|
Sofiye, ruhu, ilâhî hayatýn bir tecellisi, bir zýlli ve hakikatine Cenâb-ý Hakk’ýn kimseyi tam muttali kýlmadýðý bir cevher olarak tarif etmiþtir ki, hükema ona “nefs-i nâtýka”, sofiler de “ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي –Kendi ruhumdan ona üfledim.” âyetine dayanarak “ruh-u menfûh” demiþlerdir. Onlara göre, insanýn insanlýðý bu ruha baðlý olduðu gibi, onun kemalâtý da bu ruh ve onun önemli bir esasý olan kalbin ayak ve kanatlarýyla gerçekleþmektedir.
Evet bu ruh, insanýn Hakk’a yürüyüp yükselmesinde bir vesile ve Allah’ýn insanla münasebetinde de önemli bir vasýtadýr. Öyle ki insan ancak, bu ruh-u menfûhla metafizik düzlüklere açýlabilir, onunla Hak’la münasebetini duyar ve onunla kalb, sýr ufuklarýndan, cismâniyete kapalý ne müþahede edilmezleri müþahede eder.. Ceset, bu ruhun matýyyesi ve biniti, cismânî kalb lâtife-i rabbaniyenin ve batýnî havâs da sýrrýn. Ýnsan, bildiklerini bu ruhla bilir; idrak ettiklerini/edeceklerini bununla idrak eder ve kendini de onunla duyar, onunla kavrar. Uyku ve baygýnlýk hâli gibi durumlarda o, minvechin bedenden irtibatýný keser ve kendi ufkunda serbest dolaþmaya baþlar; ölüm vuku bulunca da tamamen cesetten ayrýlýr ve öbür âlemdeki “halk-ý cedid” anýna kadar bir berzah vetiresi yaþar; yaþar ve kat’iyen yokluða maruz kalmaz. Ruhun esasý melekûtîdir. “ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ –Arz üzerinde bulunan herkes fanidir.” âyeti mucebince fenâsý da itibarî ve ihtimal ki bir “gaþy”den ibarettir. Ýnsan öbür âleme, ruha baðlý hayatýyla girer; berzahý o hayatýyla geçer, mizana onunla yürür. Berzah sonrasý oldukça uzun, iniþli ve çýkýþlý seyahatte de ceset ruha tâbi olur. Ötedeki cismânî ve ruhanî bütün zevkler, lezzetler, burada ruhun hayat seviyesine göre ömür sürdürmeye; bütün elemler, kederler de hayvanî hayat mertebesinde kalmaya baðlýdýr. Ýnsan, inkiþaf etmiþ ruh-u menfûhun vesayetinde Cennet’e girer; nuranîleþmiþ beden de bu mazhariyeti onunla paylaþýr. Böyle bir mazhariyet keramet ve mucize çizgisinde, “mustafeyne’l-ahyâr”a dünyada da müyesser olabilir; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn miracý böyle bir mazhariyetin en parlak örneðidir. Ruh, bedende konaklamaz; ama yine de onun adresi bedendir. Onun bir mekân ve hayyize ihtiyacý yoktur ama bu, onun letafetine Hakk’ýn teveccühündendir. Aksine, onun mekândan müstaðni olmasý, Zât-ý ulûhiyete müþabeheti akla getiren zaman ve mekândan münezzehiyet mânâsýnda deðildir. Beden, ruhun onun üzerinde faaliyetlerini icra etmesi için bir sistem ve onunla duygularýný seslendirmesi için de bir enstrüman mahiyetindedir. Ne bedenin bir parçasý ve ona bitiþik, ne de onun eczasýndan bir cüzdür. Kökleri âlem-i emirde, dal ve yapraklarý adresinin ufkunda bir münasebet-i meçhule ile hep o konuþur, o düþünür, o sever, o acýr ve yüzü Hakk’a müteveccihse sürekli iyi þeyler üretir ve Cennet’e doðru yürür. Þayet o, bedene bend edilmiþ ve aðzýna fermuar vurulmuþsa, o zaman söz de, düþünce de ayaða düþmüþ gibi hayvaniyet ve cismâniyetin kuruntularý ve hýrýltýlarý hâline gelir. Ruh, melâike türünden lâtif bir varlýktýr ve onun, baþta vicdan mekanizmasý olmak üzere cismânî ve ruhanî bütün duyu organlarý ve letâif-i insaniye üzerinde de sebeplerin perdedarlýðý ölçüsünde her þeye hâkimiyeti söz konusudur. Materyalistlerin ve fizyolojistlerin her þeyi ona bina etmek istedikleri dimað, maddî organizma ile ruh arasýnda bir santral merkezi; ruha baðlý letâifin müktesebâtýna bir hazine ve depo; duyu organlarýnýn birbiriyle irtibat mahalli; akýl ve nefs-i insaniyenin cihanlarý istiâb edecek geniþ bir kütüphanesi; his, hareket ve idrak aktiviteleri adýna iç içe þalterler sistemi; ilâhî varidâtýn tefrik, temyiz, tahlil ve terkip laboratuvarý olmasý gibi çok hayatî fonksiyonlarýyla ruhun dinamik bir elamanýdýr. Sofilerin büyük bir kýsmýna göre, âlem-i emirden de olsa, ruh mahluktur; ancak mahlukatýn en lâtifi, en sâfisi, en nuranîsi; en kesif þeylere bile nüfuz edebilecek mahiyette bir mir’ât-ý esmâ u sýfâttýr ve her zaman safvet ve þeffafiyetiyle de Hazreti Zât’a iþaret etmektedir. Görebilme, duyabilme donanýmýna sahip olanlar, görülüp duyulma þanýndan olan her þeyi onun ufkundan ya lâtîfe-i rabbâniye ya da sýr vasýtasýyla ama mutlaka onunla irtibatlý olarak görür, duyar ve hissederler. Ehl-i hakaik, müþahede ve keþfiyât zirvelerine ruhun kanatlarýyla yükselir. Baþtaki gözler, ancak eþyanýn zâhirini görür ve temâþâ eder; ruh ise, kalb menfezleriyle her þeyin melekûtunu, sýr aralýðýndan da esmâ ve sýfâtýn verasýný müþahedeyle þereflendirilir. Ahirette her mümine müyesser olacak böyle bir mazhariyetin –kâmil mânâda– biricik kahramaný da “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “ diyen Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dýr. Ruh, âlem-i emirden bir nefes-i menfûh olmakla beraber, iktiran ettiði þahsa göre bir taayyün gösterir ve nuranî kýlýfýyla özel bir þekil alarak görüleceði merâyâda o insanýn dublesi gibi görünür. O þahsýn ölüp fenâ bulmasýyla iktiraný firaka dönüþse de Hakk’ýn kayyumiyetiyle ölümsüzlüðün remzi olarak hep bir yeni visali beklemeye durur. Hayat dediðimiz þey, genel mânâda, “Hay” ve “Muhyî” isimlerinin umumî bir tecellisi, insanlar açýsýndan da ruh-u menfûhun belli mezâhirde tezahüründen ve tezahür içinde deðiþik televvünlerle ortaya koyduðu aktivitelerden ibarettir. Ruh, insana taalluku itibarýyla hâdistir ve hudûsu da her an yenileniyor gibi, her saati, her dakikasý, her saniyesi.. ve her âþiresiyle Hazreti Hayy u Kayyum’un hayat-ý sermediyesinden esip gelen nefahâtla devam etmektedir. Hayatýn arkasýndaki bu sýrrý görmeyenler, ruhu ya canlýnýn fizyolojisine ya dimaðýna baðlamýþ, ya da onun arkasýndaki istinat ve istimdat noktalarýndan gafletle, onu kadim ve ezelî görerek binefsihi bekasýna hükmetmiþlerdir. Oysaki o, perde dahi olsa, ne esbaba isnat edilecek kadar deðersiz ne de kendine “kýdem” isnat edilecek kadar küstahtýr. O, Hakk’ýn var etmesiyle var olmuþtur, O’nun kayyumiyetiyle de devam etmektedir ki “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ رُوحِي (baþka bir rivayette “ نُورِي –Allah’ýn ilk yarattýðý benim ruhumdur (veya nurumdur).” beyan-ý nebevîsi de bunu iþaretlemektedir. Ýnsan denen bu en þerefli varlýk, âlem-i halka bakan cesedi ve nefsi, âlem-i emre nâzýr ruhu, âlem-i melekûta açýk kalbi ve âlem-i ceberûta müteveccih sýrrýyla –bu son buudlarý itibarýyla potansiyel olarak öyledir– eþi-menendi olmayan bir nüsha-yý kübrâdýr. Ne var ki, bu ölçüdeki yüksek donanýmýna raðmen onda hem ahyar evsâfý diyeceðimiz “sýfât-ý ruhaniye” hem de eþrâr hususiyetleri kabul ettiðimiz “sýfât-ý nefsâniye” vardýr –Böyle bir taksim ruhu ve nefsi birbirinden ayrý mütalâa edenlerce söz konusudur–. Ruhanî sýfâtlarýn da, nefsanî evsâfýn da tesiri ve yönlendirmesi, haricî ef’âl itibarýyladýr. Ýtikat, niyet, azim, disiplin, kararlýlýk ve tabiî her þeyden evvel Hakk’a teveccüh veya O’ndan i’raz etme birer tohum gibidirler ki, esbab açýsýndan hayýr da, þer de onlara baðlý olarak geliþir; geniþler ve böylece insan, ya “âlâ-yý illiyyîn”e yükselir, ya da “esfel-i safilîn”e yuvarlanýr. Nefis ve ruhu ayrý ayrý cevherler kabul edenler, nefsi, insanýn derununda fena huy ve fena sýfatlarýn merkezi, ruhu da ahlâk-ý hamîde ve insanî deðerlerin kaynaðý görmüþ, akla ruhun lisaný, basirete de onun tercümaný nazarýyla bakmýþlardýr. Bu yaklaþýma göre, akýl, nefisle deðil, ruhla irtibatlýdýr. Bu görüþü benimseyenlerce ruh, ilim, irfan, firaset, ilham, yakîn ve vicdan mekanizmasýyla mahiyet-i insaniyenin özü, esasý ve hakikatidir. Saðlam ve arýzasýz bir bedende ruh, gözde basar, lisanda zevk, kulakta duyma, aðýzda tatma, burunda koklamanýn -esbab plânýnda- biricik merciidir. Ruhun bedenle þuuru aþkýn bir aþk u alâka irtibatý da vardýr; ama bu onun, her biri esmâ-yý ilâhiyenin ayrý bir tecellisi sayýlan cismâniyete ait ahval ve hususiyetleri beden vasýtasýyla duyup zevk etmesi ve “hakka’l-yakîn” çerçevesinde maddenin mahiyetine nüfuz edebilmesi itibarýyladýr. Tabiî bunlarýn hiçbiri, ruhu ve nefsi ayný mânâda kullananlar için söz konusu deðildir. Onlar ruhu nefis, nefsi de ruh kabul eder.. ve “ruh-u nebatî”, “ruh-u hayvanî”, “ruh-u insanî” dedikleri gibi, “nefs-i hayvanî”, “nefs-i insanî” de demiþ; sonra da bu nefsi –Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde geçtiði üzere– “nefs-i emmâre”, “nefs-i levvâme”, “nefs-i mülhime”, “nefs-i mutmainne”... þeklinde taksim etmiþ ve itminan mertebesini de bir doruk saymýþlardýr. Erbab-ý hakikatin çoðunluðuna göre bu seviyeye yükselen bir nefis artýk, mezmum iþlerden bütün bütün uzaklaþýr ve þer’an memduh amellerle bütünleþir; derken bir adým daha atarak hatýrâtýný dahi kontrol altýna alýr ki, iþte böyle bir ufka ulaþan hak erinin üzerinde ruhanîlik âsârý nümayan olmaya baþlar; ardýndan da ona “ilm-i gayb” kapýlarý aralanýr ve zamanla böyle bir nefis mahz-ý ruh hâlini alýr. Ýsterseniz buna, nefsin ruh kisvesine bürünmesi ve nefsanîliðin ruhanîlik hâline gelmesi de diyebilirsiniz. Bunu biraz daha açabiliriz: Tasavvuf erbabýnca, ruhun kendi ufkunda güçlendirilmesi sayesinde, nefiste de istikamet temayülleri baþlar. Böyle bir baþlangýç iyi deðerlendirilerek nefis tezkiye tezgahýndan geçirilir, beden de ibadetle tasaffi ederse bunlar ruhun vesayetinde Hakk’a müteveccih olmanýn bütün hazlarýndan istifade edebilirler. Bu konuya þöyle bakmak da mümkündür: Nefs-i hayvanînin bedene hükmedecek ölçüde güç ve iktidarý, fonksiyonel olarak ruhun ölümünü, aksine hayatýn kalbe baðlý yaþanmasý ve ruhun kuvvetlenmesi de nefsin ölümünü; hiç olmazsa onun teslimiyetini ya da tesirsiz kalmasýný, hatta üstün bazý kimselerde meleklik rengine bürünmesini netice verir. Güzel görme, güzel düþünme, müstakim itikat, sürekli ibadet ü tâat, her zaman tazarru ve niyaz, her vakit istiðfar nefsanî levsiyattan arýnmanýn, ruhu besleyip güçlendirmenin ve nefsi teslime mecbur etmenin en emin yoludur ve ihlasla bu yolda yürüyenlerin yolda kaldýklarý da hiç görülmemiþtir; yolda kalmak bir yana, bu yolda sýk sýk konumunu gözden geçirip, abd-Mâbud münasebeti çerçevesinde duruþunu ayarlayanlar hep “âlâ-yý illiyyîn”e yürümüþlerdir ki bunlara “ervah-ý nuraniye” ashabý denmiþtir. Aksine, karanlýk gören, karanlýk düþünen, ömürlerini malihulyalarla geçiren, itikatta bir türlü istikamete ulaþamayan, ibadet ü tâata karþý alâkasýz kalan, dua ve niyazlarla hayýr temayüllerini güçlendiremeyen, istiðfarlarla þer eðilimlerinin önünü alamayanlara; alamayýp “esfel-i safilîn”e sürüklenenlere de “ecsâm-ý zumlaniye” denmiþtir. Evet, her zaman nefsanî arzularýn frenlenmesi; gönlün mârifet, muhabbet ve aþk u þevkle þahlanmasý ve diyanetin hayata hayat olmasý ölçüsünde ruh, âdeta bir ahiret üveyki ve bir melek hâline gelir. Aksine, hayatýn beden ve cismânî arzulara baðlý yaþanmasý nisbetinde de ruh zaafa uðrar, kalb renk atar, his-þuur kirlenir ve sýr da sesini duyuramaz olur. Sözün özü; hemen her zaman nefsanîliðin güç ve hakimiyeti, ruhanîliðin felç olmasýný; ruhun kývamýný korumasý da, nefsin teslimiyet ve tezkiyesini netice vermiþtir/vermektedir. Ehlullah bu hususu ifade sadedinde: “Tenperver olanlar canperver olamaz; canperverler de tenperver olarak kalamaz.” demiþlerdir; demiþ ve sürekli çevrelerine, ruhu keþfetmenin sýrlarýný fýsýldamýþlardýr. Aslýnda, ruhun vesayetinde olmayan tezkiye görmemiþ bir nefis, cismânîliðe meyyal ve sürekli bedenî hazlar peþindedir. Ýtminana erip ruh ufkuna ulaþacaðý ana kadar da o, az-çok hep böyle bir karakter sergiler. Aksine, Hak inayetine erip rýza mertebesine ulaþýnca onun da sesi-soluðu týpký ruhun nefesleri gibi sýmsýcak bir hâl alýr. Mahiyet-i insaniye böyle bir hâl alýnca, mütecessis, münekkit ve araþtýrmacý olan akýl, þer’î delillerin tahlilcisi ufkuna yükselir, kalbin rengine bürünür ve lâtîfe-i rabbaniye rasathanesinden fizik ötesi âlemleri temâþâya baþlar; kalb ceberûta ait esrarý avlamak üzere pusuya yatar ve sýr da Hazret-i Zât iþtiyakýyla soluklanmaya durur. Kalb ve sýr, ruhun sonsuza bakan iki gözü mesabesindedir. Lâtîfe-i rabbaniye yol boyu âlem-i ceberût hülyalarýyla, sýr ise âlem-i lahût iþtiyakýyla bir nabýz gibi atar; murat hasýl olunca da, her biri kendi ufkunun hayret ve dehþetiyle medhuþ hâle gelir. Sýrdan kalbe akan ve kalb reseptörlerinde melekûtî bir renge boyanan ilâhî varidat, kalb lisanýyla ruha intikal edince, tecelli alanýnda melek þivesiyle týnlamaya baþlar; bu husus, sýr ve kalb derinlikleriyle ruhlara benzetebileceðimiz melâike-i kiramýn, ilâhî esrarý enbiya-yý izama intikal ettirmeleri konusuna, biraz dar ve sýð da olsa, yine de zihne takrib edici bir misal sayýlabilir. Zaten bir yerde vahye de, “ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ –Emir âleminden ruhu (vahyi) kullarýndan dilediðine indirir.” fehvasýnca ruh denmiyor mu.! Evet ruh, cesette hayatýn özü ve esasý olduðu gibi, vahiy dahi mânevî ve ruhanî hayatýn en önemli esasý, en ciddî vesilesi ve sebepler üstü sebebidir. Ruh, vasýtalý-vasýtasýz bir nefha-i ilâhiye, vahiy dahi kelâm sýfatýndan gelen ayrý bir nefha-i sübhaniyedir. Bu ilâhî sýrra hýyanet bilmeyen sýrrýn emin emanetçileri de hakikî veya izafî insan-ý kâmillerdir. Bu konuda hakikî insan-ý kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) alýp ümmetine nefhettiði ruh-u mutlak esas; izafî insan-ý kâmillerin mevhibe ve varidatlarý ise, o Zât’ýn vaz’ettiði kriterlerle test edilmek þartýyla, ümmete birer vesile-i rahmet ve vüs’attir. Bu iki ruh da, insan için çok önemlidir. Ýnsanýn cisim ve bedeninin teneffüs ve inkiþafý ruh-u menfûhla olduðu gibi, bütün dünya ve kevn ü mekânlarýn teneffüs ve hayatý da insan-ý kâmilin nefhettiði ruh ile kaimdir. Dünyanýn evveli, mânevî ve cismânî ruh tecellisinden mahrum –okuyup yorumlayacak ve gözlere ýþýk saçýp her þeyi aydýnlatacak kâmil insan ve onun nefahâtýnýn olmamasý mânâsýna– bulunduðundan karanlýk sayýlýrdý. Ortasý, ruhun, Ruh-u A’zamýn ve Ruh-u Kuds’ün saçtýðý ziyâ sayesinde nurefþan bir hâl aldý; þayet bir gün bu ziyâ çekilir gider de her taraf yeniden karanlýða yenik düþer; eþyâ ve hâdiseler de rastlantýlara baðlanarak izah edilmeye kalkýþýlýrsa, iþte o zaman insanoðluna yeni bir âlemin yolu görünür. Yani týpký yerküredeki gece-gündüz münavebesi gibi, mânevî çehresi kararan bu dünya da, yerini ötelerin pürnur gündüzlerine býrakýr. Ýsterseniz burada bir kez daha sözü Bediüzzaman’a býrakalým: “Evet, nasýl ki hayat, kâinattan süzülmüþ bir hulâsadýr; þuur, his dahi hayattan süzülmüþ hayatýn bir hulâsasýdýr; ruh dahi, hayatýn hâlis, sâfi bir cevheri, sabit ve müstakil zâtýdýr; öyle de, maddî-mânevî hayat-ý Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi kâinatýn his, þuur ve aklýndan süzülmüþ en sâfi bir hulâsadýr. Belki maddî-mânevî hayat-ý Muhammediye (aleyhi salavâtullâhi ve selâmuhu), âsârýnýn þehadetiyle hayat-ý kâinatýn hayatý; risalet-i Muhammediye de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) þuur-u kâinatýn þuur ve nurudur. Evet, evet, evet! Eðer kâinattan risalet-i Muhammediye’nin (aleyhissalâtü ve ekmelüttahiyyat) nuru çýkýp gitse kâinat vefat edecek. Eðer Kur’ân gitse kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasýný, aklýný kaybedecek.. belki de þuursuz kalan baþýný bir seyyareye çarparak kýyameti koparacak.” Ýslâm, Nebi ve Kur’ân küllî birer ruh mâhiyetinde, bütün varlýðý kuþatan, onun þuuru, hayatý ve nuru mesabesinde olduðu gibi, ruh-u menfûh da potansiyel olarak mahiyet-i insaniyede ayný þeyleri ifade etmektedir. Ancak onun, cismâniyet âleminde kendini arýzasýz ifade edebilmesi için bir sisteme, bir mekanizmaya ihtiyacý vardýr. Hayat-ý umumî ve âlem-i emirden gelen küllî kanunlar için her seviyedeki lâtif ve kesîf bütün ecsâm; muayyeniyetleri itibarýyla topyekün canlýlar, özel donanýmýyla insanoðlu, hususî mazhariyetleri ve müstesnâ mahiyetleri ile de insan-ý kâmiller kendilerine has çerçevelerde ruhun metâlii sayýlýrlar. Ayrýca, insan ufku itibarýyla da ruhun birkaç vilâdeti söz konusudur: 1. Onun taayyün-ü evveldeki vilâdeti ki, bu, hakikat-i Ahmediye’ye bakar. Bu mülâhaza, ruhun cesetten evvel yaratýlmýþ olduðunu kabul edenlere göredir. 2. “ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي – Ona kendi ruhumdan nefhettim.” fehvasýnca ruhun âdemiyetteki vilâdeti. 3. Mevcut ruhun, cismâniyet ve hayvaniyet üstü mânevî vilâdeti ki; buna, kalb ve sýr ufkunda onun yeniden neþ’eti de denilebilir. Bu vilâdet ayný zamanda insanoðlunun fiilen hilâfet payesini ihraz etmesinin de deðiþik bir unvanýdýr. Hilâfet payesinin mazhar-ý tâmmý insan-ý kâmildir.. ve insan-ý kâmilin beden ve cesedi dahi –ruhun gerisinde dursa da– ruhaniyet televvünlüdür. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ýn keramet mebde’li miraç hâdisesinde, cesed-i mübareklerinin –O’na ruhlarýmýz feda olsun– ruhlarýnýn yedeðinde seyahat-i semaviyesinin buna bir misal teþkil ettiðini daha önce hatýrlatmýþtýk. Ýsterseniz siz ona ruhun emriyetinin cismin halkiyetine galebesi de diyebilirsiniz. Böyle bir cisim, pek çok ahvâl-i âdiyesinde dahi mücellâ bir ayna gibi “ إذَا رُؤيَ ذِكْرُ اللهِ –Göründüðünde Allah anýlýr.” mazmununca hep O’na nâzýrdýr, O’nun evsâf-ý celâliye ve kemâliyesini aksettirir, O’nu hatýrlatýr, O’nu duyurur ve O’nu hissettirir. Evet bir insan-ý kâmil, konumunda ve konumuna göre duruþunda sürekli farklýlýk sergiler. O kendine has farklýlýðýyla doðar, zâhirî ve bâtýnî hâsseleriyle bu farklýlýðýn hakkýný eda etmeye çalýþýr, farklýlýðýnýn þuurunda olarak yaþar.. ve yaþadýðý gibi de ötelere yürür. Hatta onun cesedi dahi bu farklýlýktan nasibini alýr. Enbiyâ-yý izamýn (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm) cesetlerini topraðýn yemeyeceði buna bir misal sayýlabilir.. Taayyünde “Ikdü’n-Nübüvvet”in (aleyhissalâtü vesselâm) ruhu, ervahýn ilki ve ruhu’l-ervah þerefiyle müþerref, haricî vücut itibarýyla zuhûru ise peygamberlik manzumesinin kafiyesi, varlýk aðacýnýn semeresi, nübüvvet semasýnýn kutup yýldýzý ve risalet ufkunun da “kavl-i fasl”ý olmasý itibarýyla beklenti iþtiyak ve heyecanýyla tebcil-i tehirine baðlanmýþtýr. Evet O, semere olduðu gibi çekirdektir de; ilk iþaret olduðu gibi son alâmettir ve besmele ile mermuz bulunmasýnýn yanýnda sýrr-ý fatihadýr. O’na, geriden gelen öncü de diyebilirsiniz; zaten kendileri de “ نَحْنُ اْلاَخِرُونَ السَّابِقُونَ –Biz ipi göðüsleyen arkadaki öncüleriz.” demiyor mu.! Her nebinin ümmeti kendi peygamberinin arkasýndan yürüyeceðine göre, Hazreti Ruh-u Azam’a iktida edenlerin nerede durduklarý/duracaklarý bizim için en büyük bir biþaret olsa gerek.. evet O, Ruh-u Azam’dýr ve ümmeti de en bahtiyar ümmettir. Tasavvuf terminolojisinde geçen “Ruh-u Azam” tabirini, hakikat-i Ahmediye (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) olarak yorumlayanlarýn sayýsý hiç de az deðildir. Aslýnda O zat, bütün esmâ ve sýfât-ý sübhaniyenin mücellâ bir aynasý olmasý itibarýyla, âlem-i mülkün de, melekûtun da en dýrahþan çehresi ve en dilruba kametidir. Onun neþrettiði nurlar sayesinde bütün eþya ve hâdiseler doðru-dürüst okunan bir kitap hâline gelmiþ; insanlýk nereden gelip nereye gittiðini açýk-seçik öðrenmiþ; ebediyete meftun insan ruhu onun sonsuz saadet vaatleriyle yepyeni bir vilâdet yaþamýþ ve derken bütün cismâniyetin karanlýklarýndan kurtulmuþtur. Ruh-u Azam’a, bütün kâinatlarý kuþatan hayat tecellisi diyenler olduðu gibi, vahidiyet tecelli dalga boylu celâlî celevat veya “ تَنَزَّلُ الْمَلاَئِكَةُ وَالرُّوحُ – Ceste ceste melekler ve ruh iner.” âyetine dayanarak, mübarek bir gün ve gecede, müminlere vesile-i inþirah olmak üzere inen “Ruh-u Azam-ý Küllî” þeklinde yorumlayanlar da olmuþtur. Ayrýca O’na mebde ve müntehanýn mazhar-ý tâmmý, “akl-ý evvel”, “nefs-i külliye” diyenler de az deðildir. Ýþin aslýna bakýlacak olursa, menba-ý feyz-i enbiyâ ve mürselîn kabul edilen, künhü nâkâbil-i idrak Ruhu’l-Kuds gibi Ruh-u Azam-ý Küllî de bizim için bir mevcud-u meçhul mahiyetindedir. Aslýnda, her insanýn ruhu bir mânâda melekûta açýktýr ve ona bakmaktadýr ki, erbabý bu zaviyeden bir bakýþ, duyuþ ve seziþe “feth-i karîb” demiþler; sýfât-ý sübhaniye ve âlem-i ceberûta nâzýr kalbin ihsas ve imtisaslarýna “feth-i mübîn” unvaný vermiþler; âlem-i lâhûta müteveccih bulunan sýrrýn müþahedelerini de “feth-i mutlak” paye-i mübecceli ile yâd edegelmiþlerdir. Ýnsan Cennete de ebediyete de, Cennette rü’yet ve rýdvana da bu lâtîfeleriyle namzettir. Ötedeki bütün mazhariyetler, ruh, kalb ve sýrra baktýðý için beden ve cismâniyet itibarýyla kavrayamayacaðýmýz lütuf ve ihsanlarýn “ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ وَلاَ اُذُنٌ سَمِعَتْ وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ –Salih kullarýma gözlerin görmediði, kulaklarýn iþitmediði ve insan tasavvurlarýný aþkýn þeyler hazýrladým.” medlulünce birer sürpriz þeklinde sunulacaðýna iþaret edilmiþtir. Evet, ötedeki eltâf-ý sübhaniyenin, idrak ufku sýnýrlý bulunan akl-ý meâþ ile kavranamayacaðý açýktýr. Hele, dünyada mârifet, muhabbet ve aþk u þevk adýna “ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ –Daha yok mu?” diyenlere “ وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ –Nezdimizde daha fazlasý vardýr.” ferman eden Zât “ لِلَّذينَ أَحسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادةٌ –Ýhsan þuuruyla ihsanda bulunan ve güzellere peyrev olanlara bir de fazlasý var.” menba-ý vaadinden kim bilir ne sürprizler ne sürprizler lütfedecektir.! Aslýnda “ مَن كَانَ ِللهِ كَانَ اللهُ لَهُ –Kim Allah içinse Allah da onun içindir.” mazmununca, tafaddul dalga boylu ilâhî mukavelenin muktezasý da bunun böyle olmasýný düþündürmektedir. Mevzuu hulâsa edecek olursak; kâinattaki hayat her þeydir ve Hazreti Hayy u Kayyum’a bakmaktadýr. Cenâb-ý Hakk’ýn hayatý, hayat-ý zâtiye ve hayat-ý sermediyenin ta kendisidir. Evet O’nun hayatý, baþka bir ruhla deðil, kendi kendiyle kaimdir. Mahlukattaki ruh ise, sebeb-i hayat bir cevherdir. Melekler cism-i lâtif olmalarý itibarýyla müteayyin birer ruh ile kâimdirler. Letafetlerinden onlarýn hayatlarý da ruhlarý gibidir. Bu açýdan da bazýlarý, onlarýn fenâ bulmasýný cisimlerin fenâ bulmasý þeklinde deðil de, bir gaþy ve bayýlma türünden olacaðýna hükmetmiþlerdir. Böyle düþünenler, bir mânâda ruhlarý da ayný þekilde mütalâa etmiþ, onlarýn fena bulmalarýný da gaþy ile yorumlamýþlardýr. Onlara göre ruhlar, âlem-i emirden zîþuur ve basit birer kanun-u emrîdirler. Dolayýsýyla onlar, belli parçacýklardan meydana gelmiþ mürekkepler gibi çözülüp daðýlmadan, münkariz ve mütelâþî olmadan masûndurlar, ama “ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّموَاتِ وَمَنْ فِي اْلأَرْضِ –Sûra üflenince göklerde ve arzdakiler ölür ve yerle bir olurlar.” medlulünce, onlarýn da o dehþetengiz ahval içinde gaþy hâliyle dahi olsa, bir ölüm köprüsünden geçecekleri mukadderdir. Sofilere göre, ruh dediðimiz hakikat, birbiriyle mütelâsýk ve fakat farklý çerçeveleriyle, týpký bir külliyenin üç ayrý fakültesi gibi, ayrý ayrý mevhibelerin meclâsý üç farklý buudu bulunan bir vâhiddir: Birincisi; ruh-u zât diyeceðimiz rahmânî ilk tecellidir ki, esbab açýsýndan canlýyý meydana getiren unsurlarýn özel durumlarý ve belli konumlarýyla kaim görünen ruhtur. Ýkincisi; ruh-u menfûh da dediðimiz akýl, ilim, irade, lâtîfe-i rabbaniye, his ve þuurla serfiraz “nefs-i nâtýka”dýr ki, insanýn yaratýlmasýndan evvel veya anne karnýnda belli bir safhadan sonra cenine nefhedilen zîþuur kanun-u emrîdir ve hadisin ifadesiyle, bu ruh embriyolojik vetire esnasýnda melek vasýtasýyla yavruya üflenir. Bu ruh Hz. Adem’e “ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي – O heykel-i evvele kendi ruhumdan nefhettim.” fehvasýnca, bizzat Cenâb-ý Hak tarafýndan, Hz. Meryem’e ise Cibril vasýtasýyla üflenmiþtir. Ýþte bu kabil bütün nüfûs-u menfûhaya “ervâh-ý cüz’iye” denir. Yani ruh, cemalî ve ehadî tecelli ile, fertlerin mazhar olduklarý/olacaklarý ilk mevhibelere baðlý, onlarýn hususiyet, karakter ve kabiliyetlerine göre bir atâ ve sübhanî birer ifâzadýr. Bu ervâh-ý cüz’iyeyi, güneþin, farklý donaným ve farklý hususiyetleri hâiz mahiyetlere, farklý ifâzalarý gibi düþünebiliriz; evet, canlý-cansýz her nesnenin, onca farklý hususiyetlerine raðmen, zâhirî keyfiyet ve mazhariyetlerini –esbab plânýnda– güneþten aldýklarý kabul edilecek olursa, iþte böyle bir durumdaki merâyâ ve mecâlînin kesreti, mütecellînin vahdetine muarýz sayýlmaz; sayýlmaz zira bu, güneþte küll hâlinde bulunan hususiyetlerin, deðiþik aynalarda tafsilî bir görüntüye ulaþýp taayyün etmiþ cüz’iyat þeklinde kendini göstermesi demektir. Konuyu –tam vazýh olmasa da– böyle bir misale baðlayarak diyebiliriz ki, yeryüzünde, hatta diðer gezegenlerdeki ziyâ, hararet ve sair hususiyetler, güneþin aks-i nuru ve bir mânâda gölgesi olduðu gibi ervâh-ý cüz’iye de ilmî bir program çerçevesinde, zâtî ve sübutî evsâf-ý celâliye ve cemâliye sahibi bir Zât’ýn hayat sýfatýnýn bir aksi, Hay ve Muhyî isimlerinin de birer cilvesi ve gölgesi mahiyetindedir. Bu itibarladýr ki, ariflerden hâl ve istiðrak erbabý bazý kimseler, vücud-u zýllîye bakarken dahi –biraz da vecd u istiðrak sevkiyle– hep vücud-u aslîyi mülâhazaya aldýklarýndan veya sübühât-ý vechin ziyasý ile medhuþ bulunduklarýndan O’ndan baþka bir þeyi görmediklerini, duymadýklarýný ifade etmiþ; hatta bunlardan ehl-i cezbe bir kýsým kimseler daha da ileri giderek, cüz’iyattaki tecelliyi, insanýn aynadaki cansýz sureti þeklinde görmüþ ve bütün varlýða hayal nazarýyla bakmýþlardýr. Aslýnda bu bir iltibastýr; hâl, zevk kaynaklý ve istiðrak televvünlü bir iltibas.. dolayýsýyla onlarýn bu þekildeki mülâhazalarý panteistlerin nazarî ve felsefî mülâhazalarýna karýþtýrýlmamalýdýr. Bu iki üslûp arasýnda zahiren bir benzerlik söz konusu olsa da ehlullah meseleye her zaman bir tecelli þeklinde bakmýþ; diðerleri ise konuyu hulûl ve ittihada baðlamýþlardýr. Üçüncüsü; eskilerin ruh-u hayvanî dedikleri biyolojik ruhtur ki, ruh-u menfûh veya nefs-i nâtýkanýn matiyyesi, ceset ile insanî ruh arasýnda bir iltisak unsurudur; buna ruhun izzet, letafet ve nezahetinin ism-i Zâhir’e bakan bir perdesi de diyebiliriz. Nefha-i ilâhî olan ruha gelince o bir cevher-i mücerred olduðu gibi ayný zamanda mahlûkiyet çerçevesinde de bir mânâda münezzehtir. Ýnsanlarýn, saadet ve þekavet arasý gel-gitleri tamamen ruh-u hayvanî perdesine baðlý cereyan etmektedir. Öyle ki, eðer ruh-u menfûh müstakillen dinlenilebilse, ondan hep saadet naðmelerinin yükseldiði duyulacaktýr. Ruh-u insanînin hâkim olduðu kimselerde, ruh-u hayvanînin âlâm ve ýzdýraplarý, ruh-u menfûh için birer terakki ve tekamül vesilesidir. Aksine, ruh-u menfûh itibarýyla güçlü bulunmayanlar, tabir-i diðerle vicdanlarýyla diri olamayanlar Allah’la münasebetleri açýsýndan ölü sayýlýr ve çektikleriyle kalýrlar. Ruhun en önemli mekanizmasý vicdandýr; vicdan ise Hak temâþâsýna açýk bir rasathanedir.
|