|
Hullet, içten samimi bir dostluk; hýllet ise, bir musâdaka ve kardeþliktir. Hullet’i, bir þeyin eczâsý içine nüfuz ederek onun mâhiyetini deðiþtirme, içten ve dýþtan onu kuþatarak baþkalaþtýrýp ikinci bir tabiata ulaþtýrma þeklinde de yorumlamýþlardýr. Her zaman itminan ufuklu yaþayan Hazreti Ýbrahim, ruhundaki hullet özüne Cenâb-ý Hak’tan fevkalâde tecellîler sayesinde, deðiþik istihâleler geçirerek duygularý, düþünceleri, himmeti, gayreti, sözü ve sohbetiyle kemâlâtýnýn ufkuna eriþmiþ ve zamanla da farklý bir tabiatýn sesi-soluðu hâline gelmiþtir. Öyle ki, artýk o oturup kalkýp her yerde Hakk’ý ilan etmekte, Hak da ona “Halîlim” demektedir.
Hullet’in insan kalbindeki bu tür nüfuz ve tesirine mukabil, muhabbet ise, “latîfe-i rabbâniye”nin gözbebeði de sayýlan “süveydaü’l-kalb” veya “habbetü’l-kalb”i bütün bütün kuþatýp ona kendi boyasýný çalmasý, onu kendi þîvesiyle konuþturmasýdýr ki; muhabbetle harekete geçmiþ ve aþkla inleyen böyle bir kalbde mâsivâ (O’ndan baþka her þey) adýna hiçbir þey kalmaz; bütün baþka alâka ve irtibatlar bir bir silinir gider ve sadece O duyulur, O hissedilir, O düþünülür ve O söylenir. Öz ve icmal itibarýyla hullet, Hazreti Ýbrahim’in mâhiyetine emanet edilmiþ bir cevherdir. Bu ona, Hak’la münasebeti açýsýndan önceden bahþedilmiþ ilk mevhibe ve ruhundaki meknî sadâkate rahmanî bir utûfettir.. ve böyle bir utûfet kendinden sonra gelenlere muktedâ-bih olmanýn da âdeta bir remzidir. Ancak, umumî mânâdaki bu engin hullet münasebeti –O’nun varidâtý ve mevâhibi mahfuz– Hazreti Muhibb u Mahbub’da (sav) aþk ve muhabbet þeklinde tecellî etmiþtir ki, bu da, aþkýn bir mârifet ve gönülden bir ülfet ve ünsiyet sahibine hususî bir teveccüh demektir. Hullet, saf bir sadâkat ve sadâkatte bir tat, bir þîvedir. Muhabbet ise, bir aþk u iþtiyak ve bir ihtiraktýr. Onun için hullette þevk u þükür birkaç adým önde; hüzün ise, þöyle-böyle bir iki kadem daha geridedir. Yani, hullet erbabýnda þevk u þükür galip olmasýna karþýlýk, muhabbet ehlinde her zaman zikr u fikir ve hüzn-ü dâim söz konusudur. Ne latîf tecellîdir ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) her zamanki hâli de böyle ümit ve recâ televvünlü, niyaz ve tazarru eksenli bir hüzn-ü dâimdi. Allah Resûlü, hullet’i aþk u iþtiyaka inkýlâp etmiþ bir mahbub u muhibdi ve böyle bir pâyeye mazhariyetinin de farkýndaydý. “Bî kem u keyf” sevildiðini biliyor ve “bî hadd ü hisab” sürekli sevgiyle soluklanýyordu. Ne bir mansýp ne de vuslat talebi.. Mâbud’unu bildiði için ibadet ediyor, imanýný mârifetle derinleþtiriyor, daha engin bilmeler adýna hep “hel min mezîd” kulvarlarýnda koþuyor ve mârifetinin çaðlayanlara dönüþmesi ölçüsünde de garazsýz, ivazsýz, hâlisâne bir muhabbetle, hem de vuslat hesaplarýna girmeden, ciddi bir ubûdiyet temkiniyle O’nu can u gönülden seviyordu. Cenâb-ý Hakk’ý bu çerçevede ve O’nun ululuðuna yakýþýr þekilde sevmek, O’na âþýk olmak ve o uðurda her zaman iþtiyakla soluklanmak, o en güçlü iradeye Allah’ýn fevkalâdeden bir teveccühü, pâyeler üstü bir pâyesiydi ve bu sâyede O, bu yüce mansýbýn biricik kahramanýydý. Hullet’e kendi samimiyetinin boyasýný çalan ve insan özündeki o derin dostluðu aþk u þevkle taçlandýran da yine O olmuþtu (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû mil’el-ardý ve mil’es-semâvât). Hullet’in yüce bir mazhariyet olduðunda þüphe yoktur; Hakk’ýn sadýk bendelerine ýlgýt ýlgýt esip gelen bütün ülfetler, ünsiyetler, sekîneler, itminanlar hullet örgüsünden birer nakýþ, ilâhî aþk u iþtiyaktan da birer kývýlcýmdýr. Dahasý bütün bunlara terettüp eden rûhânî zevkler de, o mansýba teveccühün küllî-cüz’î bir tezahürü ve gönül yamaçlarýnýn da bir esintisidir. Muhabbet ise, o örgünün temel atkýsý, o kývýlcýmýn yataðý ve kaynaðý sayýlan kordur. Gerçi, ef’âl-i ilâhiye aðrazla mâlûl deðildir; ama, yine de “Hilkat-i kâinatýn en parlak mânevî hikmeti muhabbettir.” diyebiliriz: Evet, îcâd silsilesi, Yaratan’ýn kendi sanatlarýný görme istek ve muhabbetiyle harekete geçmiþ, sonuçta da o zincirleme geliþmeler Hazreti Muhibb u Mahbub’u netice vermiþtir. Hullet, özündeki ülfet ve ünsiyet unsurlarýyla, büyük-küçük bütün varlýk mâbeyninde rûhânî bir imtizaç vesilesi ve îtilaf vasýtasý mesabesindedir. Bu itibarla, hullet kahramaný sayýlan Hazreti Halîl, kendinden sonra gelenlere bu hususiyetiyle hem bir örnek, hem muktedâ-bih, hem de gönülleri belli noktada toplayabilen câmi bir zattýr. Kur’ân-ý Kerim onun bu özelliðini: “ اِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماً – Seni insanlara serkâr ve imam yapacaðým.” (Bakara sûresi, 2/124) iltifatkâr ifadeleriyle ortaya kor. Evet o, dinin özünde ve ruhunda bütün haleflerine imamdýr. Ondaki o öz ve ruhun tafsil ve inkiþafý ise, muktedâ-yý küll, rehber-i ekmel ü ekrem, hakikî insan-ý kâmil Hazreti Habibullah’la gerçekleþmiþtir. Hazreti Halîl, hayat-ý seniyyelerinin de þehadetiyle, nazar ufkunun doyma bilmeyen bir itminan tâlibidir. Hazreti Muhibb u Mahbub ise, “ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ – Son derece kuvvetli o Hükümdar’ýn, hak ve dürüstlük otaðýnda yerlerini alýrlar.” (Kamer sûresi, 54/55) fehvâsýnca, hulf ü hilâfa kapalý ve zeval ihtimali bulunmayan bir sadâkat otaðýnýn kadem sultanýdýr. O, kademi nazarýna ulaþmýþ öyle bir müþâhid-i nuranîdir ki, sadece tasavvurlarý, tahayyülleri ve nazar-ý temâþâlarýyla deðil, künhü nâkabil-i idrak ve “ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ” mazmununca gözlerin görmediði/göremeyeceði, kulaklarýn iþitmediði/iþitemeyeceði ve nazar ufkunu aþkýn öyle þâhikalarda pervaz etmiþtir de, ne evvel gelenler ermiþtir o devlete, ne de melekûtun üveykleri eriþmiþtir bu rif’ate... Nazar-ý vusûl, bi’l-asâle Hazreti Halîl’in mazhariyeti; kadem-i vusûl ise, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn (aleyhi efdalu’t-tahiyyât ve ekmelü’t-teslîmât) pâyesidir. Ne var ki, sahib-i kadem, sahib-i nazar’ýn ufkunda “ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ – Sen de onlara, yürüdükleri bu yolda iktida et.” (En’âm sûresi, 6/90) mefhumunca, min vechin ona/onlara uyar. Týpký sultanýn, raiyyetinden birinin hanesinde, “ صَاحِبُ الدَّارِ أَوْلَى بِاْلإِمَامَةِ – Ev sahibinin imam olmasý daha uygundur.” deyip tenezzülen onun iþ’âr ve iþaretleriyle hareket etmesi gibi... Bir diðer mânâda halîl, dostunun esrar atmosferine giren ve onun muhabbetini kalbinin bütün derinliklerinde hisseden tam bir enîs ve vefalý bir elîf demektir. Hiç kuþkusuz bu ölçüde bir vefa ve sadâkate çok az insan muvaffak olmuþtur. Þüphesiz bunlarýn baþýnda da, taayyündeki hususiyeti ve durduðu noktada baþýnda bulunduðu kaynak itibarýyla Hazreti Ýbrahim gelir. Halîlü’r-Rahmân, hullet unvan-ý celîlini, iþte o fevkalâde sadâkati, “ وَاِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى – Ve o çok vefalý Ýbrahim.” (Necm sûresi, 53/37) ile müseccel vefasý, emre itaatteki inceliði kavrama hassasiyeti, her platformda gürül gürül hakka daveti ve tevhidi haykýrmasý, kalbinin yanýnda aklýný, mantýðýný, muhakemesini bu çaðrýnýn emrine vermesi, baþýna gelen onca devâhîyi tevekkül, teslimiyet ve tefvîz üstü bir ruh hâletiyle karþýlamasý; evet o, mütemerritlerden mütemerrit muhataplarý karþýsýnda hakký ilan ederken, bütün kalbiyle onlarýn umum zâhir ve bâtýn hislerine seslenmesi; gülerek nâr-ý Nemrud’a yürümesi; tenezzühe çýkýyor gibi yurdundan-yuvasýndan ayrýlýp yâd ellere düþmesi; Rabbi emrettiði için sevgili eþini insiz-cinsiz bir vadiye býrakmasý, býrakýp arkasýna dahi bakmadan çekip gitmesi; hilm ü silm âbidesi semere-i fuâdýný ve aydýnlýk bir gelecek adýna Hakk’ýn muradý o hususî evladýný “ فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ – Baba oðul Allah’ýn emrine teslim olup da Ýbrahim onu, þakaðý üzerine yere yýktýðýnda...” (Sâffât sûresi, 37/103) âyetinin sarahatiyle Hakk’ýn emrine teslimiyet ve inkýyâdý; varýný yoðunu kimseyi tefrik etmeden herkese infaký; hâsýlý, ilâhî ahlâkla tam tahalluk edip, geçmiþ bütün enbiyânýn medâr-ý fahrý olabilecek bir ufka ulaþmasý, “وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ – Gelecek nesiller arasýnda hayýrla anýlmayý nasip eyle bana.” (Þuarâ sûresi, 26/84) mazmununca Müslümanlar nezdinde hep bir yâd-ý cemîl olarak anýlmasý ve arkadan gelenler arasýnda da dualarla yâd edilmesi bakýmýndan hullet’in en parlak simasýdýr. Aslýnda o, seçkinlerden bir seçkin hüviyetiyle seleflerinin bir semere-i nuraniyesi ve haleflerinin de –hususiyle de Sultanu’r-Rusül’ün– münevver bir çekirdeði olmasý açýsýndan farklý bir konumu hâizdi ve ona göre de mükemmel bir duruþu vardý. Rabbi ona: “Can u gönülden Hakk’a teslim ol (veya özünü Allah’a teslim et).” deyince o da hemen “Ben Rabbü’l-âlemîn’e teslim oldum.” deyivermiþti. (Bakara sûresi, 2/131) Bu peygamberâne teslimiyet ve inkýyâd onda bir öz ve ruh, Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu’nda bir þecere-i mübareke, ümmet-i Muhammed’e de bir maiyyet semeresi ve mâidesiydi. Bu son hususu Kur’ân þöyle iþaretler: “ فَاِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ ِللهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ - Eðer (müþrikler Ýslâm konusunda) seninle tartýþmaya girerlerse de ki: Ben bütün benliðimle Allah’a teslim oldum. Bana tabi olanlar da tam teslim olup inkýyad ettiler.” (Âl-i Ýmrân sûresi, 3/20) Hullet’in ana unsurlarý, herhangi bir kurbet kahramanýnýn zâhir ve bâtýn letâif ve havâssýna nüfuz edince, onu eþyâ ve hâdiseler hakkýnda parça parça görüp düþünmekten kurtarýr; ihsaslarý, ihtisaslarý, iç mülâhazalarý, mantýkî yorum ve deðerlendirmeleriyle tevhid ufkuna ulaþtýrýr; aklý, zihni, hissi, þuuru, kalbi ve sýrrýyla –zaviye farklýlýðý mahfuz– her þeyi birden müþâhede zirvesine yükseltir ve ona havâss-ý zâhir ve bâtýnýn icmâî tarassutlarýyla çok buutlu, çok renkli ama tevhid þîveli, tevhid desenli neler ve neler temâþâ ettirir. Hullet mesleðinde yol alan her ârif, varlýða Hazreti Ýbrahim ufkundan bakar; onun vilâyet yörüngesinde seyahat eder. Ýþin özündeki hullet ruhunu inkiþaf ettirebildiði ölçüde o da o âna kadar parça parça gibi görülen umum varlýðý bir bütün olarak duyar, damlalarý derya þeklinde müþâhede eder; her þeyi âli bir manzaradan mahrûtî temâþâya alýyormuþçasýna iç içe intizamlý ve birbiriyle sýmsýký irtibatlý olarak her þeyin ayný mânâyý seslendirdiðini, ayný hakikate göndermede bulunduðunu, nizam, intizam ve ahenk diliyle bütün bir kâinatýn “Allahu Ehad” dediðini duyar ve bu küllî ve icmâî þehadetle kendinden geçer. Böyle bir ârifin, bakýþ ve duyuþlarýnda sýfât-ý sübhâniye tecellîleri nümâyan ve nazarý da rahmânîdir; o, herkese ve her þeye karþý sýmsýcaktýr. Her nesneyi âdeta kendinden bir parça bilir, onu þefkatle okþar, herkesi baðrýna basar, bir kardeþ gibi koklar; âlemin niyet, düþünce, kanaat ve yorumlarýyla alâkalý mülâhazalarýný, gizli-açýk her þeyi bilen “Allâmü’l-guyûb”a býrakýr ve bir Mevlânâ edasýyla herkese “gel gel” eder; münasebetsiz bir muameleye maruz kalýnca da “eyvallah!” der, ellerini göðsüne baðlar. Zira o, rahmetin vüs’atiyle münasip diyeceðimiz hullet ufkunda seyahat eden sadýk bir Hak halifesi, eli bütün varlýðýn üzerinde bir sýfât-ý sübhâniye aynasý, muamelelerinde ilâhî esmânýn þuurlu bir meclâsý ve letâifinin farklý menfezlerinden, iki gözün bir görmesi gibi, her þeyi farklý derinlikleriyle tek gören nazarý câmi bir mutarassýddýr. Hullet vilâyeti, vilâyetlerin zirvesidir. Gerçi Allah’a yakýn olmanýn bir sýnýrý yoktur, zira O sýnýrsýzdýr. Ne var ki, her ferdin tabiat ve donanýmý icabý bir “arþ-ý kemâlât”ý vardýr ve bu, o sâlik ya da ârif için mecburi bir serhad oluþturur. Bu itibarla, hullet vilâyetinde hak yolcusu, yedinci kat semâya ulaþsa yine de onun bir sýnýrý var demektir. Meðer ki, Cenâb-ý Mennân’ýn, Rabbü’l-âlemîn unvanýyla, Sahib-i Fazilet, Sahib-i Vesile ve Sahib-i Makam-ý Mahmud’a özel teþrifatý nev’inden ekstra bir lütfu olsun, olmuþtur da.. ve O, mekâný lâmekân olacaðý, mübarek cismi cân olacaðý, bütün pinhanlarýn da ayân olacaðý öyle bir noktaya ulaþmýþtýr ki, orada ne arz u semâ vardýr, ne de oraya bir melek ve rûhânî uðramýþtýr. Cenâb-ý Hak her nebîyi farklý bir hususiyetle mümtaz kýlmýþ ve bu imtiyazla nazara vermiþtir: Hazreti Adem bir safiyy, Nuh Nebî ise bir neciyy, Hazreti Ýbrahim hulletle mümtaz bir halîl, Hazreti Musa apaçýk bir kelîm, Hazreti Ýsa ise ruh ile serfiraz bir rûhullahtýr. Bu yüce evsâf yanýnda Efendimiz’e takdir buyurulan pâye ise “Habîbullah” unvan-ý celîli olmuþtur. Miraçta Allah Resûlü, her nebîyi, makamýnýn remzi bir semâda Allah’la münasebet içinde bulur ve Hazreti Musa’yý altýncý kat semâda, Hazreti Ýbrahim’i yedinci tabakada ziyaret eder. Kendisi ise yürür sonlarýn sonuna; ulaþýr rûhânîler burcuna ve melekten merhaba görür.. “kab-ý kavseyni ev ednâ” iklimine erer.. “bî huruf u lafz u savt” özel bir vahiyle þereflendirilir.. inkiþaf etmiþ letâifinin mercekleriyle görünmezleri temâþâ eder, duyulmazlarý duyar, bilinmezleri bilir ve “Cennetü’l-Me’vâ”yý aþarak “Sidretü’l-Müntehâ”ya ulaþýr; ulaþýr ve bütün yükselmelere de, kurbetlere de son noktayý koyar. Ne var ki O, yürüdüðü bu yolu kendi vilâyetinin gölgesinde, arkasýndan gidenlere hep açýk tutar; maiyyete terettüp eden lütuflardan herkesin istifade etmesi için de –kaynaðý Hak’tan– her zaman cömert davranýr. Ondandýr bugün vilâyet plânýnda duyulup hissedilen hulletler ve o hulletin bir izdüþümüdür mü’minler arasýndaki musâdaka (karþýlýklý sadâkat teâtisi), ihâ, ülfet tavrý ve ünsiyet muamelesi þeklinde tezahür eden hýlletler ve Kur’ân hizmetkârlarýna ilâhî bir mevhibe saydýðýmýz Ýbrahimî üslûp. Bediüzzaman, hulletten doðan böyle bir musâdaka ve kardeþliði çok gerekli görür ve millet-i hanîfiyeden olmanýn bir hususiyeti sayar: “Mesleðimiz halîliye olduðu için meþrebimiz hýllettir. Hýllet ise, en yakýn dost, en fedâkâr arkadaþ, en güzel takdir edici yoldaþ ve en civanmert kardeþ olmayý iktiza eder. Bu hýlletin üssü’l-esasý samimi ihlâstýr. Samimi ihlâsý kýran adam, bu hýlletin gayet yüksek kulesinin baþýndan sukut eder ve derin bir çukura düþer.” Ona göre bu düþüþ, iflâh etmeyen bir zeyð ve zýmnî bir dalâlettir.
|