Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtýn (1) Yazdr E-posta

Ýlk, birinci ve kadim demek olan “Evvel” bidayeti olmayan, her þeyden akdem ve bütün varlýðýn mebdei ve mübdii; son, en son ve nihayeti bulunmayan anlamýndaki “Âhir” ise, bütün eþyanýn fena ve zeval bulmasýna karþýlýk “

كُلُّ شَئٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ-

O’nun zatý müstesna her þey yok olacaktýr.” (Kasas, 28/88) ve

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ. وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَالاِكْرَامِ

 

- Arz üzerinde bulunan herkes fena bulacak ancak, senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatý baki kalacaktýr.” (Rahman, 55/26-27)

ayetlerinin ifadesi çerçevesinde her þeyin gidip kendisine dayandýðý bekâ ve sermediyetin biricik Sultaný demektir. Ez-Zâhiru’l-Bâtýn, varlýðý mahlukatýn varlýðýndan daha açýk ve her nesne kendini, kendi cirmi kadar göstermesine mukabil, bütün hususiyetleriyle O’nu ruhlara ve gönüllere duyurmasý ölçüsünde bir Zâhir; izzet, azamet ve þiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemez ve “masiva” ölçüsünde kavranamaz bir Bâtýn’dýr.

Evvel-âhir, Kur’an’a göre, leyl-nehâr, cennet-nâr, mü’minîn-küffâr.. gibi mütekâbil esmâ ve mesânîdendir. Zat-ý Ulûhiyet mülâhazaya alýnýp “Evvel” dediðimizde; her þeyden ve herkesten müstaðni, sabýký bulunmayan, kýdem tahtýnýn Sultaný ve kendi kendine varolan “Vâcibu’l-Vücûd” kastedilir.

كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَئٌ

 

- O evvellerden evvel vardý ve beraberinde de hiçbir þey mevcut deðildi.” gerçeði, böyle bir evveliyet ve kýdemi ifade etmektedir. Bazýlarý bu hadise

وَهُوَ الآنَ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ

- O þu anda da olduðu gibi bulunmaktadýr.” ilavesini yapmaktadýrlar ki, eðer bu sözle, “O’nun varlýðý kendinden ve vâcip, eþyanýn vücudu ise O’nunla kâim.” demek istiyorlarsa bunda bir mahzur olmasa gerek; yok, var olan sadece O, varlýk ve hâdiseler bütünüyle vehim ve hayalden ibaret olduðunu iddia ediyorlarsa, “hakâiku’l-eþyâi sâbitetün” gerçeðine zýt böyle bir çarpýklýðý kabul etmemiz mümkün deðildir.

O, kendinden baþka her þeyden (mâsivâ) mukaddem bir “Evvel”; her þeyin encam ve nihayetine hâkim, varý yok yoku da var eden bir “Âhir”; vücudu varlýðýn her satýr, her kelimesinde netlerden daha net, apaçýk okunan bir Zâhir; her þeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde kâinat ve hâdiselerin biricik mercii bir Bâtýn; ama hem evveliyeti hem âhiriyeti, hem zâhiriyeti hem de bâtýniyeti birbirinden ayrý olmayan bir Evvel u Âhir ve bir Zâhir u Bâtýn’dýr. O, evveliyetiyle ezeliyetin ve âhiriyetiyle lâyezâliyetin biricik Sultanýdýr. O’nun evveliyetindeki takdirleri, âhiriyette yine O’nun ilmî plânlarýna göre zuhur eder, derken her þey bir inkiþaf sürecine girer.

O, kadîm, ezelî bir Evvel; dâim ve sermedî bir Âhir’dir; hiçbir þey yokken O vardý; sürekli varlýk-yokluk arasý gel-gitler yaþayan bütün eþya fenâ ve zevalle silinip gittikten sonra da O bâki kalacaktýr. Her þey O’ndan gelmekte ve gidip yine O’na dayanmaktadýr; O ise gelmekten-gitmekten münezzeh, herkes ve her þeyin biricik penâhýdýr.

“O’nun varlýðý evvelden evvel,
Bu mânânýn adý nezdinde ezel.
Yok nihayeti, olmaz O’na hitâm,
Halkeden O’dur, O’nunladýr devâm.
Tekmil varlýk nezdindeki bir nurdan,
“Ol” dedi, oldu bir ýþýk billûrdan.”

O, ilk halk ve ibdâ ihsanlarýyla Evvel, kullarýna merhamet, maðfiret ve hazýrladýðý ebedî saadet saraylarýyla da Âhir’dir. Hidayetiyle Evvel, bu ilk mevhibeye lütfedeceði keremleriyle de Âhir’dir. Ýbtidasýz bir Kadîm u Evvel, intihasýz bir Bâki u Âhir’dir. Kýdem ve ezeliyetiyle mebdei olmayan bir Evvel, ebediyet ve sermediyetiyle de sonu tasavvur edilmeyen bir Âhir’dir. Vâcibu’l-Vücûd, Vâhidu’l-Ehad olmasýyla evvellerden Evvel, fenâ ve ademden münezzehiyetiyle de âhirlerden Âhir’dir.

Böyle bir tespit ve kabulün sonucu olarak ism-i Evvel tecellisine mazhar bir vicdan, geçmiþin derinliklerine dalýnca: “Acaba hakkýmda kaderin hükmü ne merkezdedir?” diye düþünür ve endiþeyle kývranýr; ism-i Zâhir mazhariyetini düþünüp Cenâb-ý Hakk’ýn iman, Ýslâm ve ihsan gibi lütuflarýný mülâhazaya alýnca da, davranýþlarýnýn nimetlere þükürle mukabeleden ibaret olduðunu görür ve ümitle oturup kalkmaya baþlar. Kezâ, ism-i Bâtýn tecellisi ile muhat bir gönül, kapalý ve müphem binlerce hâdise karþýsýnda sürekli dehþet ve hayret yaþar; ism-i Âhir menfezlerinden ruhuna sýzan rahmet esintileriyle de telâþlardan, endiþelerden kurtulur ve kendini olabildiðine tatlý, sonsuza yönlendirici bir heybet ufkunda bulur.

Ýsm-i Evvel itibarýyla, görülen-görülmeyen bütün âlemlerin bir evveli, ism-i Âhir itibarýyla da bir âhiri vardýr. Biz evveliyeti düþününce hayretler yaþar, âhiriyeti mülâhazaya alýnca da dehþetle ürpeririz. Bilfarz Muhbir-i Sâdýk’ýn eþrât-ý sâat, kýyamet, Cennet, Cehennem.. gibi âhiriyetle alâkalý beyanlarý olmasaydý, evveliyeti sessizlik murakabesine baðladýðýmýz/baðlayacaðýmýz gibi âhiriyet hakkýnda da hiçbir þey söyleyemeyecektik...

O, hem Evvel ve Bâtýn, hem Âhir ve Zâhir’dir. Ezelden ebede, ilim plânýnda, taayyün hususiyetinde, ruh seviyesinde ve cisim keyfiyetinde her þey O’na ait, O’na râci; halk, hudûs, imkân, emir, kudret ve tedbir açýsýndan da O’nun tasarrufundadýr. Evvel O’dur, evveliyeti de, hüviyet-i Hakk’a nazýrdýr ve her þey tecelli itibarýyla O’ndandýr.

“Bir nokta içre bunca þuûn Hudâ’dandýr,
Bir hardal içre bunca nücûm Hudâ’dandýr.
Hakikî vücud Zâhir u Bâtýn Hak’tandýr,
Hiç kimse bilemez hem ibtidâ nedir…” (Ýsmail Hakký)

Âhir O’dur; seyr u sülûk-i ruhanîde ve urûc-i umumîde her þey O’na dönmekte ve O’na dayanmaktadýr. Zâhir O’dur; varlýk kitabý, eþya meþheri, kâinat sarayý bütün iþaret, alâmet, âyet ve þahitleriyle O’nu haykýrmaktadýr. Bâtýn O’dur; melekûtî bütün mertebelerin müntehâsý O’na bakmaktadýr. O’nun ötesi yoktur; bu konuda “öte” diye bir þey de yoktur ve iþte bu nokta öteden beri

قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

hakikatýyla iþaretlenegelmiþtir.

Ne var ki O, görüp bildiðimiz hüviyette bir Zâhir olmadýðý gibi bir Bâtýn-ý Sýrf da deðildir. Aksine O, his, müþahede, tasavvur ve tahayyül edilemez, münezzeh bir Zâhir olmanýn yanýnda müteâl bir Bâtýn’dýr. O’na “Zâhir” dediðimiz ayný anda “Bâtýn” da demezsek, zat, sýfât ve esmasýna ait bütün hususiyetleri eþyâ ve hâdiselere verme zorunda kalýrýz. Aksine, “Bâtýn” derken de, varlýðýnýn delâil ve þevâhidini görmezlikten gelirsek, dolayýsýyla ruh-i küllî mülâhazasýna sapmýþ oluruz. O, hem eþya ve onunla istidlâl açýsýndan, hem de isimlerinin, sýfatlarýnýn, tezahür alaný zaviyesinden kâinat kitabýnýn çehresinde okunan bir Zâhir ve zâhirî duyularla ihsas ve imtisasý kâbil olmayan münezzeh ve müteâl bir Bâtýn’dýr. Âsârýnda parýldayýp duran izzet ve azametin göz kamaþtýran ihtiþamýyla bir Zâhir, nâkâbil-i idrak hakikat ve hüviyetiyle bâtýnlar ötesi bir Bâtýn’dýr. Varlýðýn baðrýnda görüp müþahede ettiðimiz ibdâ, inþa, ve ihsanýyla bir Zâhir, ifnâ ve imâtesiyle de bir Bâtýn’dýr. Lütf u ihsanlarýnýn her taraftaki saðanaklarýyla bir Zâhir, perdesiz, hicapsýz ulaþýlmazlýðý ve görüþülmezliðiyle de bir Bâtýn’dýr. Hâsýlý, O hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem de Bâtýn’dýr.

Bazen bu isimler, tecelli alanlarý itibarýyla, birleþik noktalarý bulununcaya kadar farklýlýk arz edebilirler. Hazreti Musa ve Hýzýr vak’asý buna iyi bir örnek sayýlabilir. Bu iki zattan biri, vazife ve misyonu icabý birkaç kadem diðerinin önünde, diðeri de temsil ettiði hizmet açýsýndan birkaç arþýn berikinin ilerisindedir. Bu iki ufuk insanýn muvakkat arkadaþlýklarý sayesinde, esrarlý ilahî icraatýn perde arkasý müphemiyetleri giderilince medâr-ý nizâ konularýn hemen bütününde mutâbakat saðlanmýþ; yolculuk devam etmese de zâhir ve bâtýnýn mutlak mânâda, birbirine zýt olmadýðý ortaya çýkmýþtýr.

Bu konuda þöyle bir yaklaþým da söz konusu olabilir: Ýsm-i Zâhir ufkunda, her iþ ve her faaliyet bir plân çerçevesinde halktan Hakk’a doðru cereyan etmektedir. Böyle bir alanýn rehberi için yapýlmasý gerekli olan þey, insanlarý, insanî melekelerini inkiþaf ettirerek alýp Hakk’a götürmektir. Ýsm-i Bâtýn itibarýyla ise, Cenâb-ý Hakk’ýn öldürme, helâk etme icraatýnda olduðu gibi, esbab ve istihkaktan kat-ý nazar, mukarrer ve mukadder olan þeylerin icra edilmesi söz konusudur. Bu zaviyeden, Hazreti Musa zâhirî yörüngesi ve bâtýnî ufkuyla insanlarý ukbâ ve rýza-i ilâhîye hazýrlamaya memur bir büyük; Hýzýr ise, tekvînî ve teþriî emirler karþýsýndaki durumu itibarýyla, fakat o emirleri söz konusu etmeden týpký “melekü’l-mevt” gibi farklý bir buudda her þeyi icrâya memur bâtýn eksenli ayrý bir büyüktür. Bunlardan biri, teblið ve temsil rehberi, diðeri de olup bitenlerin takipçisi gibidir ve kat’iyen birbirlerine zýt deðil, mütemmimdirler.

“Zâhir u Bâtýn birdir bil ey kardeþ;
Evvel-Âhir dahi birbirine eþ.”

Ýsm-i Zâhir’in de, ism-i Bâtýn’ýn da birinci derecede inkiþaf alanlarý Kitap ve Sünnet; mahall-i tezahürleri ve tatbik sahalarý ise bütün derinlikleriyle din ve diyanettir. Tekvînî emirler açýsýndan bir baþtan bir baþa bütün kâinatlar ism-i Zâhir’in dili, tercümaný, ziyasý ve mahall-i in’ikasý; ism-i Bâtýn’ýn da resm-i nuranisi, ruhu ve mânâsýdýr.

“Bir kitabullah-ý a’zamdýr serâser kâinât,
Hangi harfi yoklasan mânâsý hep Allah çýkar.” (Meçhul)

Teþriî emirler zaviyesinden ism-i Zâhir’in kývamý imam ve sultan iledir; ism-i Bâtýn’ýn kývamý ise hakikat âleminin emiri kutup iledir. Yani sultan-ý zâhir, ism-i Zâhir’in, sultan-ý bâtýn da ism-i Bâtýn’ýn memerri, meclâsý ve minvechin temsilcisi mahiyetindedir. Zâhir, bâtýnýn bir tezahürü, bâtýn da Zâhirin iç ucu ve öteler buududur. Bâtýn olan “kenz-i mahfî” tecelli yoluyla zuhur etmeseydi, o mukaddes kaynak bilinemez, her taraftaki bu göz kamaþtýrýcý güzellikler temâþâ edilemez ve ism-i Bâtýn ufkundaki mânâlar da okunamazdý. Bâtýn kenzi, zâhirle soluklandý ve zâhir bâtýna müzeyyen bir zarf hâline geldi;

لَيْسَ فِي اْلإمْكَانِ أَبْدَعَ مِمَّا كَانَ

mazmunuyla ifade edilen derin, ziyadar ve ihtiþamlý bir zarf.

Her þey bu kadar net ve bu kadar vâzýh olduðu halde; öteden beri en mâkul ve baþka türlü tevillere de kapalý olan meseleleri dahi çarpýtmaya çalýþan sapýk ideolojiler, zâhiri bâtýndan ayýrarak ve bâtýna da garip mânâlar yükleyerek Þer’-î Þerif’le telifi imkânsýz, diyanetin ruhuna muhalif ve akl-ý selime de ters pek çok yanlýþ yorumlar ortaya atmýþ ve Ýslâm düþüncesini bulandýrmaya çalýþmýþlardýr. Kaynak itibarýyla bu sapýk düþünce ve çarpýk yorumlar, büyük ölçüde Yunan felsefesi, Hint düþüncesi, Hermetizm inancý, Sabiîn akidesi.. gibi eski mirasýn güçlü cereyanlarýndan kaynaklanmýþtý. Bilerek veya bilmeyerek pek çoðumuz itibarýyla biz Müslümanlar, hem kalbî, hem de ruhî hayatýmýz itibarýyla bu çarpýk ve dahîl düþüncelerin tesirinde kalarak itikadýmýz açýsýndan bugüne kadar bir hayli inhiraf yaþadýk...

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com