Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Feyiz ve Tecelli Yazdr E-posta
Artma, çoðalma, taþma ve bolluk, bereket mânâlarýna geliyor feyiz. Bir þeyi var etme, onu varlýðýn bütün hususiyetleriyle serfiraz kýlma; ilhamlarla, mevhibelerle kalbî ve ruhî hayatý derinleþtirerek bazý kimseleri iç enginliklere ulaþtýrma.. gibi hususlar da birer feyiz ama, þe’n-i Rubûbiyet’e has tecellî türünden birer feyiz.

Bundan baþka feyiz kelimesi, baþka sözcüklere izafe edilerek çok daha geniþ bir alanda kullanýlýr ki: Allah’ýn halk, ibdâ, inþâ, ihyâ, imâte, terzîk (bunlar sýrasýyla þu mânâlara geliyor: Yaratma, bir örneði ve benzeri olmayacak tarzda icat etme, düzüp koþma, hayata mazhar kýlma, öldürme ve rýzýklandýrma) gibi sýfatlarýna baðlý akdes ve mukaddes tecellîlere “feyz-i tekvînî”, Hak’tan gelip insanýn gönlüne doðan ilhamlara “feyz-i ilâhî” ya da “feyz-i Rabbânî”, herkesin istidadýna göre ilâhî mevhibelere mazhariyetine “feyz-i istidadî”, mârifet ve muhabbet-i ilâhîyeye baðlý zevk-i ruhânîye “feyz-i ibadet” veya “feyz-i ubudiyet”, aþk u iþtiyaka varan ruhanî alâkalara da “feyz-i aþk” denilegelmiþtir. Bu ifadelerin hemen hepsine eklenecek, ilâve edilecek ya da bunlardan çýkarýlacak sözcükler olabilir; ancak çerçevenin düz durduðuyla alâkalý söylenebilecek bir þey olacaðýný zannetmiyorum. “Taayyün-ü evvel”deki feyizden (yerinde üzerinde durulabilir..) tekvînî emirlerdeki tecellîye, ondan insanlarýn gönlüne ilkâ edilen vahiy, ilham ve ihsaslara kadar her þey, böyle bir feyezânýn deðiþik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir.

Evvelâ, bütün varlýk O’nun nur-u feyzi ile, O’nun irade ve meþietine baðlý olarak ve yine O’nun ilmî programlarýna uygunluk içinde yaratýlmýþ.. eþi-benzeri olmayacak þekilde vaz’ ve tanzim edilmiþ.. hayat mucizesiyle ayrý bir derinliðe ulaþtýrýlmýþ ve metafizik enginliklere açýk hâle getirilerek ufuk ötesi yeni mevhibelere kapý aralanmýþ.. ölüm ve sonrasýyla, var olma hâdisesinin mebde, münteha ve gayesi gösterilmiþ.. maddî-mânevî rýzýkla da bütün varlýðýn, hususiyle de insanoðlunun her zaman muhtaç olduðu hayatî bir mevzu hatýrlatýlmýþ.. ve böylece -tabir yerindeyse- deðiþik tecellî dalga boyundaki her bir feyizle “Kenz-i Mahfî”ye dair bir sýr kapýsý aralanmýþtýr.

Eþya ve hâdiselere ilk var olma iþareti “feyz-i akdes”den gelmiþ, “feyz-i mukaddes”de, haricî vücudlarý murad buyurulan “a’yân”a haricî vücud alarmý verilmiþ ve “mümkinü’l-vücud” ayn’lar arasýnda var olma vetiresi baþlamýþ; sonra da her varlýk ve her nesne, ilk mevhibeleri sayýlan kabiliyetleri çerçevesinde, daha ileri götürücü yeni feyizler beklemek üzere sîne-i istidadýný açýp, bu tecellîlerin geldiði noktaya yönelmiþtir.

Feyz-i akdes, kutsallardan kutsal bir feyiz tecellîsi demek olup, bütün yaratýklarýn ilmî vücudlarý, malûm hakikatleri ve istidatlarýnýn -bu, deðiþik varlýklara göre farklý farklýdýr- a’yân-ý sâbite (Hz. Zât’ýn ilmi çerçevesinde hakâik-i mümkinât) itibarýyla ortaya çýkmalarýnda fail ve müessir-i hakikîye perde-i izzet bir tecellîdir. Bu þekilde hakâik-i mümkinenin ortaya çýkmasý -buna hakaikin ilk inkiþafý da diyebiliriz- ezelde her bir varlýða bahþ buyurulan istidat ve kabiliyetlere baðlý cereyan eder. Kudret’in âdiyat üstü tasarruflarý müstesna, her varlýk istidadýyla mukayyet bulunur. Bu hususu tenvir sadedinde þair Belîð’in:

“Halkýn istidadýna vâbestedir âsâr-ý feyz,
Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef’î sem kapar.”

þeklindeki sözlerini hatýrlatýp geçelim.

Feyz-i mukaddes; takdis edilmiþ feyiz mânâsýna gelip, bütün mümkin varlýklarý, a’yân-ý sâbitedeki hakikatleri çerçevesinde, irade ve meþiet-i ilâhiyenin haricî vücuda çýkarma tecellîsinden ibaret görülmüþtür.

Mevzuu þu þekilde takdim de mümkündür: Feyz-i akdesle hakâik-ý mümkine, var olmanýn misalî satýrlarýna, sahifelerine ve risalelerine akseder; feyz-i mukaddesle ise, haricî vücud urbalarýný giyerek Levh-i Mahv u Ýsbat’ýn harf, kelime, cümle ve kitaplarý þeklini alarak daha farklý bir buudda Hz. Müþâhid-i Ezelî’ye ayinedarlýk etme seviye ve payesine yükseltilmiþ olur. Bu iki tecellîdeki farký þöyle de vaz’etmek mümkündür: A’yân-ý sabite -ileride üzerinde geniþçe durma niyetiyle þimdi geçiyorum- ile onlardaki kabiliyetlerin levha levha ilm-i ilâhî de ilk taayyün sonrasý sübutlarýnýn esasý olan tecellîye feyz-i akdes; a’yân-ý sabitedeki bu varlýklarýn, istidatlarýna göre haricî vücud kazanmalarýndaki fâiliyet perdesi tecellîye de feyz-i mukaddes denmektedir. Sofîler de bunu böyle kabul etmekte ve a’yân-ý sabiteyi ilmî vücudlarý itibarýyla feyz-i akdes, haricî vücudlarý açýsýndan da feyz-i mukaddes tecellîsi olarak görmektedirler. Onlara göre, ilmî vücud haricî vücuddan farklý olduðu gibi, bu iki vücud türünün dayandýðý kaynaklar veya mahall-i tecellîler de birbirinden farklý olmalýdýr.. ve farklýdýrlar da: Feyz-i akdesde, a’yân-ý sabite ve onlarýn istidatlarý birer ilmî vücuddan ibaret olmasýna karþýlýk; feyz-i mukaddesde, hem a’yân hem de bu ayn’larýn lâzým ve tâbileriyle görülen, duyulan, sezilen ve keþfedilip muttali olunan, bütün bir mükevvenâttýr.

Felsefeciler, feyiz konusunda sofîlerden oldukça farklý düþünürler. Konumuz olmasa da, ilk hakîmlerden itibaren bu mevzu etrafýndaki düþüncelere de kýsaca göz atmak istiyoruz:

Felsefecilerin bazýlarý, feyiz ve sudûr kelimelerini müteradif lafýzlar gibi kullanmýþ ve her iki sözcükle de, varlýðýn -hâþâ- Allah’tan sudûr yoluyla meydana geldiði, geliyor olduðu iddiasýnda bulunmuþlardýr..

Bazýlarý, bu feyezânýn ilâhî irade ve ihtiyar ile gerçekleþtiðini kabul etmekle beraber, araya daha baþka vasýtalar sokarak, müessirleri ikilemiþ, üçlemiþ.. ve bir sürü þerik takdirine gitmiþlerdir..

Bazýlarý, sudûrun lâzýmýný tasrih ederek, bu feyezânýn tabiî ve zaruri bir çerçevede cereyan ettiði hükmüne vararak -hâþâ- ilâhî meþiet ve ilâhî iradeyi tamamen görmezlikten gelmiþlerdir..

Bazýlarý, Yaratýcý’yý gayri þahsî bir ilk illet farz ederek, her nesnenin belli bir düzen içinde O’ndan zuhûr ettiði iddiasýnda bulunmuþlardýr..

Bazýlarý, ilk feyezân ve zuhûru, tek bir akla baðlamýþ, ardýndan da þöyle bir üçlemeden söz etmiþlerdir: 1- Aklýn kendisi. 2- Bu akýlda ilk illet düþüncesi. 3- Bu düþünceden de ikinci bir aklýn sudûru..

Bazýlarý, ilk akýldan itibaren tâ feleklerin farazî ruhlarýna, ondan da faal akla kadar bir sürü akýl (ukûl-u aþere) takdirine gitmiþ; hatta araya bir de “nefis” sokuþturmuþlardýr ki; bunlarýn hemen hepsi de “recmen bi’l-gayb” türünden iddialardýr ve dinin ruhu ile telif edilmeleri de imkânsýzdýr. Ayrýca bütün bu iddialarýn, ne ilim adýna ne de iman, mârifet ve zevk-i rûhânî hesabýna pratik hiçbir yararlarý da yoktur.

Gerçi, zaman zaman bu tür konularýn bir kýsým Ýslâm mütefekkirlerini de meþgul ettiði olmuþtur; ama ne bu düþüncelerin ne de benzeri cereyanlarýn, Ýslâm’daki kalbî ve ruhî hayatýn ayrý bir unvaný olan tasavvufî hayata hiçbir katkýlarý olmamýþtýr; katkýlarý olmasý bir yana, çok defa saf zihinleri bulandýrmýþ, bazý iman esaslarýnýn ruhuna dokunmuþ ve bir hayli batýl cereyana da ilham kaynaðý olmuþtur.

Bu arada bazý tasavvuf büyüklerinden de sudûr ve zuhûr mülâhazalarýyla alâkalý bir kýsým düþüncelerin sâdýr olduðu görülmüþ veya iddia edilmiþ ise de, zannediyorum bu kabil çarpýk fikirler, ya baþkalarý tarafýndan onlarýn eserlerine sokulmuþ ya da bu zatlar tevhid ve ilâhî irade açýsýndan konuyu farklý bir yoruma baðlayarak, bu tür bir yaklaþýmý mahzursuz görme zuhûlüne düþmüþlerdir.

Aslýnda, ne Kur’ân, ne Sünnet, ne de “selef-i salihîn”in safiyâne te’vîl ve tefsirleri içerisinde bu kabil mülâhazalara hiç yer verilmemiþtir. Öyle ise, olsa olsa bunlar eski mirastan kültür atlasýmýza aksetmiþ müzahref felsefî -hilkat mevzuunda böyle düþünen felsefî cereyanlarý kastediyoruz- bilgiler olabilir ki, hemen hepsi de, gidip gayri iradî sudûr ve zuhûr düþüncesine dayanmaktadýr.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de belirttiði gibi, bu tür düþünce sistemlerinin temelinde;

اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ

- Birden ancak bir sudûr edebilir; bu birin dýþýndaki bütün diðer varlýklar ise onun vasýtasýyla meydana gelir.” prensibi vardýr ki, böyle bir mülâhaza ile mutlak ganî, mutlak muktedir olan “Rabbü’l-âlemîn”in -hâþâ- âciz vasýtalara muhtaç gösterildiði ve rubûbiyetinin perdedârý olan bir kýsým sebeplerin O’nun þeriki gibi takdim edildiði açýktýr. Az daha açalým: Böyle bir yaklaþým, hilkat konusunda Allah’a, hem de sudûr yoluyla, tarifi bile tam yapýlamamýþ bir “akl-ý evvel” verip, sonra da Yüce Yaratýcý’yý -yüz bin defa hâþâ- âtýl tasavvur etme anlamýnda bütün mülkünü, mülkünün her parçasýný ve bu parçalarýn her hâlini deðiþik sebeplere, vasýtalara baðlamak demektir ki, zannediyorum böyle bir hezeyaný eski-yeni vesenîler dahi kabul etmeyecektir.

Aslýnda Kitap ve Sünnet’in hilkat mevzuundaki beyanlarý herhangi bir yanlýþ anlamaya meydan vermeyecek kadar açýk olduðu gibi, hakikî Ýslâm mütefekkirlerinin konuyla alâkalý yorum ve içtihatlarý da, bu kabil mülâhazalara geçit vermeyecek ölçüde nettir. Kur’ânî düþünce ve Ýslâmî yorumlara göre topyekün varlýk, nokta, harf, kelime, cümle, paragraf ve nihayet bütün bir kitap olan her þeyiyle biricik feyiz kaynaðý ve Hâliký Yüce Yaratýcý tarafýndan yaratýlmýþ olduðu gibi, görülen-görülmeyen umum yaratýklarýn her âþire, her saniye, her dakika, her saat ve her günkü hâlleri; yani var olmalarý, farklý keyfiyetlerle gün yüzüne çýkmalarý, deðiþip durmalarý, fenâ ve bekâlarý itibarýyla da -ihtiyar sahibi varlýklarýn, þart-ý âdî plânýnda iradelerinin müessiriyeti mahfuz- O’nun emir, irade ve meþietine baðlý cereyan etmektedir. Evet görülen-görülmeyen bütün âlemlerin yaratýlmasý da, sevk ve idaresi de, her þeyin feyiz kaynaðý, mebde-i evveli, müessir-i mütemâdîsi Allah’a aittir. Konuyla alâkalý mülâhazalarýn tam ifade edilemeyiþi veya ifadelerdeki iþtibahlardan ötürü bir kýsým yanlýþ anlamalar istisna edilecek olursa, bu hususta, vahþî-medenî bütün insanlýðýn ittifaký söz konusudur: Selim akýllar hep böyle düþünmüþ.. saðlam duygularýn ihsaslarý bu çerçevede cereyan etmiþ.. varlýðýn ruhundaki nizam, âhenk, gaye ve hikmetler de hep bunu haykýragelmiþtir.

Dikkatle çevresine bakan herkes, gelip geçenlere tebessümler yaðdýran çiçeklerin rengârenk çehrelerinden, aðaçlarýn birer gelin edasýyla salýnmalarýna, yýldýrýmlarýn ürperten tarraka-larýndan kuþ ve kuþçuklarýn gönüllerimizi dolduran o ince ve müessir naðmelerine; ýþýk, hararet, cazibe, elektrik ve kimyevî alâkalardan biyolojik faaliyetlere; insanlarýn zahir istidat ve kabiliyetlerinden kalb, ruh, his ve þuurlarýyla alâkalý aktivitelerine kadar her þey, hem Allah’ýn varlýðýna, hem de O’nun bütün eþya ve hâdiseler üzerindeki hakimiyetine delâlet ettiðini duyacak, hissedecek ve mehabetle ürperecektir.

Evet, eðer insan, gelip kulaklarýna çarpan ve gözlerine iliþen ses-söz ve görüntüleri vicdanýn hassas imbiklerinden geçirerek deðerlendirebilse, engin denizlerin yüreklere ürperti salan homurdanmalarýndan, ormanlarýn büyülü uðultularýna; âsûde koylarýn sessizlik murakabesine benzeyen görüntülerinden daðlarýn mehabetli duruþlarýna; güllerin-çiçeklerin o rengârenk iþveli hâllerinden onlarla mütemâdî bir aþk u vuslat hayatý yaþayan kuþlarýn, kuþçuklarýn muâþakalarýna; varlýðýn okunan bir kitap, temâþâ edilen bir meþher, gezilip görülen bir saray, ekilip biçilen bir mezraa olmasýndan insanlarýn, her þeyin üzerindeki bu ince gayeleri, hikmetleri kavrayýp deðerlendirme kabiliyetleriyle serfiraz kýlýnmalarýna kadar her þey, o akdes ve mukaddes feyiz kaynaðýndan ve O’nun ilim, irade ve meþietiyle kaynayýp geldiðini aklen ve vicdanen duyacak ve ruhunu saran mârifet, muhabbet, aþk u þevk ve ruhânî zevklerle kendinden geçecektir.

Hâsýlý, maddî-mânevî, canlý-cansýz, büyük-küçük her varlýk ve her nesne Allah’ýn bir feyziyle gün yüzüne çýkmýþ; O’ndan gelen mütemâdî tecellîlerle varlýðýný sürdürmekte ve belli bir gayeyi takip etmektedir. Evet, yoktan var olma ayrý bir tecellî ve ayrý bir feyze, var edilenleri görüp gözetme de farklý bir tecellî ve farklý bir feyze vâbestedir. Peygamberler vasýtasýyla iman, mârifet ve muhabbet yollarýnýn açýlmasý ayrý bir feyezân; evliyâ, asfiyâ ve hakikî mürþidlerce ayný hakikatlerin, beþer idraki seviyesine göre ve çaðýn gerekleri açýsýndan içtihat ve istinbatlarla ortaya konmasý ayrý bir ifâza; en küçük ve en önemsiz vesilelerin dahi deðerlendirilip âdeta birer esrar havzý hâline getirilmesi ve bir mânâda herkese tefeyyüz imkânýnýn saðlanmasý da izafî ayrý bir feyiz ve feyezândýr.

“Hâlik’ýn nâmütenâhî feyzi var,
Her feyezanda ayrý bir tecellî;
Gördüðümüz her þey bitevî esrar,
Her sýr erbabýna celîden celî...”

Ve zannediyorum artýk sýra tecellîye gelmiþtir...

رَبَّنَا اتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً رَبَّنَا اجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجاً وَمَخْرَجاً وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الهِ وَصَحْبِهِ أجْمَعِينَ

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com