Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa arrow M. Fethullah Gülen arrow Akýl


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Akýl Yazdr E-posta
Anlama, idrak etme, us mânâlarýna gelen akýl; ýstýlah olarak, zahirî hâsselerle idrak edilemeyen þeyleri kavrayýp deðerlendirebilen ilâhî bir nurdur. Akla, maddeden mücerret, ama faaliyetlerinde madde ile müþterek ve bitiþik hareket eden bir cevher ve “ben” ile iþaretlenen “nefs-i nâtýka” diyenler de olmuþtur.
Ayrýca onun, insan bedeninde ruha baðlý bir lâtîfe ve nefs-i nâtýkanýn önemli bir buudu olduðunu iddia edenlerin yanýnda, ona, insan derununda, belli ölçüde de olsa, hakký bâtýldan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayýran ilâhî bir cevher nazarýyla bakanlarýn sayýsý da az deðildir. Bu son tevcihe göre akýl, nefs-i nâtýkadan baþka bir lâtîfe telâkkî edilmektedir.

Baþka bir yaklaþýma göre akýl, nefis, zihin ayný þeyler olmakla beraber, fonksiyonlarý itibarýyla ayrý ayrý unvanlarla yâd edilen çok yönlü bir vahiddir. Ona, mücerret ve nuranî bir cevher olmasý açýsýndan akýl, ortaya koyduðu aktiviteler itibarýyla nefis ve ihsaslarý zaviyesinden de zihin denmiþtir. Bütün bunlar birer nazariye olmalarý açýsýndan önemsiz görünseler de, aklýn, insandaki kuvvelerin en hayatîlerinden biri olduðunda þüphe yoktur. Ýyiyi-kötüyü birbirinden tefrikte, güzeli-çirkini dýþ yüzleri itibarýyla temyizde mutlak hâkim olmasa da, sadýk bir þahit olduðu bedîhîdir. Evet yerinde o, yararlý ve zararlýyý birbirinden ayýrt edebildiði gibi maslahat ve mefsedetler hakkýnda çok þey söyleyebilir; kezâ, zarurî ve nazarî bilgilerin farklýlýðýný sezebildiði gibi nefs-i emmârenin tesirinde kalmadýðý sürece, kalb ve ruhun vesayetinde sahibini tefekkür, tedebbür ve tezekküre sevk ederek onda meâlîye iþtiyak arzularýný þahlandýrabilir. Ehlullah böyle bir akla, “akl-ý meâd”, “akl-ý ukbâ” diyegelmiþlerdir ki, bunun karþýsýnda da bütün bütün meâlîye kapalý olan “akl-ý meâþ”, “akl-ý dünya”, “akl-ý mecaz” vardýr.

Ayrýca akýl, idrak ufku itibarýyla da farklý unvanlarla yâd edilmektedir:

1- Söylenen sözleri anlayan, belli ölçüde hayrý-þerri tefrik, kârý-zararý temyiz edebilen akla “fýtrî akýl” demiþlerdir ki, bu akýl ruhun lisaný, basar ve sem’in tercümaný, ilâhî tekliflerin de muhatabýdýr.

2- Kendini idrak eden, ilâhî emir ve yasaklardaki espriyi kavrayan, bugünü-yarýný ve bunlarýn birbirleri ile olan irtibat ve münasebetlerini deðerlendiren, dünyevî-uhrevî maslahatlarýný idrak eden akla “akl-ý hüccet” diyegelmiþlerdir ki; fýtrî akýl ruhun basit bir nuru olmasýna mukabil, bu seviyedeki akýl ruhun inkiþaf etmiþ bir ziyasýdýr. Birincisi herkeste mevcuttur; ikincisi ise sadece i’mâl-i fikredip tefekküre, tezekküre açýk duran kimselerde bulunur.

3- Tekvînî emirleri okuyan, teþriî disiplinleri kavrayan; okuduklarýný sürekli terkip ve tahlile tâbi tutarak ilim yolunda yürüyen, hakiki ilim ve mârifet hedefli akla da “aklü’t-tecribe” demeyi uygun bulmuþlardýr. Bazen böyle bir akla ilim, hilm, nühâ ve hicâ dedikleri de olmuþtur ki, bunlarýn hemen hepsi bu seviyedeki bir aklýn, farklý fonksiyonlarý itibarýyla aldýðý isimler olsa gerek...

Hangi mertebede olursa olsun akýl, ilâhî ilmin bir nuru ve ziyasý bulunmasý açýsýndan hem kendini hem de bütün eþya ve hâdiseleri –sýnýrlý da olsa- idrak edecek mahiyette bir cevher-i muazzezdir. Hatta nazarý, kalb ve ruhun temâþâ ufkuna açýk bir akýl, böyle yüksek bir maiyyete terettüp eden mevhibelerden istifade ederek onlarla ayný vâridâtý paylaþabilir. Akl-ý meâþ, akl-ý dünya dediðimiz kalbî ve ruhî hayattan habersiz, kendi kendine kalmýþ gayr-i münevver akla gelince, o hemen her zaman, kapkaranlýklardan karanlýk ufkuyla bir bahtsýzlýk örneði, “esfel-i sâfilîn”le de iç içe ve yüz yüzedir.

Evet, cismaniyet, heva ve hevesin tesirlerinden sýyrýlarak belli ölçüde de olsa aþkýnlaþan akýl, kalbin birkaç adým gerisinde, fakat onun refiki ve kendi ufku ölçüsünde lâtîfe-i rabbaniye mevhibelerinin de mazharýdýr. Ýþte böyle bir refakat sayesinde akýl, arz ve semayý aþar, esrar-ý kâinatý temâþâya koþar ve gider tâ “Mele-i A’lâ” sakinlerinin soluklarýný duyabileceði noktalara ulaþýr. Akl-ý meâþýn sadece zâhire takýlýp kalmasýna karþýlýk, akl-ý ukbâ ve akl-ý meâd, bütün hâsselerin ihsas alanlarýyla alâkalý daha farklý ihtisas enginliklerinde dolaþýr, varlýðýn bâtýnýna açýlarak sebepleri hallaç eder; sürekli illetten ma’lûle, ma’lûlden de illete gelir-gider, hikmet ve maslahatlarýn þifresini çözerek yaratýlýþ gayesini okumaya çalýþýr. Öyle ki hemen her gün âdeta hem bütün kâinat ve hâdiseleri hem de kendini daha deðiþik þekilde yeniden keþfeder ve sürekli diriliþler yaþar.

Böyle nuranîleþen bir akýl, kalb ve ruhun ötelere açýk menfezlerinden fizik ötesi âlemleri mütalâa ettiði sürece, mütemadiyen onun ufkunda tecellileri tecelliler, inkiþaflarý da inkiþaflar takip eder.. ve böylece davranýþlarýyla ufku arasýnda bir salih daire (doðurgan döngü) oluþur: Onun Hakk’a teveccühleri yeni yeni feyizlere kapýlar aralar ve döner bu feyizler de onda teveccüh azmini þahlandýrýr; derken Nâmütenâhî’ye yönelik bu kârlý alýþ-veriþ ve muamele sürer gider.

Aslýnda, yaratýlýþ itibarýyla akýl, hep Yaratan’a açýktýr, sürekli O’nu arar; heva ve hevese yenik düþmemiþse mütemadiyen ýþýðý kovalar ve dünyevîliði aþabildiði andan itibaren de bir mârifet mahzenine dönüþerek O’nun aþk u iþtiyakýyla sabahlar-akþamlar ve kalbin süt emdiði ayný memeden süt emmeye baþlar. Ruh, varoluþ gayesi itibarýyla melekûta müteveccih ceberût hulyalý; lâtîfe-i rabbaniye, ceberûta nâzýr sýr mefkûreli; sýr ise, her zaman þiddet-i zuhûr ve azametle mest ü mahmûrdur. Kalb refakatindeki akla gelince o, belli ölçüde bu payeleri tahayyül, hatta tasavvur eden fark ufkunun bir þahidi gibidir.

Ýslâm hükemâsý açýsýndan akýl; özü itibarýyla ruhla irtibatlý, kalb ufkuna açýk, dimað yoluyla nurunu neþreden öyle bir lâtîfedir ki, insanoðlu hislerle algýlanamayan þeyleri onunla avlar ve onunla kavrar. Sebeple sonuç, müessirle eser arasýndaki münasebeti onun sayesinde idrak eder; bir sesten o sesi çýkaranýn ne ve kim olduðunu, bir kokudan onun arkasýnda hangi çiçeðin bulunduðunu, bir izden oradan ne tür bir þeyin geçtiðini, bir sistemden o sistemin kurucusunu, bir nizamdan o nizamýn nâzýmýný aklýyla bulur ve deðerlendirir. Ayný zamanda akýl böyle zâhirî hâsselerin ihsas alanlarý çerçevesindeki þeyleri kavrayan bir lâtîfe olduðu gibi, hiçbir duyu organýnýn vesâtetine ihtiyaç hissetmeden kendi kendine deðiþik düþünce ve mülâhazalar da üretebilen ruhun önemli bir elemanýdýr. Bakar-okur; tahlil ve terkipte bulunur; böler-parçalar, derler-toparlar; parçadan bütüne yürür, bütünden parçalara iner; hiç olmazsa potansiyel olarak her zaman bunlarý yapmaya hazýr bulunur. Onun cüz’îden cüz’îye, fertten yine ferde intikaline temsil veya kýyas denir. Cüz’îden küllîye, fertten bir nev’e, neviden bir cinse intikaline istikrâ (tek tek olanlardan genel hükümler çýkarma, tümevarým) denir ki, ilimlerdeki umumi kaidelerin büyük çoðunluðu bu yol ile tespit edilegelmiþtir. Onun küllîden cüz’îye, herhangi bir cinsten onun içindeki nev’e veya bir neviden o nev’e dahil herhangi bir ferde intikal ve ulaþmasýna ise istintâc (tümdengelim, istidlâlde bulunma) denir ki, bu da hem tekvinî emirlerde hem de teþriî esaslarda sonuç elde etme ve bir hükme varma adýna önemli bir yoldur.

Ýlim dünyasýnda ehemmiyeti müsellem illiyet (kozalite) kanununun iyi kavranmasý sayesinde, yukarýda sözü edilen yollarla akýl, Allah’ýn âyetlerinden, O’nun varlýðýna, birliðine ve rahmetinin enginliðine dünya kadar deliller, þahitler çýkarabileceði gibi, konumu, sorumluluðu ve âkýbeti hakkýnda da bir kýsým ipuçlarý elde edebilir. Ancak aklýn, bu metotlarla bir netice elde etmesinin önemli iki yolu vardýr: Bunlardan birincisinde akýl tedrîcî hareket eder, biraz âheste davranýr ve iþi zamana yayarak götürür ki, buna tefekkür, tedebbür, tezekkür yolu diyebiliriz. Ýkincisinde ise, zamaný aþar, müddete ihtiyaç duymaz ve bir hamlede, bir nefhada matlûba, maksuda ve neticeye ulaþýr ki, buna hads (sezgi-intuition) diyegelmiþlerdir. Hadsin, mümarese ve tecrübeler sonucu elde edilenine kesbî, insanî istidatlarýn seri inkiþaf etmesi veya bir ilâhî mevhibe ile ulaþýlanýna da “kuvve-i kudsiye” mahsulü denir ki, herkes potansiyel olarak böyle bir vâridâta açýk yaratýlmýþtýr. Böyle bir vâridât ve ilham saðanaðýnýn merkez noktasýný enbiyâ-yý izâm tutar; onlarýn arkalarýnda da müstakim akýl, selim kalb ve nezih ruhlar yerlerini alýrlar.

Ne var ki akýl, her hükmünde isabet edemediði, hatta yer yer hatalara düþtüðü gibi; mantýk ve muhakeme adýna ortaya koyduðu tespit ve kaziyelerin de hakiki fâili ve mûcidi deðildir; o, Cenâb-ý Hakk’ýn, icraatýna sadece perde olarak kullandýðý bir alet, bir enstrüman, verileni kabul eden bir kâbil, Hak hitabýný anlamaya müsait yaratýlmýþ bir mânevî sistem ve bir vasýtadýr. Bu alet ve bu vasýta, konumunu kavrayabildiði takdirde hep Mevlâ’ya müteveccih durur ve O’ndan baþkasýna da asla teslim olmaz. Sürekli O’nunla muamele içinde bulunur; varlýða bakarken onu herkesten farklý görür ve düzgün okur. Duyup hissettiklerini, görüp öðrendiklerini mârifete çevirip kalbe emanet eder ve oturur kalkar mârifet ve muhabbet soluklar.

Mârifet, akýl için hem bir ihtiyaç hem de tabiatýna uygun bir beslenme kaynaðýdýr. Bu kaynaða ulaþan akýl, vücudun en ibtidâî mertebesinden, onun zirvelerinden önemli bir þahika sayýlan kendi durduðu noktaya kadar bütün mertebeleri tekrar tekrar mütalâa eder; duyup hissedebildiði mazhariyetleriyle gerilir ve sürekli Allah’a þükranla gürler. Elinde olmayarak heva ve heves, lüks ve fantastik düþünceler, ufkunu bulandýrdýðýnda da, hemen Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (Aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’ýn vesayetine sýðýnýr ve böylece kalbin bir iki adým gerisinde de olsa, onun refiki olma payesini korumaya çalýþýr ve gözünü onun fizik ötesi temâþâ ufkundan hiçbir zaman ayýrmaz.

Sofîlere göre akýl, insanýn en kýymetli lâtîfelerinden biri olduðu gibi ayný zamanda onun felaketine de sebebiyet verecek meþ’ûm bir alettir; evet, bir yönüyle o, insaný hayvaniyet ve cismaniyetin üstünde önemli bir noktaya yükseltir; ona kalb ve ruhun ihtisaslarý adýna kendi diliyle ötelere ait pek çok müteâl þeyler mýrýldanýr ve en aþkýn þeylere hem âhizelik hem de nâkýlelik yapar; yapar ve yaptýðý hizmetin deðeriyle mebsûten mütenasip (doðru orantýlý) ruh ufkunun bütün mevhibelerinden istifade eder. Bu itibarla da o, paha biçilmez bir kýymete yükselir ve âdeta ruh olur, kalb olur ve sýr ufkuna âþina hâle gelir. Böyle bir aklýn karþýlýðý ahmaklýktýr ve Allah nazarýnda O’na muhatap olamayacak kadar da önemsizdir. Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde Efendimiz’in: “Kim akýlsýz ahmak ise o bizim düþmanýmýz ve yol kesen eþkýyamýzdýr.” þeklindeki bir sözünü nakilden sonra þu ilavede bulunur: “Akýllý insan bizim canýmýzdýr. Ondan gelen serin meltem bize reyhân ve fesleðen kokusu getirir. Akýl kýzýp bana sövse de, ben rýza gösterir ona ses çýkarmam... Aksine ahmak gelip aðzýma helva koysa, ben onun helvasýndan ateþlenip hastalanýrým.” der. Baþka bir münasebetle ise o: “Akýl, nuranî ve iyiliðe talip bir hakikat arayýcýsýdýr.” buyurur.. ve ayrýca, imanla tenevvür etmiþ bir akýl için de þu övgüde bulunur: “Ýmanlý akýl, adil bir zabýta memuru gibidir; o, gönül þehrinin hem hâkimi, hem de muhafýzýdýr.” Ýman, adalet ve istikametle düzene girmiþ bir akýl için böyle düþünen âþýklar sultaný Mevlânâ, Allah’a müteveccih olmayan aklý da ahmaklýða eþ tutar ve “Eðer aklýn hak yolunda sana ayak baðý oluyorsa, o akýl deðil bir yýlan ve akreptir.” der. Ayný mülâhazalara kendi üslûbuyla iþtirak eden Fuzûlî ise:

"Ben akýldan isterim delâlet
Aklým bana gösterir dalâlet.”

diyerek bu müfsit akla göndermede bulunur.

Yine Mesnevî’de Mevlânâ, idlâl eden böyle bir akýl için, biraz daha aðýr bir üslûpla þunlarý söyler: “Ýfsat eden bu aklý sat, elden çýkar, hayret ve hayranlýðý satýn al. Böyle akýl bir zan ve vehim kaynaðýdýr. Hayranlýk ise farklý bir bakýþ ve görüþtür. Aklý Hazreti Muhammed’e (Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîmât) kurban et. Sonra da

حَسْبِيَ الله ُ

– Allah bana yeter.” de.” ifadesinde bulunur ve aklýn hem zehir hem de panzehir olduðunu hatýrlatýr.

Bazý mutasavvýfînin, Herakleitos ve Anaxagoras’ýn, aklýn özü, mahiyeti ve fonksiyonlarýyla alâkalý düþüncelerine benzer mütalâalar ileri sürmelerine karþýlýk, diðer bir kýsým sofîler ise onu, Zât-ý Baht’ýn, bilinme mertebesine tenezzülü þeklinde anlamýþlardýr. Bunlara göre, ulûhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamaðýnda, esmâ ve sýfât-ý sübhânîye, tecellî alanlarý itibarýyla henüz tafsil edilmemiþlerdir. Ýþte böyle bir ilk zuhûra “taayyün-ü evvel” mertebesi dendiði gibi, “tecellî-i evvel”, “kabiliyet-i evvel”, “makam-ý ev ednâ”, “berzah-ý kübrâ”, “ruh-u a’zam”, “zýll-i evvel”, “hakikat-i Muhammediye” de denmiþtir. Böyle düþünenlere göre Allah, “hüviyet-i mutlaka” veya “lâ taayyün” âleminden Zât’ýnýn muktezasý olarak sýfât-ý sübhâniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kâinat aðacýnýn esasý olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiþtir. Bazýlarý bu taayyüne “akl-ý küll”, “kelâm-ý evvel”, “nur-u evvel” de demiþlerdir. Bunu böyle kabul edenler nazarýnda, bütün varlýk ve hâdiseler bu mertebenin zuhûr ve inkiþafýndan ibaret câmî bir aynadýr.

Seyyid Þerif gibi bazý mutasavvýfîn ise, akl-ý evvel; hakikat-i Muhammediye, hakikat-i esmâ-i sübhâniyedir ve kâinat hakikatinin de özü, esasý ve çekirdeði mesabesindedir, derler. Ona cevheriyeti itibarýyla “nefs-i vâhide” ve nuranîyeti açýsýndan “akl-ý evvel” diyenler de olmuþtur. Nesîmî bu mülâhazalarý kýsaca þöyle ifade eder:

“Cûþ kýldý akl-ý küll geldi vücûda kâinat,
Kâf-nûn emrinden oldu bu cihan yekpâre mest.”

Bazýlarý akl-ý evveli, maddeden mücerret, gayr-i mahsûs, levh u kalem unvanýyla da yâd etmiþlerdir ki, hilkat vetiresinde ilklerin ilki olmasý itibarýyla Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bir kalem; peþi peþine taayyünler silsilesinin esasý olmasý açýsýndan da nuranî bir levh hakikatidir. Ayrýca, bu tespitlerin hemen hepsi Efendimiz’e ait bir beyana dayandýrýlmakla takviye edilmek istenmiþtir: Evet, aklýn evveliyetiyle alâkalý O’nun:

أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ الْعَقْلُ

– Allah’ýn ilk yarattýðý, akýldýr.” sözlerini; kalemin ilk olmasýný dillendiren,

أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ الْقَلَمُ

 

– Allah’ýn en önce yarattýðý, kalemdir.” beyanlarýný; ilk nur, O’nun nuru olmasýný gösteren,

أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ نُورِي

Allah’ýn en evvel var ettiði, benim nurumdur.” sözlerini de bu düþüncelerine birer esas olarak göstermiþlerdir.

Bunlardan baþka az da olsa akl-ý evvele “beyzâ” diyenler de olmuþtur. Bu isim onun gaybî olan ilmî vücud mertebesinden taayyün-ü evvel zirvesinde zuhûruna bakmasý açýsýndan uygun düþtüðü gibi, eþya ve hâdiselerin, onun neþrettiði nur sayesinde okunan bir kitap, temâþâ edilen iç içe meþherler hâline gelmesi itibarýyla da ona beyzâ demek gayet muvafýk olsa gerek. Aslýnda okunmayan bir kitap, temâþâ edilmeyen bir meþher, keþfedilip ortaya çýkarýlmayan hazineler bir mânâda mâdûm mesabesindedirler ve yok sayýlýrlar. Taayyün-ü evvelle ilk zuhûr ve ilk ziyâ ona baðlandýðý gibi, bir sürü taayyünden sonra her þeyin, mükemmel bir nizam þeklinde haricî vücutla þereflendirilerek kâinat, eþyâ ve insan unvanýyla ortaya çýkmasý da yine onun bakýp görmesine, temâþâ edip deðerlendirmesine emanet edilmiþtir.

عَلَيْهِ صَلَوَاتُ اللهِ وَسَلاَمُهُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَمِلْءَ اْلأَرْضِ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki
 
 
 
 
Son Haberler
Çok Okunan Yazýlar

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
Son Eklenenler

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com