Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ehadiyet-Vâhidiyet Yazdr E-posta
Ehadiyet; birlik, teklik mânâsýna gelen “ehad” kelimesinden türetilmiþtir. “Bir” demek olan, ferd ve vâhid mânâlarýný da ihtiva eden ehad, mâadâyý nefyetmede emsali kelimelerden daha mübalâðalý ve ikincisi olmayan bir rakamdýr. Bu itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanýlmasýna karþýlýk ehad lâfzý hep nefiyde kullanýlagelmiþtir.
Ehad, hiçbir þeyin ona, onun da hiçbir þeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât-ý Ehad u Samed’in has sýfatýdýr. Ehadiyet âlemi ise böyle bir sýfatýn tecelli ve inkiþaf ufkudur. Vâhidiyet sýfâtta iþtiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakmasý itibarýyla Zât-ý Mutlaka ve Sýrfe’ye -esmâ ve sýfât mânâlarý meknî- nazýrdýr. Hulâsa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde fena bulup gittiði, bütün lâhutî hakaikin onda meknuz bulunduðu, umum varlýðý kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanýdýr.

Bazýlarýnýn zannettiði gibi, ehadiyet mülâhazasý ile esmâ ve sýfât-ý sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -feteâlâllâhu ammâ yezunnûn- bunlarýn mütelâþi olup gitmesi söz konusu deðildir. Söz konusu olan, esmâ-i ilâhiye ve sýfât-ý sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve inkiþaflarý mahfuz, bir zât-ý mutlaka-i sýrfe mülâhazasýdýr. Buna, ulûhiyet dairesi muvacehesinde, her þeyin kendine bakan yönüyle fani ve mâdum sayýlmasýna, rububiyet âlemi itibarýyla bütün varlýðýn O’nun vücuduna bir ayna olmasýna, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sýfât-ý ilâhiyenin bir güneþ gibi her þeyi gölgede býrakmasýna mukabil, ehadiyet ufkunda Zât-ý Mutlaka’dan baþka hiçbir þeyin mülâhazaya alýnmamasý da diyebiliriz.

Diðer bir yaklaþýmla, vâhidiyet tecellisi itibarýyla, esmâ ve sýfâtýn ziyasý karþýsýnda bütün varlýk ve eþyanýn, týpký güneþ karþýsýnda kaybolan semavî cirmler gibi – “ حَقَائِقُ الأشْيَاءِ ثَابِتَةُ ” sözüyle anlatýlan gerçek mahfuz ve melhuz- muzmahil olup gitmesine mukabil, ehadiyet mülâhazasýnda, hakikat-ý nefsi’l-emriyelerine raðmen esmâ ve sýfât dahi “min vechin” gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya sübühât-ý vechin þuaâtý tutuverir; tutuverir de Zât-ý Baht’a göre aðyar sayýlan her þey bir mânâda silinir gider. Bu itibarla, ehadiyetten maksat -burada kelâmcýlarýn, sýfât-ý sübhaniyenin, Zât’ýn ayný veya gayrý olmalarý mülâhazalarýna girmeyi gereksiz görüyorum- Zât-ý Mutlaka ve Sýrfe’dir. Þöyle ki ehadiyet mülâhazasýnda, esmâ-i ilâhiye ve sýfât-ý rabbaniye bizzat nazara alýnmamakta, his, þuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak olmasý mülâhazasýyla hayret ve dehþet yaþamaktadýr. Vâhidiyette ise bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sýfâtýn zuhur alaný hâline gelerek her þeyi kaplamalarý gibi bir durum söz konusudur.

Lâhut, rahamût, hatta bir mânâda ceberût âlemleri, ehadiyet tecellilerinin -alâ merâtibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, ayný zamanda, münezzeh, müberra, mukaddes lâhut âleminin de “bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin” mahall-i tecelli ve inkiþaf sahasýdýr. “Kenz-i mahfî”nin “ لأَعْرَفَ ” ufkunda celâlî ve cemalî açýlýmý bu mebde-i taayyünle baþlamýþtýr/baþlamaktadýr. Bu itibarla da bu âlem, bütün izzet, azamet ve kahýrlarýn yanýnda, umum lütuflarýn, ihsanlarýn, hususî iltifatlarýn da mahall-i tevziidir. Ve burasý ayný zamanda, Hazreti Zât’ýn kendi zâtýna, kendi ef’aline, kendi san’at ve âsârýna muhabbetini ifade ettiði; edip onu ruhlarýmýza duyurduðu; vicdanlarýmýzý aþk u þevkle þahlandýrdýðý câmi bir ayine-i “Samed” ve vâhidiyete de bir açýlma merhalesidir.

Evet, ehadiyet âlemi, vâhidiyet dairesi önünde hakaik-i ulûhiyet ve esrar-ý sübhaniyenin sýrlý bir ifadesi gibidir. O hakaik-i ulûhiyete dair söylenebilecek sýrlarý söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ý “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Kul hüve’llâhu Ehad”ý okuyabilir. Yani Allah, ilâhiyetinde vâhid olduðu gibi rububiyetinde de birdir. Keza O, sýfât-ý sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduðu gibi esmâ-i ilâhiyesinde de Ferd ü Samed’dir.. evet Allah, zâtýnda vâhid, vücudunda vâhid, rahmaniyetinde vâhid, rahimiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid, hallâkiyetinde vâhid... bir Vâhid ü Ehad’dir.

Daire-i ulûhiyet, bütün esmâ ve sýfât-ý sübhaniyeyi câmi -Ýsm-i Zât’ýn umum esmâ-i hüsnayý bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- âlemler üstü bir âlemdir ve tecelli sahasý itibarýyla da rahamûttan melekûta ve ondan da bittafsil zâhir-bâtýn hemen her âlemin menba-i feyezanýdýr. Ehadiyet, bir âlem-i münkeþife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir âlem-i tafsil ve taayyüniyedir. Bu açýdan ulûhiyette câmi ve þamil celâl edâlý bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celâl ve cemal, vâhidiyette ise cemal inkiþaflý bir celâlden söz edilebilir. Bu hususta ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette, vâhidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardýr. Böyle bir yaklaþým “Bismillahirrahmanirrahim”deki zât, sýfat ve ismin ifade ettikleri mânâya da uygun düþmektedir.

Esmâ ve sýfâtýn zuhur ve hafâsý, tabir-i diðerle, münhasýran Hazreti Zât’ýn nazara alýnmasý ya da esmâ ve sýfât mülâhazasýna iktiran içinde düþünülmesi itibarýyla iki ana merhalenin -bu mütalâa da yine zaman mülâhazasýndan tecerrüd edememeye baðlý bize ait bir nakîsanýn ifadesi- mevcudiyeti söz konusudur:

Ýlk merhale, esmâ, sýfât ve daha deðiþik izafât ve itibarlarýn min vechin mülâhazaya alýnmadýðý ehadiyet meclâ ve aynasýdýr ve ayný zamanda zâhir ve bâtýnýn da birleþik noktasý sayýlmaktadýr. Bu itibarla da ona umumiyetle “berzahiyyetü’l-kübrâ” denegelmiþtir. “Taayyün-ü evvel” bu merhalenin ayrý bir unvaný, hakikat-ý Ahmediye ise -ehadiyet ve vâhidiyetteki farklý mütalâa türünden, “hakikat-ý Ahmediye” ve “hakikat-ý Muhammediye”yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir- en yaygýn ve en çok kullanýlan isimdir.

Ýkinci merhale, esmâ ve sýfâtýn zuhur, tecelli ve inkiþaf alanýdýr ki, bu âlem melekût ve mülk þeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vâhidiyet ufku da diyeceðimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecelli-i esmâ ve sýfât karþýsýnda mütelâþi olup gittiði dairedir. “Ayn-ý sâniye” bu dairenin en mâruf unvaný, “menþe-i mâsivâ” tecelli alaný itibarýyla en meþhur adý, “Hazretü’l-Cem” de hususiyetinin sýfatý olarak anýlagelmiþtir.

Vâhid ve dolayýsýyla da vâhidiyet, hâricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunlarý gerektiren ya da bunlarýn gerektirdiði cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müþareket, mümaselet gibi þaibelerden münezzehiyetini ve sýfatý bulunduðu Hazreti Mevsuf’un bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi þeylerden müberra olduðunu gösteren bir vasýftýr. Bu, bütün güzelliklerin -celâlî bile olsa- lütuflarýn, ihsanlarýn, mükafatlarýn inkiþaf ve zuhurlarýnýn da kaynaðýdýr. Ayný zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek, -idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazasý açýk- pek çok hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaý sayýlmýþtýr. Ýsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal þeklinde tecellisi de diyebilirsiniz.. aslýnda, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve azametler O’nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.

Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmaniyete bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülâhaza-i vâhidiyet için düþünen mutemet insanlarýn sayýsý da az deðildir- bir ihata edilmezlik, bir nâkâbil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur. Evet insan, her zaman ehadiyetle müfad celâlî tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayýsýyla da göz kamaþtýran ve görmeye mani azamet ve izzetin kuþatýcýlýðý bahis mevzuudur. Ýþte bu hâliyle de o muhittir.. ve dolayýsýyla da ihata edilmesi imkânsýzdýr. Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül ve daha farklý bir inkiþafa ihtiyaç duymaktadýrlar. Kur’ân-ý Kerim’in bazý yerlerde ortaya koyduðu böyle bir tavr-ý tenezzülün, vicdanlarýn ihtiyacýný karþýlamak üzere bu kabil bir inkiþafa baktýðý söylenebilir: Kur’ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri nazara verdiði ayný anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaþýlacak olan cüz’iyyât dairesindeki bir þefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi hatýrlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranýlabilirlik merceðini koyup her þeyi doðru okumamýzý saðlar ve bizi muhit olanýn ihata edilmezliði karþýsýnda hayrette býrakmaz.

Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandýr. Zira ulûhiyet dairesi, bütün evsaf-ý kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik merciidir. Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celâl-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususî menbadan nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkiþaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her þey ulûhiyet arþýndan kaynayýp gelmektedir.

Ýzzet, azamet ve fevkalâde ululuk zuhuru sayýlan celâlî tecelli, “hüviyet-i mutlaka” unvanýyla da yâd edilmektedir. Zat-ý Ulûhiyet’in hassa-i lâzimesi kabul edilen böyle bir azamet ve ululuðu hatýrlatma sadedinde, ism-i Zât olan “Allah” kelime-i mübarekesine hep “lâfza-i celâl” ve Hazreti Zât-ý Ulûhiyete de “Zülcelâl” denegelmiþtir. Farklý bir yaklaþýmla, Cenâb-ý Hakk’ýn herkese ve her þeye, o þeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, ayný zamanda seviye ve ihtiyaçlarý nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifine cemalî tecelli dendiði gibi, O’nun esmâ ve sýfatlarýnýn aþkýn ve ihata edilmez þekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarýna da celâlî tecelli denmiþtir.

Hazreti Zât-ý Mutlak -ki buna “vahdet-i mutlaka-i sýrfe” de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayýlan celâl öncelikli tecellilerin de kaynaðýdýr. Bu dairede, bütün esmâ, sýfât, niseb ve itibarlar, Zât hesabýna min vechin tebeî olarak mütalâa edilirler. Böyle bir mütalâa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülâhaza ufuklarýný tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân olur; olur da böyle bir nokta karþýsýnda insan kendini, idrak ve ihsaslarýný aþkýn kâhir bir tecelli hayreti içinde bulur.. ve -Allahu a’lem- iþte bu tecelli celâl esintili bir tecellidir. Buna karþýlýk, Hazreti “Rahmanurrahim”in, duyulup, anlaþýlýp kavranabilen lütuf, ihsan, inayet ve riayet þeklindeki teveccüh ve iltifatlarýna gelince bunlar, cemal televvünlü tecellilerdir. Arz u semanýn, þuur, his, idrak ve irade sahibi varlýklarý, bu celâlî tecelliler karþýsýnda hayret, dehþet ve kalaklarýný “

اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً

” -kendimize kýyas ederek söylüyorum- kelimeleriyle seslendirirler. Cemalî meltemler muvacehesindeki behcet ve sürurlarýný da

والْحَمْدُ للهِ كَثِيراً

inþirah bahþ sözleriyle dile getirirler. Bunlardan birincisinde, hissedip fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe, dolayýsýyla da sürekli dehþet yaþamaya karþýlýk, ikincisinde duyma, anlama, zevk etme ve deðiþik deðerlendirmelerin yanýnda bu ihsas ve imtisaslarý, diðer daireye ait esrarý yorumlamada da bir kýstas olarak kullanabilme söz konusudur.

Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ý Hakk’ýn, kâhir, gâlib ve muhit bir izzet ve azamet sýfatý olmasý itibarýyla -ehadiyet ve vâhidiyet konularýndaki farklý mütalâa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi gibi görülmektedir. Vâhidiyet ise, Zât-ý Ulûhiyet’in, esmâ ve sýfât tecellilerinin bir unvaný olduðu gibi, ayný zamanda bunlarýn bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.

Celâl, kalblerde mehafet, mehabet, tazim, mezahir ve merâyâsýndaki âsârýyla da hayret ve dehþet uyarýr. Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akýbetleri itibarýyla, fevkalâde yumuþak, sýcak, inþirah verici ayrý bir derinliði de haizdir. Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vâhidiyete ait âsâr müþahede edildiði gibi, celâl ufkunda da çok defa -biraz da müþahidin durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaþanýr. Bunu; “Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir.” þeklinde de ifade edebiliriz.

Aslýnda biz “cemalullah” dediðimizde, hep sýfât-ý ulyâ ve esmâ-i hüsnanýn merâyâ, mecâlî ve mezahirdeki durumlarýný düþünürüz. Zira, Zât, þuûn ve sýfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur. Biz, âsâra bakar, ef’âli deðerlendirir; esmâyý mütalâaya alýr, sýfât-ý sübhaniye mülâhazalarýna dalarýz. Tabir-i diðerle biz, maverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâlarý, tabiat meþherinde, varlýk kitabýnda, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalýþýr ve satýr aralarýnda ruhlarýmýza duyurulmak istenen mesajlarla -tabiî onlarý iyi anlayýp, iyi deðerlendirmek þartýyla- iktifa ederiz. Eþya ve hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandýðý takdirde, kimbilir belki de bazýlarýmýzýn çok önem atfettiði bir kýsým bilgi nazariyeleriyle uðraþmaya da hiç gerek kalmaz.

Varlýðýn zâhir ve bâtýnýndaki bütün güzellikler, kemaller, behcetler, cazibeler, ihtiþamlar, âhenkler, Hakk’ýn cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiþ gölgesinin gölgesidir. Biz, hemen her zaman çevremizde; varlýðýn çehresinde, insanlarýn simalarýnda, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlý-cansýz hemen her þey arasýndaki yardýmlaþma ve dayanýþmada, hatta muânaka ve muâþakalarda; dahasý yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlâkî tavýrlarda, iyilik duygularýnda, fazilet hissi ve îsar mülâhazalarýnda, bütün varlýk arasýndaki aþk u þevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaþtýran bir âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkalâdelik müþahede eder, âdeta kendimizden geçeriz; geçer de bunlarýn kaynaklarýna ulaþma gayretiyle þahlanýr ve inanç ufkumuzun yol verdiði, kalbî ve ruhî hayatýmýzýn da müsaade ettiði ölçüde hep o kutsî menbaa doðru yürürüz -seyr u süluk-i ruhani bu istikametteki yürüyüþlerden sadece biridir- yürür ve istidatlarýmýzýn el verdiði nisbette, her þeyin gidip rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hallâkiyet ve bunlarýn yanýnda lütuf, ihsan ve kerem.. gibi sýfatlara dayandýðýný anlar, bu mübarek sýfatlarýn saha-i inkiþafý sayýlan isimlerde evsaf-ý sübhaniyedeki “kenz-i mahfî”nin aksettiði merâyâ ve mecâlîyi temâþâ etme imkânýný yakalar ve kendimizi sonsuz, sýnýrsýz, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meþherinin ortasýnda buluruz.

Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri vâhidiyetin tecellileri þeklini alýr. Celâl ayn-ý cemal olur. Evet ism-i Rab, mebde’den müntehaya her þeyin var edilip kemale yönlendirilmesinde, çamurdan balçýktan en mükemmel âyine-i câmia ve mazhar-ý tam varlýklar inþa etmede hep cemalle tüllendiði gibi, ism-i Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarýmýzda fizikî güçlerin mevhum kuvvetlerini daðýtarak bize sürekli celâl ufkunda cemalin bað ve bahçelerinden demet demet güller ve salkým salkým meyveler sunarlar. Ta taayyün-ü evvelden baþlayýp sýfât ve esmâ yoluyla âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ý basiret için her zaman mütalâa edilebilen bir kitap, temâþâsýna doyulmayan bir meþher, içine girip gezen insanlarýn görme arzularýný gýcýklayan bir saray gibi görülüp deðerlendirilmiþ ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaþma arzularýný coþturmuþtur. Bu sayede dünyadaki tabiî geliþ-gidiþler anlam kazanmýþ; geliþler, vazife ve sorumluluk altýna girme þeklinde yorumlanmýþ ve ömür boyu hep O’na doðru yürünmüþ, gidiþler de bir terhis, bir vuslat açýlýmý ve bir þeb-i arus telâkki edilmiþtir.

Ýþte bu anlayýþtaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O’nunla beraberdir. Her hamle ve her hareketi O’na yürüme istikametindedir. Ömür boyu hep kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sýrtýnda taþýdýðý aðýr cismaniyet yüküne raðmen, kalbî ve ruhî hayat ufuklarýnda sürekli O’na doðru kanat çýrpmaktadýr..

Evet o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar “Allahu Ehad, Allahu Samed” der; kalbini saðlamca O’na baðlar, ihtiyaçlarýný sadece O’na açar. Ehadiyet’in esrarýný vâhidiyetin envarýyla çözer. Celâlî tecellilerin sert gibi görünen esintileri karþýsýnda cemalî yorumlarýn meltemleriyle serinler. Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir.. ve Hazreti Ehad ü Samed’i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalýþýr; çalýþýr ve dilinde:

“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhýnda karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eðer,
Saf kýl mir’ât-ý kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arþ’ý etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb Hakk’ý ihtiyar eyle yürü.” (Ýsmail Hakký)

sözleri muhtemel haybetlerini “ticaret-i lentebûr”a, gaybetlerini de huzur-u dâimîye çevirir, ehadiyet ve vâhidiyet semalarýna doðru sürekli pervaz eder durur.

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 1 misafir bal

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com