýna kullanýldýðý gibi, “seyr u sülûk” þeklinde de kullanýlagelmiþtir. Bazen buna bir de “ruhânî” kelimesi ilave edilerek “seyr u sülûk-i ruhânî” denmiþtir ki, bunlarýn hemen hepsiyle anlatýlmak istenen þey, Hakk’a vasýl olmak için, O’ndan gayrý her þeyden –tabiî bu þeylerden kendi nefislerine ve bizim heveslerimize bakan yönleri itibarýyla– yüz çevirerek sadece ve sadece O’na yönelmek; O’na tahsis-i nazar etmek; yolunu sarpa uðratmayacak Kur’ân ve Sünnet mümessili zahidlerin vesâyetinde bulunmak; vesvese, þüphe, tereddüt ve hayret hâllerinde onlarýn irþadlarýna baþvurmak; acz, fakr ve ihtiyaçlarýnýn þuurunda olarak her hâlinde O’na muhtaç olduðunun idrakiyle yaþamak; gönlünü, aþk u þevkle; hissini, ilâhî tecellîlerin müþahedesiyle; irade ve bütün lâtifelerini istiðfarla –yani þer meyelanlarýnýn köklerini kurutmak ve dua ile hayýr temayüllerinin sürgünlerini güçlendirmekle– þahlandýrmak, beslemek ve takviye etmek... gibi hususlardýr.

Ýhlâs ve ihsan þer’î mânâlarýyla, seyr u sülûkün en önemli ayaðý ve kuvvet kaynaðýdýrlar. Sâlikin gönlü, ihlâs hissi ve ihsan þuuruyla atarken, bazen sadece “Lâ ilâhe illallah” der, Esmâ-i Hüsnâ’dan birini veya birkaçýný isbat makamýnda birden mülâhazaya alýr ve “Lâ Hâlika, lâ Râzýka, lâ Musavvira... illallah” isbatýyla soluklar; bazen de tafsile açýlarak her ismi ayrý bir mihrâb-ý teveccüh kabul etmek suretiyle, Hazreti Vâhibu’l-Hayat’ýn güzel isimleri adedince kalbinden menfezler açar ve ihsan þuurunun araladýðý kapý arkasýný temâþâya yönelir; yönelir, bazen eþyada tecellî eden renk, tat, koku, þive, âhenk, naðme ve hikmetlerin çehresinde; bazen de, kalbin vüs’atine göre,

وُجُوهٌ يَومَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“Yüzler vardýr o gün pýrýl pýrýl (O Güzeller Güzeli) Rabbi’lerine bakakalmýþ...” (Kýyâmet, 75/22-23) ufkunda seyahat üzere seyahatler tertip ederek vuslat iþtiyakýyla yanar-tutuþur; yanar-tutuþur ve hissin, aklýn, fikrin aciz kaldýðý sýrlý ve derin bir müþahede arzusuyla iman rampasýna dayanarak irfan semâlarýna yükselmeye çalýþýr; muhabbetini aþka çevirir.. aþkýný þevkle besler.. cezb ü incizâbýn kanatlarýyla sonsuzun enginliklerine açýlýr.. melekler burcuna yükselir, ruhânîlerden hoþâmedîler alýr.. erilmezlere erer.. görünmezleri görür; görür ama, aradýðýnýn þekil ve suretlerden münezzeh olduðu mülâhazasýyla gözüne iliþen ve hatýrýna dalaþan her fotoðrafý da þeytanî birer resim sayar ve

“Ne cism u ne arazdýr, ne cevher ne mütehayyiz,
Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, taðayyürden dahi elvân u eþkâlden
Muhakkak ol müberrâdýr, budur selbî sýfâtullah.”

hakikatlerine sýmsýký baðlý kalarak, mârifette hangi seviyeye ulaþýrsa ulaþsýn

 

مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ

 

mülâhazasýyla eðilir ve künh-i Bârî’nin nâkâbil-i idrak olduðunu haykýrýr; ne ölçüde kullukta bulunursa bulunsun

مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ

itiraflarýyla inler aczini seslendirir; ne kadar çok ve içten O’nu anarsa ansýn

مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ

sözleriyle zikirdeki yetersizliðini mýrýldanýr ve sürekli yüzü yerde yaþar.

Dinin emirlerine saygýyý Allah’a yaklaþmanýn en birinci vesilesi sayar; takvâyý da en bereketli bir yol azýðý. Bu çerçevede bir yandan nefsini terbiyeye tâbi tutarken diðer yandan da ruhunu tasfiyede asla kusur etmez. Terbiyeyi de, tasfiyeyi de din kurallarýna baðlýlýk içinde gerçekleþtirmeye çalýþýr; Þer’-i þerîfe uymayan her tezkiye ve temrin gayretini dinden uzaklaþma sayar ve böyle bir yolla elde edilmiþ harikulâde hâlleri de istidraç kabul eder. Seyr u sülûkün her kademe ve derecesinde yol selâmetine fevkalâde ihtimam gösterir; yol selâmetini dinî esaslara baðlýlýkta görür ve Allah indindeki kadr u kýymetini de takvâ derinliðinde bilir. Ona göre Allah’ý ancak müttakîler bulur; “Müttakînin makamý Cennet, içtiði de kâfûr olur” (Anonim).

Gülþen-i Tevhid Sahibi bu mülâhazayý:

“Eðer eman istiyorsan din u takvâ bütün korku ve tehlikelere karþý en metin bir kaledir.” sözleriyle ne hoþ ifade eder!

Nefis terbiyesi, bütün dinî sistemlerde çok önemli bir esas kabul edilegelmiþtir. Buradaki nefisten maksat, eskilerin ifadesiyle “nefs-i nâtýka” veya “nefs-i insanî”dir ki, Kur’ân’ýn bir kýsým iþaretlerine dayandýrýlarak yedi ayrý mertebede ele alýnmýþtýr:

Eðer nefs-i nâtýka sadece hayvanî ve cismanî arzularýný yaþýyorsa, buna “nefs-i emmâre” veya “nefs-i hayvanî”, din u takvâ yolunda yürümekle beraber, sýk sýk düþüp-kalkýyor ve her defasýnda kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvâme”, fenalýklara karþý bütün bütün tavýr alýp yüzü hep Rabb’ine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanýyorsa ona “nefs-i mülheme”, ihlâs-ý etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açýsýndan vicdaný tam oturaklaþmýþ ise böylesi bir nefse “nefs-i mutmainne”, kendi murâdâtýndan vazgeçip Hakk’ýn muradýnýn itirazsýz mümessili hâline gelmiþ ise artýk bu da bir “nefs-i râziye” ve Hak hoþnutluðunu en büyük bir gaye hâline getirmiþ ve her zaman o istikamette davranýyor, o hedefi gözetliyor

رَضِيتُ وَارْضَ عَنِّي

“Ben razý oldum Sen de razý ol!” mülâhazalarýyla dolup boþalýyorsa bu da bir “nefs-i marziyye”dir. Bunun ötesinde, istidadý elveren ve ilâhî sýfatlarla ittisafa açýk peygamberâne azim sahibi bir nefse de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye” denegelmiþtir.

Nefs-i emmâre mertebesinde bir mü’min, çok defa iþlediði günahlarýn ya farkýnda deðildir ya da hayatýný hesapsýz yaþamaktadýr. Hatta namazýnda, niyazýnda, evrâd u ezkârýnda olsa da, henüz kendi kendini kontrol etme ve iç murâkabe düþüncesi geliþmediði için, ne tam taatin þuurunda, ne de masiyetin idrakindedir. Böyle birinin, her zaman elinden tutulmaya, havf u recâ dengesine uyarýlmaya, mârifet, muhabbet ve mehâfet hisleri açýsýndan derinleþtirilmeye ihtiyacý vardýr. Sâlikin, bu ilk mertebede nasihat dinlemesi, kusurlarýný hafýzasýna nakþedip sýk sýk kendini sorgulamasý, ibadet u taatte kararlý davranýp günahlara karþý da diþini sýkarak dayanmasý “cihad-ý ekber”in mebdei sayýlýr. Böyle bir mebde yolcusu mübtedî sâlikin, mücâhedesini devam ettirdiði ölçüde, duygu ve düþüncelerinde bazý farklýlaþmalar hissedilmeye baþlar; bunlarýn baþýnda da, yaptýðý en güzel amelleri dahi yeterli bulmama ve olumsuz davranýþlarýnýn en küçüðünü bile ciddî ciddî sorgulama hususlarý gelir ki; iþte bu mertebe “nefs-i levvâme” mertebesidir.

Nefs-i levvâme mertebesindeki bir sâlik, limandan açýlmýþ, rýhtýmdan fýrlamýþ ve O’na doðru yürümeye –bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayýlýr– baþlamýþtýr ama; o, yine de yer yer sapmalar yaþar.. kaymalara mâruz kalýr.. bazen hatalar gelir sevaplarýn çehresini karartýr ve hayatýnda güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sýk sýk sürçer ve düþer; sonra da her defasýnda nedâmetle toparlanýr.. istiðfarla hem günahlarýndan arýnýr hem de þer temayüllerinin kökünü kesmeye çalýþýr ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunlarý yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kýnar.. vicdan azabýyla kývranýr.. zaman gelir iç ýzdýraplarýný gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarýna koþar, duygularýný gözyaþlarýyla münâcâtlaþtýrýr ve hep inler durur. Nefs-i levvâme erbabý berzah yolcusu sayýlýr ve kalb ibreleri mihrâb-ý tâmmý tespit heyecanýyla tir tir titrer, fikirleri afak ve enfüs arasý gel-gitler yaþar, dilleri de ya “Lâ ilâhe illallah” der, “Lâ maksûde illallah” mülâhazasýyla O’na teveccüh ve iþtiyakýný ortaya koyar veya doðrudan doðruya O’nun “Maksûd-u bil hak” ve “Ma’bûd-u bil istihkak” olduðunu mýrýldanýr durur.

Hâlin iç mülâhazalara ulaþtýðý, kadem ve nazarýn ayný ufku paylaþtýðý seviyeye ulaþan nefs-i levvâme yolcusunun gözünde en küçük hatalar zamanla en büyük günahlar gibi görünmeye, en küçük sürçmeler en büyük masiyetler gibi hissedilmeye baþlar ki, o andan itibaren onun nazarýnda ak-kara daha bir belirginleþir, iyi-kötü kendi renkleriyle birbirlerinden tam ayrýlýr ve o, günahlarýn çirkin yüzünü tahayyül ettikçe hep tiksinti duyar; sevaplarý düþündükçe de, onlara gönlünce ulaþamamanýn hacâletiyle kývranýr; ama her zaman ümitli, azimli ve kararlýdýr. Ýþte böyle bir nefse Allah,

 

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

 

“Biz, yolumuzda gayret gösterip mücâhede edenleri, Bize ulaþtýran yollara hidâyet ederiz; þüphesiz Allah ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebût, 29/69) fehvasýnca, iyiyi, güzeli, marziyâtýný ve marziyâtýna ulaþtýracak esaslarý ilham eder ki, mebdeden uzaklýðý itibarýyla bu açýdaki bir nefis de “nefs-i mülheme” pâyesiyle þereflendirilmiþ sayýlýr.

Nefs-i mülheme mertebesinde bir hak yolcusu, bütün etvâr ve ahvâliyle “Hû” der O’na yönelir.. her þeyde ve her yerde Onun sun-u bediînin temâþâsýyla soluklanýr.. her nesneyi bir hayret levhasý gibi müþahede eder.. ve her tabloda yeni bir hiss-i takdirle þahlanýr.. dili “Lâ ilâhe illallah” derken, kalbi ve bütün letâifi “Lâ ma’bûde illallah” hakikatini mýrýldanýr.. sürekli “Hû” zamirinin ýtlâkýndaki derinlikle nefes alýr-verir.. ve her nefes alýþ-veriþiyle âdeta, kalbinde bir kor, bir kývýlcým gibi uyuyan aþk u þevki körüklemeye baþlar.. ruhu “ataþ” der inler; dili,

“Ey sâki aþkýn nârýna yandýkça yandým bir su ver
Düþeli dilber derdine yandýkça yandým bir su ver” (Gedâî)

naðmeleriyle arzuhâl eder.. ve artýk, dünyevî matluplarý, zâtlarý itibarýyla talepten vazgeçtiði gibi, ukbâyý da Hazreti Zât’a bakmayan yönleriyle ikinci derece mülâhazaya alýr.. düþüncelerinde, tahayyüllerinde sürekli O’nun konukluðuna koþar.. sözlerini O’nun iþtiyakýyla süsler ve O’na iþtiyak uyarmakla derinleþtirir. Dolarken O’nun vâridatýyla dolar ve her doluþuyla ruhunda petekleþtirdiði ballar balýný müþtak gönüllere sunmaya koþar.. sýk sýk Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi:

“Pâk eyle gönül çeþmesini ta dolunca!
Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca!
Ýnkârý kov, dil testisini ol çeþmeye tuttur.!
Ol âb-ý safâbahþile bu testi dolunca...”

der ve dolma istikametinde azmini kamçýlar. Dolunca da:

“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!
Ey âþýk-ý nûr-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!” (M.Lütfî)

çýðlýklarýyla bir velvele olur ve çevresine boþalýr.

Bu noktaya eren bir sâlik, az yer, az içer, az uyur, hep hayret içinde bulunur ve dünya umuruyla da, sýrf esbab dairesi içinde bulunduðundan ötürü meþgul olur. Bu pâyeye ait sorumluluklarýný yerine getiren ve Hakk’ýn mevhibelerine karþý þükrünü eda eden bir sülûk eri, bazen tecellî-i esmâ, bazen de tecellî-i ef’âl ile nefes alýr verir. Ne var ki o, seyr u sülûk-i ruhânîsini, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn vesâyetinde ve Sünnet rehberliðinde sürdüremez ya da Kitap ve Sünnet mümessilleri rehberliðine sýðýnmazsa, ubudiyetinde þatahata girebilir ve bazen de niyaz makamýnda nazlanma inhirafýna düþebilir. Bu ise apaçýk bir sukûttur.

Nefs-i mülhemenin nihayeti, ayný zamanda “ilme’l-yakîn”in zirvesi “ayne’l-yakîn”in de matlaý sayýlýr. Sâlik, bu noktaya ulaþacaðý âna kadar, nazarî olarak öyle düþünmesi ve öyle demesi gerektiði için her þeyin Hak’tan olduðunu ifade eder; bu mertebenin zirvesine erdiði andan itibaren ise, bütün benliði ile:

قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ

“De ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisâ, 4/78) mazmununu telaffuz etmeye baþlar.. o, her telaffuzunda yepyeni itminan esintileri duyar.. ve dinin emredip Allah’ýn da sevdiði her þeyi tabiatýnýn bir buudu gibi zevketmeye baþlar ki, böyle bir mazhariyeti de ancak, nefsinde itminana erenler hissedebilirler. Bunu duyan nefis bir “nefs-i mutmainne” ve bu makam da nefs-i mutmainne makamýdýr.

Nefs-i mutmainne zirvesine ulaþan bir müntehî nazarýnda, kendi hususiyetleriyle bütün eþya, bütün elvân u eþkâl eriyip gider ve o, sürekli “Lâ ilâhe illallah” hakikatini düþünür, onu söyler; söylerken de hakikî ve aslî vücûd olarak sadece O’nu duyar.. O’nun nûr-u vücûduyla iç içe yaþar.. ve bütün varlýðý, ilim ve vücûdun birer tecellîsinden ibaret olarak zevkeder.. ve böyle bir ruh hâlinin gereði olarak da bütün varlýðýn, O’nun feyz-i vücûduyla meydana geldiðini ilân mânâsýna

لاَ مَوْجُودَ فِي الْحَقِيقَةِ إِلاَّ اللهُ

der. Bu mülâhaza ne bir vücûd ne de þuhûd telâkkisidir; bu öyle bir zevk ve duyuþ hâletidir ki, tatmayan bilmez, bilenler de tam ifade edemez. Bu makama eren bir hak yolcusunun sinesinde O’ndan gayrý her þey, yine O’nun ziyâ-yý vücûduyla silinir gider ve her yanda sadece ve sadece Hazreti Ef’âl, Hazreti Esmâ ve Hazreti Sýfât nümâyân olmaya baþlar; baþlar da, gözler ve gönüller sürekli onlarla dolar-taþar. Böyle bir sermesti içinde her an ayrý bir vuslat biþaretiyle yol alan hakikat eri, biraz da, “ayne’l-yakîn” derecesinde her þeyin O’na ait olduðunu duymasý sonucu “Ballar balýný buldum varlýðým yaðma olsun.” diyerek, sýrtýnda âriye bir gömlek gibi gördüðü bütün varlýðýný infak etmeye koþar.

Artýk böyle biri, kendinden “can” istendiðini hissetse, hemen kurbanlýk koyun gibi boynunu uzatýr. –Bu makamda, o asliyete göre bir zýlliyet, o külliyete göre bir cüz’iyet þeklinde

فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبينِ

“Her ikisi de Allahýn emrine teslim olup, (Ýbrahim) oðlunu þakaðý üzere yere yatýrýnca...” (Sâffât, 37/103) hakikatinin kahramanlarýný hatýrlayabiliriz.– Rikkat-i kalb bu pâyenin en bâriz özelliðidir; sâlik her zaman: “Aðla ey gözlerim, hiç durma aðla!” der, gözyaþlarýyla nefes alýr verir.. her þeyi sever, her þeyi koklar ve okþar ve hususiyle her biri birer mücellâ ayna olmasý itibarýyla insanlara karþý gönülden alâka duyar.. her renkte, her tatta, her kokuda, her seste, her þivede O’ndan tecellîlerle selâmlaþýr.. her selâmlayýþta çok farklý hislerle farklý düþüncelere girer; ama her defasýnda zevk u þevkini teyakkuz ve temkinle frenler.. hatta bazen bu ciddî teyakkuz ve temkin sayesinde, ruhunda köpüren ve dalga dalga bütün benliðini saran neþ’elerin, sevinçlerin ve hazlarýn kendine ait olmasý mülâhazasýyla, herkesin uðrunda canlar feda ettikleri topyekün ruhânî zevklerden de sýyrýlarak, “lillah”, “livechillah”, “lieclillah” sözleriyle ifade edilen çerçeveye koþar ve Yunus diliyle “Bana Seni gerek Seni” der inler.

Bu esnada, bazý istidatlara saðanak saðanak ikramlar yaðmaya baþlar; baþlar ve bu ayný zamanda keþiflerle, kerametlerle imtihana tâbi tutulma faslý demektir. Böyle bir makamda lutfedilen bütün keþifler, kerametler, muhlis bir sâlik nazarýnda –istidraç endiþesi mahfuz– bir ilâhî armaðan olmanýn ötesinde herhangi bir kýymeti de haiz deðildir. Basiretli bir sâlik, iþte böyle kendisinde ikinci bir tabiat âsârýnýn belirmeye baþladýðý ve onun gönül dünyasýnda her gün ayrý bir “feth-i mübin”in yaþandýðý, pinhânlarýn ayân olduðu, gözden hicâbýn kaldýrýlýp, eþyanýn perde arkasý kendi renk ve çizgileriyle zuhûr ettiði ve bazýlarý için baþlarýn dönüp bakýþlarýn bulandýðý durumlarda o hep, Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn vesâyetine koþar.. düþünce ve tasavvurlarýný Sünnet mihengine vurur.. beyanlarýný “usûlüddin” mizanlarýyla çerçeveler.. ve yoluna:

[3] مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي

 

reflektörleri arasýnda devam eder. Hazreti Üstad-ý Küll ve Muktedâ-yý Ekmel’den sonra yoldakilere rehberlik vazifesini, Kitap ve Sünnet’in aydýnlýk temsilcileri mürþid-i kâmiller yaparlardý. Onlarýn olmadýðý dönemlerde ise çoklarýn yolu sarpa sardý ve yol mütehayyirleri, takýlýp yollarda kaldý...

Evet, bu makam ayný zamanda; “seyr maallah” makamý olmasý itibarýyla, hususî bazý vâridleri de vardýr ve bazen de bu vâridler ifade yetersizliðinden “hulûl” ve “ittihad”a çekilebilecek biçimde seslendirilebilir. Ýþte böyle bir durumda sâlik, tam kazanma kuþaðýnýn zirvelerinde iken kaybetme çukurlarýna yuvarlanabilir; yuvarlanabilir zira, zirvelerle çukurlar birbirlerine zýt olduklarý hâlde hep yan yana bulunurlar. Ýhlâs kulesinin tepesinden düþecek birinin düz bir zemine deðil de, derin bir çukura yuvarlanacaðýnýn hatýrlatýlmasý, deðiþik bir zaviyeden, zirvelerle çukurlarýn bu beraberliðini vurgular. Onun içindir ki, seyr u sülûkta yolculuk ilerledikçe temkine, teyakkuza daha fazla ihtiyaç duyulagelmiþtir. Öyle ki ufuk sezilip de her yanda kurbet esintileri duyulmaya baþlayýnca, hak yolcusu, daha derin murakabelere dalagelmiþ ve sýk sýk kendini sýfýrlamýþ.. üzerindeki mevhibelerin gelip geçiciliðini düþünerek mahiyetinin bir mazhar deðil de bir ayna olduðunu görmeye çalýþmýþ ve “Yâ Hû” soluklarýyla o vâridat ve lutuflarýn kaynaðýna yönelip üveysî bir eda ile: “Ýlâhi Sen Rab’sýn bense abd; Sen Hâlýk’sýn bense mahlûk; Sen Rezzak’sýn bense merzuk; Sen Malik’sin bense memlûk; Sen Aziz’sin bense zelil; Sen Ganî’sin bense fakir...” demiþ ve en büyük pâyenin kulluk pâyesi olduðunu hem de derin bir acz, fakr ve ihtiyaç hissiyle dile getirmiþtir.

Bazý ehl-i hakikate göre, seyr u sülûkta en son mertebe “mutmainne” zirvesidir. Bu mertebeden sonra sözü edilen “râziye”, “marziyye”, “kâmile” veya “sâfiye” makamlarý, itminan mertebesinin deðiþik buutlarda zuhûr ve inkiþâfýndan ibarettir ki, bunlara birer mertebe ve derece demekten daha ziyâde “cezebât-ý Hak” tezahürleri demek daha uygun olsa gerek.

Ýster bir makam sayýlsýn, ister mutmainne mertebesinin inkiþâfý, bu noktadan sonra, “Yâ Hayy” ism-i þerifinin bir mazhar-ý tâmmý ve þeffaf bir aynasý sayýlan sâlik-i müntehî, Hak’tan hoþnut olmayý kendi tabiî derinliði gibi duyar ki, bu zirve “râziye” zirvesidir. Kahr u lutfun bir bilindiði bu ledünnî derinliðe eren hakikat kahramanýnda, beþeriyet sýfatlarý bütünüyle muzmahil olur gider ve her yanda yepyeni televvünlerle yepyeni bir var oluþ baþlar; “mahv”dan sonraki “sahv”, “fenâ”dan sonraki “bekâ”, “ilme’l-yakîn”den sonra ki “ayne’l-yakîn”le gelen bir farklý var oluþ. Böyle bir müntehînin nazarýnda her zerre bir lisan kesilir ve her hâliyle O’nu zikreder.. her ses O’ndan farklý þekilde akseden birer naðme gibi duyulur.. her renk “lâhut” ikliminin tebessümleri gibi gözlere gönüllere yaðar.. ve o, gezip dolaþtýðý her yerde “Lâ maksûde illallah”, “Lâ ma’bûde illallah” hakikatleriyle nefeslenir.. durumunun ve konumunun müsaadesi nisbetinde, kalbî ve ruhî hayatý adýna bu mübarek cümleleri oksijen gibi yudumlar; tabiat-ý beþeriye gereði cismaniyetinde oluþmaya yüz tutan her hevâîliði de karbondioksit gibi dýþarý atar.. ve hevâ-i nefsin artýklarý sayýlan âsâb ve hassasiyeti yatýþtýrýr.. mücadelenin kýzýþtýðý yer ve zamanlarda iâne talebi ve istigâse gözyaþlarýyla ebedî mihrabýna yönelir ve sýzlar.. muvaffakiyet ve zaferlerini de birer Hak ihsaný olarak duyar ve

“Deðildir bu bana layýk bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” (M. Lütfi)

sözleriyle mýrýldanýr.. hep içten ve derin, hep Hak’tan hoþnut ve memnuniyet içinde bulunduðunu ihsas eder.. kim bilir her gün kaç defa:

“Gelse celâlinden cefâ, yahut cemâlinden vefâ
Ýkisi de câna safâ, senden hem o hoþ, hem bu hoþ” (Ý. Hakký)

der, rýzâ düþüncesini yeniler.. hatta bazen o, gönül gözlerine cezb ü incizâb semâlarýndan akýp gelen bu güzelliklerin farkýnda bile olamaz.

Ýþte böyle bir anlayýþ ve duygu dünyasýna otaðýný kuran bir hakikat eri –buna Hakk’ýn kulu demek daha uygun olur zannediyorum– tecellî-i ef’âl ötesinde, tecellî-i esmâ ve sýfâta açýlarak “ilme’l-yakîn”in en üst mertebelerine yürür ki, bunun ötesi, Hak hoþnutluðunun kendine has emareleriyle duyulup hissedildiði ve selim vicdanlarýn þehadetiyle bilindiði “marziyye” þâhikasýdýr. Muhakkikînce, bu pâyeye, “hakka’l-yakîn” televvünlü “ilme’l-yakîn” dendiði gibi “ehadiyet” mertebesi, “cem’u’l-cem” makamý da denegelmiþtir. Bu makam erbabý, seyrini daha çok “seyr anillah” þâhikalarýnda sürdürür.. hâl-hayret-temkin ufkunda dolaþýr durur; dolaþýr durur ve artýk Hak, onun gören gözü, iþiten kulaðý olur; hep doðruyu görür, doðruyu duyar ve insanlar arasýnda ilâhî ahlâkýn mübarek bir temsilcisi gibi oturur kalkar.. baþkalarýnda gördüðü kusurlarý affeder, ayýplara göz yumar, mü’minlere hüsnüzanda bulunur, herkesi þefkatle kucaklar ve Hak’tan ötürü her milletle barýþýk yaþar.. vicdanýnda duyduðu Hak hoþnutluðunu kalb imbiklerinden geçirerek kendi hoþnutluðu hâline getirir; gönül tezgâhlarýnda her þeyi þekere-þerbete çevirir ve bu ballar balýný avuç avuç herkese tattýrýr.. ve hemen her yerde, her zaman “Hazreti Râzý”ya gönülleri yönlendiren bir rýdvan kýblenümâsý gibi hareket eder; Allah için sever, Allah için kucaklar, Allah için koklar ve sürekli Hakikat-i Muhammediye makamýnýn mebdei sayýlan böyle bir pâyenin hakkýný eda etmeye, O’nunla nisbetini derinleþtirmeye çalýþýr.

Ýtminan mevhibesinin idrak edilme sýnýrlarýný aþkýn müntehâsýný “nefs-i kâmile” mertebesi teþkil eder. Dört bir yanda ilâhî tecellîlerin bütün mâsivâyý kendi rengine boyadýðý, renklerin, þekillerin, keyfiyetlerin kendi çerçevelerinde silinip gittiði zevkî ve nazarî iç içe istihâlelerin yaþandýðý ve “seyr”in, “seyr billah” ufkunda sürdürüldüðü bu þâhika, vahdette kesretin, kesrette de vahdetin yaþandýðý ilâhî sýrlara açýk öyle bir zirveler zirvesidir ki, asalet ve külliyet plânýnda orada sadece enbiyanýn sesi-soluðu duyulur; zýlliyet ve cüz’iyet dairesinde de dava-yý nübüvvet vârislerinin.. bu vârislerin en önemli hususiyetleri, yakazadýr; bunlar nerede, niçin, hangi misyonla vazifeli bulunduklarýnýn þuurundadýrlar. Küllü cüzden, küllîyi cüz’îden, aslî olaný zýllîden, metbuu da tâbîden tefrik eder ve kat’iyen iltibasa düþmezler. Ne þatahat, ne naz, ne fâikiyet ne de imtiyaz; mazhar olduklarý her þeyi O’ndan bilir ve bu mazhariyetlerini koruma istikametinde ortaya koyacaklarý her cehdi, netice-i nimet-i sâbýka olarak bir þükür esprisi içinde, fevkalâde bir tevâzu ve mahviyetle ortaya koyar, mükâfat adýna deðil de, vazife ve sorumluluk hesabýna “hel min mezîd” (Kaf, 50/30) der dolaþýrlar. Bu ölçüde safvete eren mutmain bir ruh, bütün mesûliyetlerini bir ibadet neþvesi içinde yerine getirir ve benliðinin derinliklerinde her lâhza ayrý bir vuslat zevkiyle coþar. Onun, “nefehâtü’l-üns” esintilerinin aks-i sadâsý sayýlan soluklarý, okþayýp geçtiði her yere sekîne aþýlar geçer.. onun sükûtu, varlýðý hallaç etme ölçüsünde mük’ab bir tefekkür, sözleri de Mezâmir’den akan hikmet kristalleridir. Gözler her yerde onu görme uðrunda açýlýr kapanýr ve onun tavýrlarý, davranýþlarý Hakk’ý hatýrlatýr.. hatýrlandýðý her yerde gönüllere bir murakabe kývýlcýmý düþer ve tutuþan her gönül:

“Ey bülbül-ü þeydâ yine efgâna mý geldin.?
Azm-i gül edip zâr ile giryâna mý geldin?
Pervâne gibi ateþe dâim cân atarsýn,
Yoksa bu aþk oduna sen yana mý geldin...”

der, maðmalar gibi köpürür, ocaklar gibi yanar ve giryâna gelenlere yanýp kül olmayý meþkeder.

Bundan baþka sofîye, ruh için de bazý mertebelerden söz edegelmiþlerdir. Ruhun iç yüzü diyebileceðimiz bâtýnýna “sýr” denir. Sýrrýn bâtýný ise “sýrru’s-sýr” kabul edilir. Sýrru’s-sýrýn en önemli bir buudu “hafî”, en engin bir derinliði de “ahfâ”dýr. Bâtýndan maksat, bir nesnenin özü, esasý ve mayasý demektir. Bu lâtifelerden sadece biri âlem-i halktan, diðerleri âlem-i emirdendir.. ve âlem-i emirden olan lâtifelerin en derini, en zor eriþileni ahfâdýr. Ahfâ, diðer lâtifeler itibarýyla merkezi tutuyor gibi bir hususiyet arzetmektedir. Hafî, âlem-i emre ait hususiyetleriyle týpký bir mahfaza gibi onu kuþatýr; sýrru’s-sýr, bir sur gibi bunlarýn hepsini ihata eder ve ruh bir atmosfer gibi bütün lâtifeleri kucaklar ve kalbe baðlar. Bu lâtifelerin inkiþâf ettirilmesi, kalbî ve ruhî hayatýn, hayata hayat olmasýna baðlýdýr. Bu itibarla da, henüz cismaniyetten kurtulamamýþ, letâif-i insaniye ufkuna ulaþamamýþ bahtsýzlarýn, belli seviyedeki ruhlara akýp gelen bu mevhibeleri duymalarý mümkün deðildir. Bunlarý duyabilmenin asgarî þartlarý, evvelâ istidat, sonra o istidadý inkiþâf ettirme adýna sa’y u gayret ve daha sonra da usulüne göre çile çekmek ve “erbaîn”lerle beden hakimiyetinden kurtulabilmektir.

هَدَانَا اللهُ وَإِيَّاكُمْ إِلَى الطَّرِيقِ الْقَوِيمِ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.


[1] el-Aclûnî, Keþfü’l-hafâ 1/265 (lafýz farkýyla)
[2] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/91
[3] Tirmîzî, îmân 38; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/129; el-Aclûnî, Keþfü’l-hafâ 1/309; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 1/189

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com