Cuma, 21 Kasm 2008
 

  Anasayfa arrow M. Fethullah Gülen arrow Vücûd


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Vücûd Yazdr E-posta
Bulunma, var olma mânâlarýna gelen vücûd, istiðfar eden günahkârlar için
 

لَوَجَدُوا اللهَ تَوَّابًا رَحيمًا

 
“Onlar Allah’ý tevbelerini kabul eden bir Rahîm olarak bulurlar.” (Nisâ, 4/64) veya herhangi bir inhiraf sonucunda istiðfar edenlerle alâkalý

يَجدِ اللهَ غَفُورًا رَحيمًا

“Allah’ý Gafûr ve Rahîm olarak bulurlar.” (Nisâ, 4/110) ya da münkirlerin inkâr ve suiakýbetini ifade sadedinde

وَوَجَدَ اللهَ عِنْدَهُ فَوَفيهُ حِسَابَهُ

“O, neticede Allah’ý bulur ve O’na mülâki olur, Allah da tastamam onun hesabýný görür.” (Nûr, 24/39) âyetleriyle anlatýlan Hz. Zât’ýn isim ve sýfatlarýnýn bir taallukuna mazhariyet deðil;

اِبْنَ ادَمَ اُطْلُبْنِي تَجدْنِي

 
“Âdemoðlu Beni ara ki Beni bulasýn.”[1] eseri ve daha bir kýsým müteþâbih hadislerle bahis mevzuu edilen “bî kem u keyf” O’nu hakikatý itibarýyla bulmadýr ki; netice de böyle bir bulmada hak yolcusu zevkî, hissî ve hâlî sübühât-ý vechin þuaâtý karþýsýnda bütün bütün eriyerek, geriye sadece temyiz edemeyeceði bir “zevk” ve bir de “hâl” kalýr. Ýmanla harekete geçip mârifet ve muhabbete yürüyen böyle bir yolcuya “sâlik”, afakî-enfüsî emarelerin dillerini anlayarak ve onlarýn þehadetlerini duyarak yolculuðu sürdürene “kâsýd”, hedefe ulaþýp vicdanýnýn istiâbý ölçüsünde kalblerde kenzen bilinen hakikate –zaman, mekan ve hayyiz üstü– ulaþana da “vâcid” denir. Ýþin baþlangýcýnda, imanla tam bir metafizik gerilim, devamý itibarýyla emarelerin ufkunda sevk ve insiyak, her müstaidin kendi yolunun sonunu duymasý açýsýndan da “Hazîratü’l-Kuds”ün þuaâtý karþýsýnda eriyip bütün bütün yok olma söz konusudur ki, bu ne hulûl, ne ittihad, ne tecessüm, ne inkýlâp ne de baþlangýç itibarýyla O’ndan ibaret bulunmadýr; bu, sadece ve sadece derya karþýsýnda, deryada hissedilen damlayý, güneþ karþýsýnda ondan gelen zerreyi duyma keyfiyet ve zevkidir. Ebû’l-Hasan en-Nûri, böyle bir zevki seslendirme sadedinde; “Ben yirmi senedir hep bulma ve yitirme arasýnda gelip gidiyorum; ‘keyfiyeti meçhul’ Rabbimle vuslat yaþadýðýmda kalbimi kaybediyorum, kalbî varlýðýmý duyunca da O’nun gaybûbetine mâruz kalýyorum.” der ki, hâl ehlinin tahavvülünü ifade etme bakýmýndan gayet enfestir.

Elbette ki yolun bidâyetindekilerin bu hâlâtý duyup hissetmesi mümkün deðildir; zira peþi peþine cereyan eden bu ahvâl, belli ölçüde suya girmiþ bir dalgýcýn suyu hissetmesi, kendini derinliklere salýnca tamamen suyun çekimine tâbi olmasý ve bütün bütün o derinliklerde kaybolunca da yalnýz suyu duymasý gibi bir þeydir. Bir nesnenin hakikatine erme yolunda böyle bir duyuþ eðer mârifet türü þeylerden ise, o ilim ötesi, mârifet edalý bir vicdan kültürü; eðer bir iç müþahede ise o da, bir “muâyene”; eðer hak yolcusu, araþtýrma, terkip ve tahlil adýna bir “hel min mezîd” (Kaf, 50/30) eri ise o da bir mükâþefe ve müþâhede; þayet bu kimse bir “cem kahramaný ise” o da bir “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” hâlidir ve böyle bir hâl ehli sürekli mâsivâullahtan istiðnâ dairesi içinde döner durur.

Birinci merhale itibarýyla hak yolcusu þüphe, tereddüt ve bütün kuþkulardan sýyrýlarak öyle bir vicdanî mârifete ulaþýr ki, artýk o noktadan sonra “bulma” adýna –yer yer hakikatin seslendirilmesi nevinden varlýk ve hâdiselerden bahsedilse de– istidlâle fazla ihtiyaç duyulmaz.. ve sâlik, böyle bir “ilm-i ledünnî” kaynaklý “vücûd” mülâhazasýyla, þahid ve deliller sayesinde elde edeceði bilginin yanýnda, hatta üstünde ve ötesinde zevkî bir mârifet ve hiss-i bâtýn ufkuna yükselir.

Ýkinci merhale itibarýyla ise sâlik, “Hazreti Vücûd”u; cisim, cevher, araz, tahayyüz, zaman, mekan gibi hususlarla kayýtlamadan basiret nûrlarýyla ve “ayne’l-yakîn” müþahede ölçüsünde duyup hissetme zirvesine ulaþýr.

Üçüncü merhale itibarýyla ise müntehî, zevkî, hâlî bir müþahede ile, Mevcûd-u Hakikî’den baþka her þeyin silinip gittiði bir þâhikaya yükselir ve duygu dünyasýnda tam bir fenâ-yý mutlaka erer. Böyle bir tertip; mârifeti ilmin üstünde, þuhûdu mârifetin ötesinde ve vücûdu da þuhûdun fevkinde kabul edenlere göre bir esas sayýlsa da, þuhûdu vücûdun verâsýnda kabul edenler için tashihe ihtiyacý olan bir yaklaþýmdýr.

Bundan baþka, vücûd hakikatine dayanan; fakat zaman zaman felsefî ve nazarî bir hüviyet arzeden, zaman zaman da hâlî ve zevkî bir keyfiyetin ifadesi olan bir de “Vahdet-i Vücûd” mülâhazasý söz konusudur. Böyle bir bahis münasebetiyle, tâkatimiz ölçüsünde o istikamette de hafif bir kapý aralamanýn yararlý olacaðý kanaatindeyiz.

Bütün varlýk, Zât-ý Ehad u Samed’in isim ve sýfatlarýnýn bir gölgesi ya da bir tecellîsi olmasý, eþya ve hâdiselerin perde arkasýna muttali olanlar için her þeyin; sâlikin, zevkî, hâlî ve hissî muzmahil olup gitmesi nazariyesine dayanan, bazen felsefî bir görünüm arz eden, bazen bir taklit olarak soluklanan, bazen de tasavvufî bir duyuþun ifadesi olarak dile getirilen “Vahdet-i Vücûd” telâkkisi, bugüne kadar seslendirilme sâiklerinin deðiþikliði ölçüsünde farklý yorumlara tâbi tutulmuþ, “Vahdet-i Þuhûd” dan, “Vahdet-i Mevcûd”a kadar geniþ bir alanda yorum ve tevil zemini bulmuþtur. Bu konu “Kalbin Zümrüt Tepeleri” mevzuuyla doðrudan alâkalý olmasa da, suiistimale açýk pek çok menfezi bulunmasý açýsýndan iþaret nevinden de olsa bir kýsým ana baþlýklarý itibarýyla bir kere daha hatýrlatýlmasýnýn faydalý olacaðý mülâhazasýndayýz.

Vücûd; varlýk, mahiyet, zât demektir ve tasavvuru da münakaþa edilmeyecek kadar açýktýr. Böyle bir görüþ, pek çok yeni felsefeciyle beraber bir hayli Ýslâm düþünürünün de paylaþtýðý bir görüþtür. Ancak, vücûd baþka, zât ve mahiyet ise tamamen baþkadýr. Tasavvurda zât ve mahiyet vücûddan önce gelir. Söz gelimi bir parça su, hâricî vücûd açýsýndan henüz mevcûd deðilken, onun hem zâtý hem de mahiyeti pekâlâ tasavvur edilebilir, resimlendirilebilir ve bir çerçeveye konabilir. Oysaki vücûd, böyle bir zât ve mahiyete nisbeten ikinci derecede ve zâid bir konumdadýr; zira zâtî hususiyetler, bazý arazî keyfiyetlerle müþterek mütalâa edilmeyince, orada hâricî bir vücûddan söz etmek mümkün deðildir. Meseleyi yine “su” misaliyle ele alacak olursak, “su”daki farklý hâl ve keyfiyetler onun mahiyeti üzerine zâid hususiyetlerdir. Zâtî ve aslî keyfiyette hiçbir zaman deðiþiklik olmamasýna karþýlýk, arazî keyfiyetler, her zaman yerlerini baþka hâl ve tabiatlara býrakarak deðiþebilirler.. evet su, arazî keyfiyetleri itibarýyla sývý olabileceði gibi, buz ve buhar hâline de gelebilir.

Ýþte böyle su gibi fizikî bir unsurun hem bir zâtý hem de mahiyet ve aslý olduðu misillü, aklî ve metafizik varlýklarýn da hem birer zâtlarý hem de mahiyetleri vardýr. Ancak böyle bir meselede, vücûdu mümkün olanla mutlak ve vacip bulunanýn birbirine karýþtýrýlmamasý da fevkalâde önemlidir. Hemen bütün Ýslâm düþünürleri, vacip olan vücûdu, kendine has bir mevcûd kabul etmiþ, O’nun varlýðýný da mahiyete muhtaç olmaktan ve tabiî mürekkep bulunmaktan da müberrâ saymýþlardýr; zira baþka bir þeye ihtiyaç, varlýðý mümkün olan veya yaratýlanlarýn lâzýmýdýr. Varlýðý kendinden olan ise bu türlü avârýzdan münezzehtir. Aslýnda, Hazreti “Vacibü’l-Vücûd”a ayrý bir mahiyet, ayrý bir vücûd isnadý, “farz-ý muhal” mülâhazasýyla bile caiz deðildir; zira O, ne yalnýz bir vücûd, ne mahiyet ne de ikisinden mürekkeptir.. evet, vücûd-u vacibde ne bunlarýn ayrý ayrý mülâhazalarý ne de hepsinin birden tasavvuru mümkündür.

“Âlem” dediðimiz bütün bir varlýkta O mütecellîdir.. her þey önce birer birer, sonra bir bütün olarak O’nun varlýðýnýn emarelerinden ibarettir. Her zaman eþya ve hâdiseler gürül gürül çaðlayarak akar ve varlýklarýnýn her karesiyle sürekli O’nu haykýrýrlar. Bir yönüyle bütün kâinat ve insan böyle bir tecellî çaðlayanýnýn devam ve temâdîsinin bir ünvaný, vicdan da bu çaðýltýyý duyan, deðerlendiren bir müþahid, bir mütalâacý ve bir deðerlendiricidir.

Ýþte bu zaviyeden, bütün varlýk, O’ndan gelir ve mütemâdî tecellîlerle de âdeta bir ýrmak gibi sürekli akar-durur. Bu akýþtaki intizam, âhenk ve sür’at sayesinde biz, ne kendi mahiyetimizdeki ne de eþyadaki inkýtâlarýn farkýna bile varamayýz. Eþya ve þüûn tecellî kareleri arasýndaki fâsýlalar, sezilmeyecek bir sür’at ve intizamla gelip geçtiðinden, varlýk-yokluk münâvebesini duyup hissetmek mümkün deðildir. Her þey bir bir gelir, varlýða yürür; varlýklarý yokluklar takip eder.. evet, bir bir gelenler, sonra bir bir çeker-gider; gidenleri arkadan gelenler izler; ne var ki biz, ne gelenleri görür ne de gidenleri hissederiz.

“Gelir bir bir, gider bir bir kalýr Bir,
Gelen gider, giden gelmez bu bir sýr...”

Bu sýrrý anlamayanlar, ömürlerini körler, saðýrlar gibi geçirir; ne bir þey duyar ne de bir þey hissederler. Bu sýrra âþina olanlarsa, varlýðý temâþâ ederken kâh “þuhûd”dan bahseder, kâh “vücûd”u mýrýldanýr, kâh mülâhazalarýný tam kompoze edememenin acziyle maksadý aþan beyanlarda bulunur.. hulûl iþmam eden sözler söyler.. ittihaddan dem vurur.. hatta zaman zaman, gidip vahdet-i mevcûda saplandýklarý, saplanýp O da bir “ruh-u sârî” ve bir “kanun-u sârî” diyerek zât, sýfât ve esmâ mevzuunda en büyük günahlara girer. Gerçi bir mânâda O’nun bir asýl, varlýðýn da O’nun vücûdunun ziyâsýnýn bir in’ikâsý olmasý itibarýyla bütün âleme bir hayâl ve gölge nazarýyla bakýlabilir ve kâinat, insan, hâdiseler “bir varmýþ-bir yokmuþ” mülâhazasý içinde deðerlendirilebilir; ama bu kat’iyen her þey “O” demek deðildir. Evet, ezelde sadece O var idi.. O’ndan gayri de hiçbir þey yoktu. Bize göre bir gün geldi O murad buyurdu; ilmindeki plân, program, ilmî ve kaderî mahiyetleri, kudret, irade ve meþietiyle ilmî vücûdlarý haricî vücûda çýkararak varlýðýnýn tasavvurlar üstü tecellîlerini bir de aðyarýn gözüyle görüp temâþâ etti ve her þeyi kendi zâtýna bir mir’ât-ý mücellâ konumuna yükseltti. Yani ilminin ihatasýný ve vücûdunun tecellîsini farklý aynalarda izhar ederek o aynalara iltifatta bulundu.

O, henüz hiçbir þey yokken böyle bir tek emirle, âyân-ý sâbiteye hâricî vücûd urbasý giydirip onu deðiþik buudlarýyla izhar ve teþhir eylediði gibi, isterse her þeyi bir anda yok da edebilir.. evet

“Bir kere var ol dedi, var oldu cihan
Olma derse mahvolur ol dem heman.”

Varlýk, ezelde yok olduðundan, haricî vücûda yürürken O’nun sun’-u bedîiyle var olduðu gibi, vücûda erdikten sonraki varlýðýný da O’nun kayyûmiyetiyle sürdürdüðünden, ona “yok” denmesi onun izafîliðindendir ve bu telâkki doðrudur.. evet, her þeyin vücûdu O’ndandýr ve her þey varlýðýný O’nun kayyûmiyetiyle devam ettirmektedir. Ancak, ezelden ebede kadar var olan O Ezel ve Ebed Sultaný, kendi ilim ve vücûdunun bir tecellî ya da bir gölgesinin gölgesini varlýk þeklinde plânlayýp bizi ve bütün kâinatlarý bu büyük plânýn birer parçasý hâline getirerek bizlere nefhettiði ilâhî bir ruhla, kendi bediî eserlerini, bir de, milyarlarca farklý aynalarda müþahede etmek istedi ve takdirlerini takdirlerimize emanet eyledi. Ýlmî vücûdlarýmýz itibarýyla mücmel ve mübhem bulunan “sen”, “ben”, “siz”, “biz” ünvanlarýna senlik ve benlik sýfatlarýna; seçilme ve birbirinden ayrýlma, baþka baþka mahiyetler alma ve mahiyetlerimizdeki cevherlerin hususiyetleri açýsýndan kaderî plândaki istidatlarýmýza göre kâbiliyetler, kâbiliyetlere göre hedefler ve o hedeflere ulaþmak konusunda meyelanlar ya da o meyelana tasarruflar bahþederek, bizi ve her þeyi ilim ve vücûd sýfatlarýnýn yanýnda diðer sýfât-ý sübhaniyesiyle de serfirâz kýlmýþtýr ki, bize ve bizim gibilere de, böyle mukadder, mukaddes bir mazhariyete râzý olmadan baþka bir þey yakýþmaz.

Konuyu bu þekilde tesbit ettikten sonra geriye, temeli, dayanaðý ve devamý itibarýyla belli bir zevk ve bir hâl ufkuna ulaþanlar için, kendi varlýklarýný lizâtihi yok kabul etmek kalýyor ki bu da, Hazreti “Ýlim” ve “Vücûd”un asliyet, dâimiyet ve kayyûmiyeti karþýsýnda, O’nun zâil bir gölgesinin varlýðýný nefyetmek gibi bir þeydir. Evet her þeyi bir vahid gibi duyup hissetmek baþka, bunlarýn ayný þey olmasý tamamen baþkadýr; hakâik-i ilâhiye baþka, kevnî ve izafî hakikatler baþkadýr. Gerçi hakâik-i ilâhiyeden “Allah”, “Rahman”, “Rezzak” gibi isim ve sýfatlar mevsuflarý itibarýyla bir tek hakikat gibidir ama, bunlardan her birerleri delâlet ettiði hususî mefhum hasebiyle diðerlerinden baþka ve akýl, zihin açýsýndan da temayüzleri bedihîdir. Bu itibarla, bir gerçek ârifin, bu türlü durumlarda hem ittihad noktalarýný hem de imtiyaz noktalarýný tefrik edip düþünce istikametini korumasýna karþýlýk, yoldaki bir hâl ehlinin her zaman bazý iltibaslara düþmesi söz konusudur ki, deðiþik tefsirlere açýk olan da iþte bu türlü kimselerin yorumlarýdýr.

Kevnî hakikatler ele alýndýðýnda da yine, canlý-cansýz, canlýlar arasýnda hayvan-insan-melek-þeytan gibi esmâ ve sýfât mertebesine ait belli ad ve unvanlarla deðiþik tecellîler görünür. Bu ad ve unvanlarýn arkasýndaki bütün varlýklar bir birlik arz ederler; zira bunlarýn verâsýnda “taayyün-ü evvel”, “âlem-i ceberût” veya “hakikat-ý Ahmediye” diyeceðimiz bir mertebe söz konusudur ki, o da bir tevcihe göre vâhidiyet, diðer bir tevcihe göre de ehadiyet tecellîsidir. Bu mebde’deki vâhidiyet-ehadiyet mertebesine tenezzül ile âyân-ý sâbitenin bir tafsil ve inkiþafý olarak taayyün etmiþ ve belirgin bir hâl almýþtýr. Bu itibarla da, bunlardan biri diðerinin ayný deðil; bir tafsil ve inkiþafýdýr.

Ýþte bu ölçüde varlýðýn perde arkasýna açýk bir ârif, hakâik-i ilâhiye ve mutlak vâhidiyet yanýnda kevnî hakikatleri de müþahede eder ama, baþkalarý gibi iltibasa girmez.. evet, bir mânâda her þeyin mütelâþi olup gittiðini hissetse de, her nesneyi diðerinden aklen farklý ve hissen bir muayyeniyet ve imtiyaz içinde görür; tecessüslerini fark içinde sürdürür.. sürdürür de ne müþahede ve mükâþefenin vâridlerini görmezlikten gelir ne de his ve akl-ý selimin imtisaslarýna karþý lâkayt kalýr. Aksine, bu ufka otaðýný kurmuþ bir ârif-i billah, duyup hissettiklerini bazen hakikat ve izafet, asýl ve zýll mülâhazalarýyla dile getirir; bazen de

 

اَلْحَقِيقَةُ وَاحِدَةٌ وَالتَّعَيُّنَاتُ مُتَعَدِّدَةٌ

 

“Aslî hakikat tek, harice akseden ayân ise müteaddittir.” diyerek duygularýný soluklar ve hep ayný eksen üzerinde hareket eder durur.

Bundan baþka, öteden beri vücûd-u Hak, farklý iki mertebede mütalâa edilegelmiþtir. Bu mertebelerin birinde, hâl ve müþahede itibarýyla sýfatlar mülâhazaya alýnmaz; dolayýsýyla, sýfatlarýn mütekabiliyeti ya da birbirine muhalefeti söz konusu deðildir. Yani bu mertebede sadece ve sadece zât mülâhazasý hakimdir ki; “zât-ý baht” veya “zât-ý halis” de diyebileceðimiz bu makama erbabý: “ehadiyet”, “âlem-i lâhut”, “âlem-i lâ taayyün” ve “gayb-ý hüviyyet” demiþlerdir. “Herkesin istidadýna vabestedir âsâr-ý feyzi” herkes vicdanýnýn enginliði ve inkiþafý ölçüsünde böyle bir hâli farklý þekilde zevkeder ve yaþar. Diðer mertebede ise, Hazreti Zât, bütün sýfatlarýyla mülâhazaya alýnýr ve ayný zamanda burada sýfatlarýn mütekabiliyeti ve birbirinden farklýlýðý da söz konusudur ki, iþte bu mertebeye, “Hazreti Vâhidiyet”, “âlem-i ceberût”, “taayyün-ü evvel” veya “hakikat-i Muhammediye” denir.

Hazreti Vâhidiyet’in, Hazreti Ulûhiyet de diyeceðimiz bir bâtýn ve Hazreti Rububiyet diyeceðimiz bir de zahir yüzü vardýr. Vâkýa, bunlarý bir hakikatin iki yüzü þeklinde de ifade etmek mümkündür. Aradaki farklýlýðý biraz da seyr u sülûk-i ruhânî esnasýnda sâlikin zevki belirler ki; ayrý ayrý duyuþ ve seziþlerde ayrý ayrý yorum ve seslendirmelerin olmasý gayet normaldir. Meselâ, bunlardan bir kýsmý, nefis ve benlikleri itibarýyla tamamen izmihlâle yönelir ve bütün ruhlarýyla Hazreti Vücûd’un duyulup hissedilmesine mâni kabul ettikleri izafî ve zýllî vücûd telâkkilerinden sýyrýlarak hep “fenâ fillâh”la oturur, “bekâ billâh”la kalkar ve maiyyet maîninden huzur yudumlarlar. Diðer bir kýsmý ise, kendi vücûd-u izafîlerini duyup hissetmeyecek kadar Hazreti Vücûd’un þuâlarý karþýsýnda bütün bütün eriyip yok olmuþlardýr ki, ne kendilerini ne de çevrelerini görüp hissedebilirler. Kendilerini ve çevrelerini görüp hissetmek bir yana, istiðrak ve izmihlâllerinin derinliði ölçüsünde farký rüya sayar; aðyara vücûd isnadýný da âdeta þirk-i hafî kabul ederler.

Ýþte böyle farklý farklý duyup hissediþlerin ifade, yorum ve seslendirilmeleri de farklý farklýdýr. Bazýlarýnýn üsluplarýnda açýk bir “panteizm” sezilir. Bazýlarýnýn beyaný “monizm”i yorumlar gibidir. Bazýlarýna vahdet-i vücûdcu diyebilirsiniz.. bazýlarý ise gayet net vahdet-i þuhûdcudur.

Þimdi isterseniz bu farklý konularý bir de mutasavvifîn ve mütekellimîn açýsýndan ele alalým:

Teftâzânî, vücûd hakkýndaki telâkkileriyle tasavvufçularý iki kategoride mütalâa eder. Ona göre bunlardan bir kesim, vahdet-i vücûd mevzuunda oldukça mâkul bir çizgide yürür.. ve mevcûd gibi vücûdda da kesretin var olduðunu kabulle beraber, seyr-i ruhanîlerinde kendi kemalâtlarýnýn arþýna ulaþýp da kendilerini tevhid deryasýnda müstaðrak; zâtlarýný Zâtullah’da, sýfatlarýný da Sýfâtullah’da eriyip gitmiþ görünce, gayrý onlarýn nazarýnda bütün mâsivâullah kaybolur gider; gider de Hazreti Vücûd’dan baþka bir þey göremez olurlar. Bu hâle, “fenâ fi’t-tevhid” dendiðine daha evvel temas edilmiþti ki, Hazreti Seyyidü’l-Muvahhidîn, bir kudsî hadisle bu noktaya þöyle iþaret buyururlar: “Allah: Kulum, nâfile ibadetlerle Bana yaklaþýr, yaklaþýr da Ben de onu severim; sevince de onun iþiten sem’i, gören basarý olurum.”[2] Bu mertebeye yükselen bir müntehî, bazen müþahede ettiði resimleri, bazen de vicdanýnda duyduðu ahvâli ifade edecek tabir bulamadýðýndan, maksadý aþan beyanlarda bulunabilir; hatta hulûl ve ittihada çekilebilecek sözler bile söyleyebilir.

Ýkincilere gelince, onlar açýktan açýða nazarî bir vahdet-i vücûda kâildirler.. ve bir mânâda her þeyi O’ndan ibaret kabul etmektedirler ki; bu telâkkiye göre, görüp duyduðumuz âlemde, vücûd-u Bârîden baþka hakikî hiçbir vücûd yoktur; kesret dediðimiz þeyler ise sýrf bir hayâl ve seraptan ibarettir.

Teftâzânî’nin bu tarifinde, Mustafa Sabri Bey’in de iþaret ettiði gibi, birinci kategoriye girenlere “sofiyyûn” ikincilere de “mutasavvifûn” denir. Birincilerin beyaný, vecd ve istiðrak gibi bir hâli ifadede, kelime yetersizliðinden kaynaklanan bir iltibas ve bir hata söz konusudur. Ýkincilerin mülâhazasý ise tamamen bir düþünce tarzý, bir kanaat ve bir felsefedir. Celâleddin ed-Devvânî, bu kanaati kanaatin arka plânýyla þöyle izah eder: Zâtî olsun, zamanî olsun, varlýðýn kendi kendine meydana gelmesi imkânsýz ve muhâl olduðundan, vücûdu mümkün olan hemen her þeyin behemahâl vacibu’l-vücûd bir illet ve sebebe dayanmasý zarurîdir. Bu itibarla, hiçbir mâlûl ve mahlûk kendi kendine var olamadýðý, varlýðýný devam ettiremediði gibi, dayandýðý noktaya aykýrýlýðý ve muhâlefeti de söz konusu deðildir. Öyle ise bütün eþya ve hâdiseler, dayandýklarý sebep ve illetlerle kaimdirler. Dolayýsýyla da her þeyin vücûdu itibarîdir. Yani varlýðýn her parçasý, dayandýðý illet ve sebep itibarýyla izafî bir vücûda sahip olsa da, ondan, müstakil bir varlýk gibi söz etmek mümkün deðildir.

Böyle bir yaklaþým açýsýndan, kâinatta her zaman itibarî ve izafî pek çok vücûd söz konusu olsa da, varlýðý kendinden hakikî vücûd sahibi bir tanedir, O da vücûd-u Bârî’dir. Bizim müþahede edip duyduðumuz þeyler ise, Zât-ý Hakk’ýn þuunâtýndan ibarettir.. Muhyiddin Ýbn Arabî bu konuda daha da ileri giderek: “Hiçbir þey bir neþ’etten, bir tezahürden, bir akisten öte herhangi bir kýymet-i vücûdiyeye malik deðildir. Ne var ki, bu neþ’et, bu tezahür ve bu akisler (týpký bir film þeridindeki kareler gibi) o kadar hýzlý ve peþi peþine hareket etmektedir ki; biz bir galat-ý hisle onda bir devam ve temâdînin var olduðunu zannetsek de, her þeyin böyle mütemâdî bir tecellîden ibaret olduðunda þüphe yoktur” der. Câmî ise ayný çizgide:

كُلُّ مَا فِي الْكَوْنِ وَهْمٌ أَوْ خَيَالٌ أَوْ عُكُوسٌ فِي الْمَرَايَا كَالظِّلاَلِ “

Kâinatta her þey, ya bir vehim, ya bir hayâl ya da aynalardaki gölgeler, akisler gibidirler.” diyerek bu mülâhazalara iþtirak eder. Bedreddin’in konu ile alâkalý mütalâalarý tamamen onun madde mevzuundaki düþüncelerini aksettirir ki, “Vâridat” baþtan sona bu kabîl çarpýk düþüncelerin harmaný mahiyetindedir. Bu itibarla da onu, nazarî vahdet-i vücûdcular arasýnda saymak bile doðru olmasa gerek...

Vahdet-i vücûd konusunda, bazýlarýnýn hâlî ve zevkî mülâhazalarý, bazýlarýnýn Zât-ý Hakk’a tahsis-i nazar etmeleri, bazýlarýnýn da konuya tamamen nazarî ve felsefî olarak yaklaþmalarý pek çok farklý düþünce, farklý yorum ve farklý seslendirmelerin doðmasýna sebep olmuþtur. Bununla beraber nerede ve hangi dönemde olursa olsun, bu görüþü paylaþanlar, Allah’ýn vücûdundan baþka, kendi kendine kaim, hakikî bir vücûdun bulunmadýðý konusunda ittifak içindedirler. Bu temel mülâhazaya göre, Allah’tan baþkasýna vücûd isnadý, onlarýn varlýklarýnýn hakikî ve onlarla kaim olmasý açýsýndan deðil, Allah’a nisbet ve taalluklarý itibarýyladýr. Yani bu sisteme göre hakikî Vücûd birdir. Bütün eþya ve hâdiseler ise bu biricik Vücûdun akis ve tecellîlerinden ibarettir. Farklý bir yaklaþýmla, vücûd bir ummân, eþya ve hâdiseler ise bu ummânýn “bî kem u keyf” mevceleri mesâbesindedir. Ne var ki bu dalgalanmalarda her bir dalganýn yine de kendine göre bir temayüz ve muayyeniyeti söz konusudur. Her bir dalga zuhûr itibarýyla bir hususiyete malik olmasýnýn yanýnda, ummân içinde mütelâþî görünmesi açýsýndan da, hissî ve zevkî olarak tamamen itibardan düþmekte ve gidip bir hiçe incirâr etmektedir.

Vahdet-i vücûd, hissî ve zevkî yanlarý nazara alýnmadan, asliyet ve zýlliyet hususlarý üzerinde durulmadan felsefî bir mülâhaza ile tahlile tâbi tutulursa, ta’tîl düþüncesine (sýfat ve esmâ-i ilâhiyeyi kabul etmeme felsefesi) girilir ki, böyle bir durumda hem din, hem ahlâk, hem de ilim ve hikmet açýsýndan dünya kadar menfî þeylere sebebiyet verilmiþ olur. Hatta tevhid yolunda yürürken, tevhid adýna bir þirk-i hafîye düþülmesi bile söz konusu olabilir...

Aslýnda, Ýslâm dini,

 

قُولُوا لا إِلهَ إِلاَّ اللهُ تُفْلِحُوا

 

“Lâ ilâhe illallah’ deyin kurtuluþa erin.”[3] gibi temel disiplinleri,

 

قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ De ki: “O, Allah’týr. Tektir.” (Ýhlâs, 112/1), وَإِلـهُكُمْ إِلهٌ وَاحِدٌ

 

“Hepinizin Ýlâhý tek Ýlâhtýr.” (Bakara, 2/113) misillü ana esaslarýyla, sürekli tevhid-i ulûhiyeti nazara vermiþ ve

 

لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan baþka mevcûd yok.” veya لاَ مَشْهُودَ إِلاَّ هُوَ

 

“O’ndan baþka meþhûd yok.” gibi sözlerle ifade edilen “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i þuhûd” gibi konularý hiç bir zaman temel disiplin olarak söz konusu etmemiþtir. Dolayýsýyla da bu zengin ve rengin ahvâl, öteden beri hep bir zevk ve hâl iþi olarak deðerlendirilmiþ ve kat’iyen objektif ve baðlayýcý bir esas olarak görülmemiþtir.

Evet, vahdet-i vücûd ve vahdet-i þuhûd, seyr u sülûk-i ruhânîde, mârifet ufku itibarýyla belli seviyeye ulaþmýþ, bazý mizaç ve meþreplerin mazhar olduklarý hâl açýsýndan duyup zevk ettikleri, sezip deðerlendirdikleri öyle hususî bir kýsým imtisas ve ihsas ürünüdürler ki, böyle bir duyuþ ve seziþi netice veren ahvâlden sýyrýldýklarýnda veya istiðrak ve sekirden yakazaya yürüdüklerinde, o hususî ahvâle ait hususî vâridleri de bir kenara býrakýr ve her þeyi Hazreti Miþkât-ý Nübüvvetin ýþýk tayflarý altýnda yeni yeni yorumlara tâbi tutarlar. Bununla beraber bir kýsým ehl-i mârifetin, bazen sekir ve istiðrak ânýndaki sözleri, bazen de, kendilerinde olmalarýna raðmen, dîk-ý elfâz ve beyan yetersizliðinden iltibaslara vesile olan ifadeleri her zaman hüsnüniyetlilerin güzel yorumlarýna, suiniyetlilerin de felsefe yapmalarýna bir kaynak teþkil etmiþtir. Evet þer’î mülâhazaya baðlý bir mantýk

 

لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ

 

sözünden “Allah’tan baþka hakikî mevcûd yoktur.” gibi bir mânâ sezmesine mukabil, felsefî bir mülâhaza ayný sözü “Her mevcûd Allah’týr.” þeklinde anlayabilmiþtir. Birinci görüþü paylaþanlar, sübjektif bir mülâhaza ile Allah’tan gayrý her varlýðý nisbî, izafî, hatta sadece þuura akseden zýllî ve cüz’î bir nesne olarak görmelerine ve âlem nâmýna bildiðimiz þeylerin, bir kýsým hislerimizle algýlanmýþ, sonra da hayâllerimizle resimlendirilmiþ ve zihinlerimizde hakikat suretini almýþ fotoðraflar olarak görmelerine karþýlýk; ikinciler görülüp-görülmeyen bütün bu âlemin O olduðu iddiasýndadýrlar ki; böyle bir mülâhazada tevhid deðil þirk söz konusudur.. ve böyle bir görüþün, sofiyenin zevken ve hâlen idrak edip seslendirmeye çalýþtýðý vahdet-i vücûdla da uzaktan yakýndan alâkasý yoktur.. bunun olsa olsa vahdet-i mevcûdla alâkasý olabilir ki, o da hulûl ve ittihat mülâhazalarýný da beraber getiren bir çarpýklýktýr. Dünden bugüne devam edegelen “Üzeyr ilâh”, “Mesih ilâh”, “Ali ilâh”, “Bahâullah ilâh”, hatta “Firavun ilâh”, “Nemrud ilâh” gibi müþriklerin bile çok defa cesaret edemedikleri þirkin en çirkinine açýlan yollar hep bu köprüden geçerek birer sistem hâline gelmiþlerdir.

Allah-kâinat ve insan meseleleri, Kur’ânî disiplinler açýsýndan gayet vâzýh olmasýna raðmen, kadimden beri bir kýsým cahillerle, bir kýsým maksatlýlar, böyle çarpýk yaklaþýmlarla, hem de tevhid adýna, bir yandan âlemi ispat ve Allah yerine ikâme etmeye çalýþmýþ, diðer yandan da kâh ulûhiyet hakikatini tahrif, kâh O’nun sýfatlarýný inkâr ve kâh O’nu, her þeye sirayet eden bir ulûhiyet-i sâriye þeklinde mütalâa ederek ta’tîle sapmýþ ve ittihattan, hulûlden dem vurmuþlardýr; dem vurmuþ ve

 

لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ sözü, لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ

 

mânâsýna gelmektedir, diyerek tahrifin en sevimsizini irtikâp etmiþlerdir.

Kanaatimce bu konuda yapýlmasý gerekli olan tek þey, varlýðý nefy ve inkâra dayanan vahdet-i vücûdu, bir hâl, bir zevk iþi olarak kabullenip, istiðrak, hâle maðlubiyet, duyulup hissedilen þeyleri ifadede kelime yetersizliði, beyan darlýðý diyerek onlarý mazur görmek; “Bütün alem Allah’týr ve O’nun vücûdu bir vücûd-u âmmdýr” mülâhazasýyla vahdet-i mevcûd þeklindeki bir mülâhazayý ise, felsefî düþüncenin bir uzantýsý kabul edip böyle bir anlayýþa karþý koyarak Müslümanlarýn zihinlerini sýyânet etmektir. Bu itibarla, çerçevesi korunamadýðý takdirde, her zaman vahdet-i vücûdda bir kýsým yanlýþ anlamalar söz konusu olabilir. Ýlm-i ledünne mazhariyetle eþya ve hâdiselerin gerçek kýymet-i harbiyelerini görüp, hissettikten sonra onlardan yüz çevirerek Hazreti Þahid-i Ezelî’ye yönelmeyi, iþaretlerden ve iþaretçilerden istiðnâ-i mukayyetle Hazreti “Vücûd”un nûrlarýna müstaðrak olmayý ve böyle bir istiðrakla nefis ve benlik cihetiyle eriyip gitmeyi hatarsýz tevhid saymamýza mukabil; felsefî ve nazarî bir kýsým mülâhazalarla, bütün eþyaya ulûhiyet isnadýný bir þirk, bir haddini bilmemezlik ve esmâsýyla mâlum, sýfatlarýyla muhât, ilim, kudret ve irade gibi evsâf-ý celilesiyle her þeyi kuþatmýþ Hazreti Hakk’ý –hâþâ– ta’tîl etme sayýyor ve imanýmýzýn gereði ürperiyoruz.

Evet, nefsi, benliði dahil her þeyi Hazreti “Vücûd” adýna fâni gören ve bekâsýný Hak bekâsýnda bilen ve “heme ezost” diyen bir “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” eri nerede?. Bütün eþya ile beraber kendini de ulûhiyetin mahall-i hulûlu veya O’nunla ittihad etmiþ bir parçasý gibi gören bencil, maðrur, hâl ve zevkten habersiz bir mütefelsif nerede?. Birinciler, Hakk’ýn varlýðý karþýsýnda kendilerini deryada damla, güneþte zerre, eþya içinde hiç ender hiç kabul etmelerine karþýlýk, ikinciler, damlayý ayn-ý derya görmekte, zerreyi güneþ kabul etmekte ve bütün kâinatlarý O’nun bir tezahürü saymaktadýrlar. Birinciler temkin düþünceli, mehâbet eksenli ve hak hedeflidirler. Ýkinciler lâubâli, gayrý ciddî, hedefsiz ve gayesizdirler. Mîzanü’l-Ýrfan sahibi birincileri þöyle resmeder:

“Müntehîler ehl-i temkindir bütün,
Onlar erbab-ý kemaldir büsbütün.
Bunlarýn ahvâline derler vücûd,
Etmez onlarý iþgal bûd u nebûd.
Bu makamda kâl ile olmaz beyan,
Hâl ile anlar, olurlar müstebân.
Onlar ermiþler fenâ-yý zâta çün,
Geçmiþ onlar bu vücûddan büsbütün.
Çün vücûd-u Hak’ta bulmuþlar fenâ,
Vecd ü ahvâlden bütün gelmiþ gýnâ.
Görmemiþler Hak’tan artýk bir vücûd,
Kalblerinde bir Hudâvendi vedûd.
Nisbet-i abdiyet kalmýþtýr hemân
Benzemez bu hâle hâl-i dîgerân.
Ehl-i nisbet iþte bunlardýr ahî,
Bundan artýk söylemez kâtib dahî.”

Bu mülâhazaya göre bütün mevcûdat Vacibü’l-Vücûd’la vardýr.. ve Zât-ý Ýlâhî’nin eþya ve hâdiselerle alâkasý da onu var etme, varlýðýný devam ettirme, gözetme alâkasýdýr. Bütün bunlarýn teferruatýyla alâkalý keyfiyet de bizim için halli müþkül bir meçhuldür. Þimdiye kadar hiç kimse, hatta açýktan açýða O’ndan söz edenler bile, O’nun alâka ve maiyyetinin ne demek olduðunu bilememiþlerdir. Onlarýn ve bizim bildiðimiz tek þey, her nesnenin vücûd kaynaðý O olduðu gibi, Kayyûm’u da O’dur. O’nsuz hiçbir þey “yok-var” olamaz ve hiçbir mevcûd da varlýðýný devam ettiremez. Bu itibarla da her þey O’ndandýr ve her þeyin biricik kaynaðý da bütün evsâf-ý kemaliye ve cemaliyesi ile O’dur ve iþte, böyle bir yaklaþýmda da sebep ve kaynak ikiliði yoktur.

Evet, âþýklar sultanýnýn dediði gibi:

جَنَابِ حَق رَا يَقين كه دُويِى نِيست
دَر آنْ حَضرَت مَنُ و مَاوُ تُويِى نِيست
حُـلُـولُ و اِتِّـحَاد اِينـجَـا مُحَـالَسـت
كِه دَر وَحدَت دُويى عَينِ ضَلاَلَـسـت

“Cenâb-ý Hakk için ikilik söz konusu deðildir; O Hazret’i mülâhazada benlik, bizlik, senlik yoktur. Ve bu konuda hulûl ve ittihad da muhâldir. Zira (hakikî) vahdette ikilik apaçýk bir dalâldir.”

Ýþin aslý zevken ve hâlen böyle olumlu görünmesine raðmen bazen sekir, bazen de istiðrak neticesinde saðlam bir mahmil bulmada zorlanacaðýmýz pek çok sözün söylenmiþ olduðunu da itiraf etmeliyim. Ýþte onlardan mest ü mahmur birinin vahdet-i mevcûda açýk vahdet-i vücûd mülâhazalarý:

{نَحْنُ أَقْرَبُ} گُفت يَعنِي قَطرَه دَر دَريَا يَكِيست،
عَاشِق و مَعشُوق و سَاقِي مَسْت و صَهبَا يكيِست.
اَي كه دُور اُفَتـاده از خِويش اَگـر داري خَبَـر،
مَشهَدُو مَشهُود و شَاهِدُو مَولَى و مَولي يكيِست.
گَرچِـي عَالَم مَظهَرِ اسـمَاء حُسنِي خُدَاسـت،
اِسـمِ اَعظَم دَر جُمـلَـهءِ اَسـمَاء يَكِيسـت.
هَسـتِيءِ مُطلَق تُـويِي دِگر خَيَال بِيش نِيسـت،
زَانكِه اَنـدَر نَشـئهء تُو جُملهءِ اَسمَاء يَكِيست.
حُسـن عَالَم گيـر تُـو اَز بَهَر اِظهَـارِ كَمَال،
مِي نُمَـايَـد دَر هَزَرَان آينـه اَمـَّا يَكيِسـت.
بَـاهَمَه خُوبـان اگرچـى حُسن تُو هَمرَاه بُوَد،
دَر حَقيقَت دِلبَـر يَكتـايِـى بِي هَمتَا يكيِست.
اِين هَمَه آشُوبُ و غَوغَا دَر جِهَانِ اَز عِشق اُوست،
گَشت مَعلوم اين مَعلُوم اين زَمَان سَر فتنَهء غَوغَا يَكِيست.

“Cenâb-ý Hakk, ‘Ben insana þah damarýndan daha yakýným.’ (Kaf, 50/16) buyurmuþtur. Yani derya ve deryada katre birdir. Ey insan sen kendinden uzak kalmýþsýn; haberdar olabilsen, meþhed de, meþhud da, þahid de, mevlâ da, mevlî de birdir. Her ne kadar âlem Cenâb-ý Hakk’ýn esmâ-yý hüsnâsýnýn mazharý ise de, bütün esmâ içinde ism-i azam birdir. (Ey Rab!) Sen mutlak bir mevcûdsun, diðer þeylere gelince onlar hayâlden baþka bir þey deðildir. Bu itibarla da, Senin yarattýðýn her þey birdir. Senin herkesi esir edip (büyüleyen) güzelliðin her ne kadar bütün güzellere yoldaþ oldu ise de, yine de hakikatte o yektâ dilber birdir. Cihanda her fitne (ve baþtan çýkarma) O’nun aþkýndandýr. Öyle ise bilinmelidir ki, bu fitne ve kavganýn baþý da birdir.” Doðrusu, bu üslûbun kendisi de apaçýk bir fitnedir. Kimileri böyle bir beyanda bile, dinin ruhuna uygun yorumlar çýkarýp ortaya koyabilirken, kimileri ayný beyanlarý te’vilde hep monizm gayyalarýnda dolaþagelmiþlerdir.

Evet, tasavvuf ilmine ait bir kýsým ýstýlahlar vardýr ki, onlarýn hakikatlerini anlamayanlar, anladýklarýyla hiçbir zaman kendilerini hatadan kurtaramamýþlardýr. Oysaki, matematik, geometri, fizik, kimya, týp gibi fenlerin kendilerine mahsus terminolojileri olduðu gibi, tasavvufun da kendine göre ýstýlahlarý vardýr.. ve bu ýstýlahlar bilinmeden tasavvufu doðru anlamak da mümkün deðildir.

Hulâsa; vahdet-i vücûd, bir makam deðil, bir hâldir ve sâlikin mârifet ufku itibarýyla duyup sezdiði, zevk edip yaþadýðý bir vahdet bilgisinin unvanýdýr. Böyle bir seviyeye ulaþan bu meþrepteki bir sâlik, hakikî varlýðýn tek olduðunu, o da Hakk’ýn varlýðýndan ibaret bulunduðunu bir hiss-i bâtýnla duyar.. ve her þeyi, o Mutlak Vücûd’un ziyâsý karþýsýnda ya bir gölge olarak hisseder veya hayâli bir mevcûd sayar. Ne var ki, sofiyeden vahdet-i vücûdcular böyle bir hissî mârifeti, nazarî ve felsefî olarak deðil; yaþayarak ve kalbî tecrübeleriyle test ederek vicdanlarýnýn bir buudu hâline getirir, sonra da, gerekiyorsa beyan güçleri ölçüsünde onu ifade etmeye çalýþýrlar. Onlarýn, kesrette vahdet ve vahdette kesretle alâkalý ifadeleri, vahdetin esas, kesretin ise hayâl olduðu mülâhazasýyla hep bu sübjektif ve vicdanî duyuþun sesleri ve yorumlarýdýrlar. Zâten oturup kalkýp, her þeyde O’nun isim ve sýfatlarýnýn tecellîlerini müþahede eden bir hâl ve zevk erinin baþka þekilde olmasý da düþünülemez. Evet onlar, akýl ve hayâlin ulaþabildiði ufuklarýn çok ötesinde, o Yüce Varlýðýn huzurunu duyarak “Sen” der kendilerinden geçer ve

“Cemalin nice yüzden görem diyen dilber
Þikeste aynalar gibi pâre pâre gerek”

þeklinde hislerini mýrýldanarak hep o Mevcûd-u Meçhule yönelirler.

Vahdet-i þuhûd, her þeyi bir görme hâlidir ki, Ýmam-ý Rabbânî’yle baþlý baþýna bir ekol hâline getirilen bu mülâhaza vahdet-i vücûddan sahabî telâkkisine daha yakýn olmakla beraber, yine de bir sekir ve gaybet hâli ve vecd ü istiðrak meâlli olmasý açýsýndan temkin-i etemm ve yakaza-i tâmme mesleði kabul edilen sahabî mülâhazasýyla tam bir mutabakat içinde olduðu söylenemez. Bu meslek erbabý, sekr u istiðrak hâlinde söyledikleri sözleri, fevkalâde bir temkinle muhataplarýna sunar ve onlarýn herhangi bir þaþkýnlýða düþmelerine de kat’iyen fýrsat vermezler.

Vahdet-i mevcûd, batýlýlarýn “panteizm” hatta deðiþik varyasyonlarý itibarýyla “monizm” de dedikleri felsefî bir ekoldür. Kâinatta her þeyi bir ilâh veya onun tezahürü görmeye dayanan böyle bir görüþün, Ýslâm Tasavvufuyla te’lifi þöyle dursun, Müslümanlarýn geliþtirdikleri herhangi bir felsefî cereyanla uzlaþtýrýlmasý dahi mümkün deðildir. Daha evvel de temas edildiði gibi bu düþünceyi paylaþanlar “heme ost–her þey O’dur” diyerek bir ulûhiyet-i sâriye dalâletine düþmelerine karþýlýk, Sünnî mutasavvifîn her zaman “heme ezost–her þey O’ndandýr” mülâhazasýyla kendilerini ifade edegelmiþlerdir.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى الرَّشَادِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ البَرَرَةِ.


[1] Ebu’l-Kâsým Cürcânî, Târihu Cürcân 1/562; Ýbn Receb, Câmiu’l-ulûm ve’l-hikem s. 362; Ýbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/302
[2] Buhârî, rikâk 38
[3] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/343; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 6/21

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler
Çok Okunan Yazýlar

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 1 misafir bal
Son Eklenenler

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com