|
Birinin idaresine verilen þahýs, toplum, memleket veya ülke mânâlarýna gelen vilâyet; sofiye ýstýlahýnda, sâlikin, nefis ve enâniyet cihetiyle fani olmasý ve Hz. Vâcibü’l-Vücûd’a karþý yakýnlýk kazanmasý yolunda, üzerinde Zât-ý Hayy-ý Kayyûm’un hâkimiyetini duymasýdýr ki; bu seviyeye ulaþan hak yolcusu, ilâhî tevellîye erer, temkine mazhar olur ve kurb ufuklu yaþar.
Vilâyetin mebdeine اَلله وَلِيُّ الَّذِينَ امَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onlarý (hidâyet ve tevfikiyle) karanlýklardan ýþýða çýkarýr.” (Bakara, 2/257) nûrefþân beyanýyla; müntehasýna da أَلا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil ki Allah’ýn veli (kul)larý için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak deðillerdir.” (Yûnus, 10/62) þerefbahþ fermanýyla iþaret buyurulur. Vilâyete mazhar olana “velî” denir ki; bu ayný zamanda Cenâb-ý Hakk’ýn mübarek isimlerinden biridir. Bu isme tam bir “mâkes-i münevver” ve “mir’ât-ý mücellâ” olmuþ veli, “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”a da mazhar sayýlýr. Ancak velînin bu mazhariyeti onu, Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan müstaðni kýlamaz. Bilakis, mertebesi ne olursa olsun, bütün hak dostlarýnýn en bereketli feyiz kaynaklarýndan biri, hatta vesileliðinin hususiyeti itibarýyla birincisi, “miþkât-ý nübüvvet” ve “kevser-i hakikat” olan Hz. Zât-ý Ahmediye aleyhissalatü vesselâm ve O’na tebaiyettir. Bu husus, Kur’ân-ý Kerîm’de birkaç yerde gayet “net” olarak vurgulanýr ve o menba-ý feyz ve maden-i hakikate dikkatler çekilir. Ýþte o pürenvâr beyanlardan biri: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ الله فَاتَّبعُونِي يُحْببْكُمُ الله “De ki eðer Allah’ý seviyorsanýz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin...” (Âl-i Ýmrân, 3/31) “Gülþen-i Râz”da bu gerçek þu renkli ifadelerle dile getirilir: نَبِـي چُون آفتَاب آمَد وَلِي مَاه مُقَابِل گَردَد اَندَر ”لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ“ زِ{إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ} يَابَد اُو رَاه بَـخَلوَتـخَانَــهءِ {يُحْبِبْكُمُ اللهُ} “Nebî güneþ, velî de ‘Benim Allah’la öyle bir âným vardýr ki’[1] mülâhazasýyla serfiraz olan o güneþe karþý ay gibidir. Velî ancak [Eðer siz onu seviyorsanýz]’dan [Allah da sizi sever] halvethânesine yol bulur.” Evet, ay, güneþten nûrunu aldýðý gibi, velî de ancak, nebîye uymak suretiyle tenevvür eder.. eder ve Hak ziyâsýný aksettiren bir mir’ât-ý mücellâ olur. Bir mânâda bu mülâhaza enbiya için de söz konusudur; bu itibarla da O Sultan-ý enbiyadýr. فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُـمْ كَـوَاكِـبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ وَكُلُّ ايٍ أَتَى الرُّسُـلُ الْكِرَامُ بهَا فَـإِنَّمَـا اتَّـصَلَـتْ مِـنْ نُــورِهِ بـهِمِ “Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu, bir fazilet güneþi, onlar da yýldýzlar gibidirler ki, insanlara ýþýklarýný ancak her yanýn karanlýða gömüldüðü durumlarda izhar ederler. (Aslýnda) Peygamberân-ý izâm’ýn gösterdiði her mucize, Peygamber aleyhissalatü vesselâmýn nûrunun onlara ittisali sebebiyledir.” Ruhun þâd olsun Busayrî.. َVelî kelimesi, ya fail mânâsýna gelir; o takdirde, günahlara karþý tavýr alan ve ibadet ü taata karþý da diþini sýkýp sabreden; yahut mef’ûl mânâsýna hamledilir ki, o zaman da, Cenâb-ý Hakk’ýn inâyet, riayet ve hýfzýna mazhar olmuþ talihli demektir ki; bu izah, bir kudsî hadiste ortaya konan, Allah’la kul arasýndaki zýmnî mukavele ile tam uyum arzeder. Üzerinde pek çok durulan bu kudsî hadisin metnini teberrüken kaydetmek istiyorum: ُإِنَّ الله تَعَالى قَالَ: مَنْ عَادى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اذنْتُهُ بالْحَرْبِ. وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ. وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ. فَإِذا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بهَا. وَإِنْ سَأَلَنِي لأعْطِيَنَّهُ وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأعِيذنَّهُ. “Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “Her kim Benim velîlerimden bir velîye düþmanlýk ederse, þüphesiz Ben ona îlân-ý harp ederim. Kulum kendisine farz kýldýðým þeylerden daha sevgili hiçbir þey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaþýr ha yaklaþýr ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artýk Ben onu severim. Onu sevince de, onun iþiten kulaðý, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasýta olan ayaðý olurum (Hâsýlý; onun iþitmesi, görmesi, tutmasý, yürümesi doðrudan doðruya meþîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye baþlar). Böylesi bir kul Benden birþey isterse istediðini muhakkak ona veririm. Bana sýðýnýrsa onu hýfz ve sýyânetim altýna alýrým.”[2] Bu açýdan hemen her devirde vilâyetin iki önemli buudu üzerinde durulmuþ ve bu iki þey bir vahidin iki yaný olarak kabul edilmiþtir: 1) Sâlikin, kýlý kýrk yararcasýna hukukullaha riayeti. 2) Buna karþýlýk Cenâb-ý Hakk’ýn da onu hýfzýna, riayetine ve kelâetine almasý. Bu hýfz u riayet, nebîde mâsumiyet, velîde de mahfûziyet þeklinde tecellî eder.. ve bu iki husus birbirinden farklý þeylerdir. Evliyâ-yý kirâmýn mükerremiyeti muhakkak, kerameti hak; ama her velî için þart deðildir. Bir velînin kendi vilâyetini bilip-bilmemesi ihtilaflý olsa da, bir kýsým mazhariyetlerinin bulunduðunda þüphe yoktur. Ýbrahim Ethem bu hususiyetleri: “Kesben olmasa da kalben dünyayý terk etme; bütünüyle Allah’a yönelme ve sürekli O’nun teveccühünü bekleme..” Yahya b. Muaz: “Üns billâh’a ulaþma yolunda her sýkýntýyý göðüsleme ve her þeye katlanma..” Bayezid-i Bistâmî: “Onca ibadet ü taat ve kulluktaki fevkalâde hassasiyetine raðmen, baþkalarý tarafýndan bilinme arzusuna kapýlmama...” þeklinde kaydetmiþlerdir ki, Harraz’ýn ifadesiyle, bu evsafý hâiz olan hak dostuna Cenâb-ý Hakk kendini anma kapýlarýný aralar.. sâlik, zikirden lezzet almaya baþlayýnca, Hz. Mezkûr da elinden tutar onu “kurb” zirvesine ulaþtýrýr. Sonra da vefa ve sadâkatine göre ona “ünsbillah” hil’atini giydirir. Ve artýk bu zirvede sâlik, sadece O’nu duyar, O’nu düþünür, O’nunla oturur-kalkar ve O’ndan ötürü olanlarýn dýþýnda, aðyara karþý da tamamen kapanýr. Hatta O’ndan gelen ikram ve ihsanlardan bile mekr olabileceði mülâhazasýyla tir tir titrer. Evet, Peygamber’in peygamberliði ve bu kudsî mazhariyetin bir tezahürü olan mucizelerini izhar etmesi O’nun misyonunun gereði olmasýna karþýlýk, velînin kendini de, kendiyle alâkalý tecellîleri de gizlemesi edeptir. Bu hususu Ýbnü’l-Arabî þöyle ifade eder: سَـتـْرُ الْكَرَامَةِ وَاجـبٌ مُـتَحَـقِّـقٌ عِنْدَ الرِّجَالِ فَلاَ تَكُنْ مَخْذُولاً َوَظُهُورُهَا فِي الْمُرْسَلِينَ فَرِيضَةٌ وَبـهَا نُــزِّلَ الْـوَحْــيُ تَـنْـزِيــلاً “Hak dostlarý nezdinde kerâmeti gizlemek vaciptir. (Zinhâr izhar edip) mahzül ve rüsvay olma! Peygamberlerin (onlarýn elleriyle gösterilen harikalarý) açýklamalarý lâzýmdýr. (Zira) vahyin geliþinin bu (harika)larla iktirâný vardýr.” Buradaki kerâmet hissî kerâmettir ki, gönüle geleni bilmek.. bazý gaybî þeylerden haber vermek.. tayy-i mekân edip az zamanda çok mesafe almak.. tayy-i zamanla serfirâz olup, kýsa bir süre içinde pek çok þey yapmak... gibi harikalar bu türdendir.. ve bu yolun zirve kâmetleri, bu kabîl þeylere yönelmeleri bir yana, “min gayri kasdin” kendilerinden zuhûr edenlerden dahi fevkalâde rahatsýzlýk duymuþlardýr. Buna mukabil bir de; dinin ruhuna vukuf.. mekârim-i ahlâka muvaffakiyet.. hukukullah ve hukuk-u ibâda olabildiðince riayet.. bildikleriyle amel ve bereket.. mârifette yakîn, amelde ihlâs, ibadet ve muamelâtta ihsan þuuru... gibi mânevî kerâmetler vardýr ki; avamýn görüp bilemediði, dolayýsýyla da deðer vermediði bu ilâhî ihsanlar, havassýn aðlarýný gerip avlamak istedikleri deðerler üstü deðerlerdir ve izharýndan kaçýnýlsa da, talebi Hakk’ý taleptir.. vilâyet-i kübrânýn varisleri de hep bu mazhariyetin kahramanlarý arasýndan çýkmýþtýr. اَللهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصينَ الْمُخْلَصينَ الْمُتَّقينَ الْوَرِعينَ الْمُقَرَّبينَ الْمُحِبّينَ الْمَحْبُوبينَ، امينَ.
[1] el-Aclûnî, Keþfü’l-hafâ 2/173; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s. 197 [2] Buhârî, rikâk 38; Müsned 6/256
|