|
Konuþmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek demek olan samt; Sofiyece, konuþmadan kaynaklanan ya da kaynaklanmasý muhtemel bulunan, faydasýz, belki de bazen zararlý olan söz, beyan ve mütalâalara karþý مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ “Aðzýndan çýkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanýnda hazýr bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiþ olmasýnlar.” fehvasýnca, temkinli davranýp düþüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rýzasýna ve mutlak gerekliliðe baðlayarak, Hakk’ýn hoþlanmayacaðý, hattâ çok defa lüzumsuz sayýlan konularda dilini tutup konuþmamak demektir.
Samtla alâkalý, Hazreti Andelib-i Zîþân’ýn (sallâllahü aleyhi ve sellem) “Ya hayýr söyle veya sükût et” mealiyle vereceðimiz beyanlarý bir “kavl-i fasl” mahiyetindedir ve hem konuþma hem de susma adýna bir çerçeve niteliðini taþýmaktadýr. Burada, yine O’na (sallâllahü aleyhi ve sellem) atfedilen “Sözün hikmet, sükûtun da tefekkür olsun.” tavsiyesini hatýrlatmakta da yarar görüyoruz. Aslýnda çok konuþma ve hele mâlâyâniyâttan ise, hep mezmum görülmüþ ve öteden beri insanlarý felâkete sürüklemiþ günahlarýn (mühlikât) en tehlikelilerinden biri kabul edilegelmiþtir; gelmiþtir de, seyr-i sülûk-i rûhânîde hak yolcularý, bir dil âfeti olarak buna karþý sürekli uyarýlmýþlardýr. Hak erleri arasýnda çok yeme, çok uyuma, çok konuþma, “kesret-i taâm”, “kesret-i menâm”, “kesret-i kelâm” sözcükleri ile, sâlikin boynunda birer tasma, ayaklarýnda pranga ve kollarýnda kelepçe olduðu sürekli hatýrlatýlmýþ ve hatarlarý üzerinde ýsrarla durulmuþtur. Eski ifadesi ile “sebeb-i kesret-i hatîât ve zellât” olduðu sýk sýk ihtar edilmiþtir. Hazreti Ömer Efendimiz’e isnad edilen “ مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ – Çok konuþanýn hata ve sürçmeleri çok olur -buna sakatâtý çok olur da diyebiliriz.” þeklindeki söz de, bu mülâhazayý teyid eder mahiyettedir. Hem ahlâk kitaplarý, hem de tasavvuf risaleleri kendi açýlarýndan ‘samt’ý ele almýþ ve onu, sâlikin önemli bir zenginliði, müntehînin gizli bir definesi ve her müminin de edeb emaresi saymýþ, üzerinde ýsrarla durmuþlardýr. Ne var ki, bir müminin hem “emr-i bi’l-ma’ruf” ve “nehy-i ani’l-münker” konularýnda, hem ilim ve irþad mevzûlarýnda, hem de mazarratlarý def’ ve menfaatleri celb etme hususlarýnda, konuþmasý da bir vecibe görülmüþtür. Evet dinimizde, ihkâk-ý hak etme mevzûunda konuþulacak þeyleri konuþma bir vecibe, sükût etmek ise bir mâsiyettir. Bu itibarla da denebilir ki, Allah’ýn rýzasý gözetilmeden ve meþrû bir gaye takip edilmeden çok konuþma zararlý olduðu gibi, konuþulmasý gerekli olan yer ve zamanlarda konuþmama da ayný ölçüde zararlý ve mezmumdur.. evet, her zaman sükût istihsan edilse de bazen konuþma, ondan daha makbul görülmüþtür. Bu açýdan, sükûtun altýn kabul edildiði yerler de vardýr, gümüþ kabul edildiði yerler de. Onun için, nerede sükût edilip nerede konuþulmasý gerektiðini bilmek çok önemli görülmüþtür. Hakkýn çiðnenip, hakikatin tahkir gördüðü bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçýk þeytan-ý ahras (dilsiz þeytan) sayýlmýþ; faydasýz ya da batýl þeyler konuþanlar da, þeytanýn dostu ve tercümaný kabul edilmiþlerdir. Konuþmasý gerekli olan birine konuþma fýrsatý verilmesi ve o ölçüde yararlý olamayacak kimselerin susmasý ahlâkî bir sükût olup, düþünce ve beyan pazarýnda haddini bilmeye delâlet eder. Konuyla alâkalý: “Bakýrsa metâýn sürme pazara ey ahî; Býrak meydaný cevher fürûþân olanlara!” denilmiþtir. Hâl ehli ve hikmet erbabý yanýnda dilini tutmak, edeble alâkalý bir samttýr, hâle ve hikmete hürmetin ifadesidir. Þeyhülislâm Yahya Efendi, bu hususla alâkalý þöyle der: “Sözün dinle, kelâm-ý ehl-i hâli gayra benzetme; Bilirsin vâizâ, çok fark vardýr kâlden kâle.” Ayrýca, Hakk’a vâsýl olmuþ maiyyet erleri yanýnda, murakabe ölçüsünde bir sessizlik vardýr ki, o da, hem mehbit-i ilham-ý ilâhî olan kalblere, hem de o kalbleri doygunluða ulaþtýran Zât’a karþý bir tâzim samtý ve kadirþinas gönül erlerinin sükûtudur. Bunlar susmalarý gerektiði yerde susar, ilham esintilerinin önünü açarlar; dünya nimetlerine bedel, cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler. Bazen de anlatmaya esas teþkil eden konu bizim idrak ufkumuz ya da mevzûun derinliði bakýmýndan o kadar aþkýn olur ki, sesimizi keser, çevremizdekilere de “sus” der ve her þeyi samta emanet ederiz: “Arza ne hâcet, hâlimiz ayândýr..” veya bir kelâm-ý nefsîyle: “Hâl-i pür-melâlimize bak, bizi yalnýz býrakma!” ifadeleri böyle bir samtýn sesi soluðu olduðu gibi, Hazreti Mevlânâ’nýn: “چهره ء زَرْدِ مَرا بین و مرا هیچ مگو دَرْدِ بی حَد بِنِگرْ بَهَرِ خدا هیچ مگو دلِ پر خون بنگر چشم چو جیحون بنگر هرچه وبینی بگذرْ چون وچرا هیچ مگو – Sararmýþ solmuþ yüzüme bak da, bana hiçbir þey söyleme! Sayýsýz dertlerimi gör, (ama) Hüdâ aþkýna bana bir þey söyleme! Kanla dopdolu gönlüme bak; ýrmaða dönmüþ gözyaþlarýmý seyret; ne görürsen geç hepsinden; neymiþ, nasýlmýþ diye bir þey söyleme!” þeklindeki beyanlarý da, böyle bir samt çaðrýsýnýn ifadesidir. Avam, dilini tutarak samt-ý sûrîde bulunur; arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murakabesi yaþarlar; muhibler de, aþk u iþtiyaklarýný gizleyerek, bir vefâ samtý ortaya koyarlar. Birinciler, sükûtlarý ile beyan sakatâtýndan kurtulmuþ ve muhtemel ta’n u teþnîden korunmuþ olurlar. Ýkinciler, sükûtun vaad ettiklerinin yanýnda tefekkür ve murakabenin de vâridâtýna mazhar olurlar. Üçüncüler, “âþýkým dersin, belâyý aþktan âh eyleme/Âh edip, aðyârý âhýndan âgâh eyleme” fehvâsýnca, samt içinde sýrlarýný korur ve derin bir vefâ örneði sergilerler.
|