Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Biri Mübalaða Diðeri Ýftira!.. Yazdr E-posta
Fezâil-i Ýnsaniyenin Ýki Kanadý

Unutmak, bazen, çok sevaplý bir fazilettir; bazen de, nisyandan daha büyük bir bela yoktur.
Ýnsan faziletlerini, meziyetlerini ve elde ettiði baþarýlarýný unutuyorsa, bu çok makbul ve þâyân-ý takdir bir nisyandýr. Bir insan, dünyayý ihya etse, can olup her tarafa hayat üflese ve insanlýðý ayaða kaldýrsa bile, kendi sa’yine terettüp eden bu meseleleri bir daha aklýna hiç getirmeyecek þekilde unutmalýdýr. Ezkaza bazýlarýný hatýrlasa, o zaman da onlarýn birer nimet-i ilahî olduðu mülahazasýyla ve istidraç da olabileceði endiþesiyle; “Rabbim, bunlar benim için birer nimet miydi; yoksa, beni küstahlaþtýracak istidraç sebepleri mi, bilemiyorum. Þayet, birer nimet idiyse, onlardan dolayý Sana hamd ederim. Ýstidraç olmalarýndan da Sana sýðýnýrým!” demelidir. Ýþte bu manada, insanýn meziyet ve muvaffakiyetlerini unutmasý çok büyük fazilettir.

Hatalarý, yanlýþlarý ve günahlarý unutmak ise, büyük bir beladýr. Hatayý söylemek doðru deðildir; dinimiz hata ve günahlarýn sayýp dökülmesini yasaklamýþtýr. Fakat, bir insana -farzýmuhâl- “Hatalarýný anlat” dense, o, çocukluðundan itibaren ne kadar sürçmesi ve tökezlemesi varsa hepsi önünde yazýlýymýþ gibi bir bir sayabiliyorsa; bütün yanlýþ adýmlarýnýn ve zikzaklarýnýn piþmanlýðýný her an yepyeni gibi duyabiliyorsa; hatta iþlediði yeni ve küçük bir hata ile bütün eski hatalarýný da hatýrlýyor ve bir kere daha kendini levmediyorsa, bu da çok önemli bir mazhariyettir. Hatalarý, yanlýþlarý, zikzaklarý, riyakârlýklarý, sum’alarý, bencillikleri ve inhiraflarý asla unutmama; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulama.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatýrlama.. dolayýsýyla, her fýrsatta nefsi sîgaya çekme... Yetmiþ yaþýnda ve ölüm döþeðindeyken, altmýþ sene evvel ve daha mükellef olmadýðý dönemde yaptýðý bir hatayý bile unutmayýp onun hicabýný da duyma.. iþte burada da unutmama çok önemlidir.
Evet, hata ve günahlarý sürekli hatýrda tutup tevbeye yapýþma.. meziyetleri ve baþarýlarý da hiç hatýra getirmeyip devamlý sa’ye sarýlma.. bunlar, fezâil-i insaniyenin iki kanadýdýr.

Derinleþme ama Deðiþmeme

Derinleþme azmi içinde olmayanlar hiç farkýna varmayacaklarý þekilde sýðlaþýr ve zamanla tamamen dýþlanýrlar. Dolayýsýyla, insan, sürekli derinleþme peþinde bulunmalýdýr. Çünkü, bütün kötü ahlâkýn kaynaðý geliþme gayretinde olmamak, olduðu yerde saymak ve mevcutla yetinmektir. Sürekli deðiþim, tebeddül ve tagayyür; farklý þekil, farklý, renk, farklý þive ve farklý desenlerle her zaman bambaþka güzellikler sergileme insanýn hedefi olmalýdýr. O, her yeni gün, “Rabbim, bugün Seni dünden daha derin duyuyorum. Keþke dün de bana bunu duyursaydýn.” diyebilmeli ve duymadaki derinliðini her zaman bir perde daha yükseltmeli; ertesi gün daha derin, sonraki gün biraz daha derin olmaya çalýþmalýdýr. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) günde yetmiþ ya da yüz defa istiðfar etmesindeki sýr da, terakkideki seyrinin bu þekilde olmasýndadýr. O, devamlý yükseldiðinden dolayý, her an arkada býraktýðý dûn mertebelere bakmýþ ve her basamakta bir önceki için “estaðfirullah” demiþtir. Haddizatýnda, bir insan arkada býraktýðý mertebeleri mütâlaa ederek “estaðfirullah” diyecek durumda deðilse, bütün haline “estaðfirullah” denmesi lazým gelecek þekilde bir sukut içinde demektir.

Deðiþmemenin büyük bir mazhariyet sayýldýðý alanlar da vardýr. Mesela; bir insan, tefekkür ufku itibariyle ya da his, þuur, mantýk ve muhakeme enginliði açýsýndan ne kadar ileriye giderse gitsin; kendi özündeki ilahi sanatý elli defa hallaç etmesi veya kainat kitabýný satýr satýr okumasý bakýmýndan ne ölçüde inkiþaf ederse etsin; ihsan þuurunun ve yakin mertebelerinin en üst seviyesine ulaþmasý zaviyesinden ne denli yükselirse yükselsin.. bütün bunlarla beraber, kendisini sýradan bir kul olarak görebiliyor ve farklýlýk mülahazalarýna kapýlmýyorsa, bu çok önemli bir talihlilik ve þâyân-ý takdir bir “deðiþmeme” halidir.

Öyle ki, Allah ufkunu açsa, göklerde uçsa.. ve bir yerde Cebrail’e ulaþsa.. sonra Cebrail, “Dost, artýk ben seninle beraber yürüyemem; bundan sonrasý bana kapalý. Sen yürü, yoluna devam et. ‘Top senin, çevkân senindir bu gece’ dese!” O zaman bile, yine kendisini yaratýlmýþlarýn en küçüklerinden biri görme;  “Ben ancak baþkalarýnýn ayaklarýnýn altýna yüzümü sürebilecek bir insaným.” deme ve Hazreti Ali yaklaþýmýyla, “insanlardan bir insan olma” mülahazasýna baðlý kalma... Sürekli abdiyetini duyma.. ayaklarý yerde bir kul olduðunu hep hissetme.. farklýlýklarýna kendine göre farklý manalar yüklememe.. mazhariyetlerinden dolayý kendisine çeþit çeþit ünvanlar aramama.. deðiþik mülahazalarla birkaç versiyonu dile getirilen Kutup, Gavs, Mehdî ve Mesih gibi pâyelere sahip olduðu iddiasýnda bulunmama.. ve iþte bu mevzuda deðiþmeme, kat’iyen fahre girmeme, ucbe düþmeme, yüksek rütbelere dilbeste olmama bir insan için çok büyük bir mazhariyettir. Bu duygu ve düþünceler asla deðiþtirilmemesi ve hep korunmasý gereken mülahazalardýr.

SORU: “Gönüllüler hareketi” þeklinde adlandýrdýðýnýz bu hoþgörü, diyalog ve eðitim faaliyetlerini, kimileri Türkiye’nin globalleþen dünyaya yegâne katkýsý olarak kabul ederken, kimileri de bir tehdit unsuru gibi görüyorlar? Bu konudaki deðerlendirmelerinizi lûtfeder misiniz?

CEVAP: Bu harekete her iki tarafýn da dile getirdikleri þekilde mana yüklemek yanlýþtýr ve ikisi de büyük iddia sayýlýr. Birincisi, ortaya konan çok kýymetli ve pek samimi gayretleri gören dostlarýn teþvik adýna seslendirdikleri þekerleme kabilinden bir iddia; ikincisi ise, içinde bulunmadýklarý ve kendi adlarýyla anýlmayan hiçbir iþi faydalý görmeyen, kendilerinden olmayanlarý hasým gibi kabul edip karþý cepheler oluþturan kimselerin karalama maksadýyla ortaya attýklarý iftira edalý bir iddiadýr. Evet, ilki, müftehirâne bir mübalaða; diðeri de müfteriyâne bir iddiadýr. Aslýnda, hiçbir mesnede dayanmayan sözlerle eðitim gönüllülerine iftira etmek büyük bir haksýzlýk olduðu gibi, hüsn-ü zanla dahi olsa, onlarý mübalaðalarla anlatmak da yanlýþtýr. Her türlü iddiadan uzak kalmakla beraber, fedakâr ruhlarýn çok samimi gayretleriyle sürdürülen faaliyetleri, Allah’ýn bugünkü insanlara büyük bir lütfu olarak yâd etmek ise, hem bir þükür hem de kadirþinaslýk ifadesidir.

Þahsen, yapýlan onca güzel iþi görünce takdir hisleriyle doluyor ve kimi zaman “gönüllüler hareketi” kimi zaman da “örnekleri kendinden bir hareket” diyerek o güzellikleri alkýþlýyorum. Alkýþlýyorum, zira, o hasbî insanlarýn, hemen her meselede hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çýkardýklarýna þahit oluyorum.

Bu hususu þerh sadedinde, çocukluk yýllarýma ait bir hatýramý ve duygumu arz edeyim: Babam, vaktini hiç zayi etmeyen, bir yere gidip gelirken bile ya Kur’an okuyan ya da yeni ezberlediði bir þiiri tekrar eden ve kitap okumaktan çok zevk alan bir insandý. Ayrýca, Sahabi efendilerimizi çok sever, sürekli onlarýn hatýralarýný okur, dinler ve anlatýrdý. Kitaplarýnýn en fazla aþýnan kýsýmlarý sahabeden bahseden sayfalar olurdu. Sahabe-i Kiram efendilerimize karþý o kadar alâkasý vardý ki, nerede onlardan birinin adý anýlsa aðlardý ve evin içinde onlarýn hatýralarýný hep canlý tutardý. Dolayýsýyla, biz de Efendimiz’in seçkin arkadaþlarýnýn sevgisiyle ve onlara karþý hayranlýkla dolu olarak neþ’et ettik. Onlar benim gözümde o kadar büyük idiler ki, herbirini Kaf daðýnýn ardýndaki Anka kuþu gibi görürdüm ve onlara ulaþýlabileceðine ihtimal vermezdim. Hele, günümüzün insanlarýyla az mukayese etsem, onlarý ufuklarýna asla yetiþilemeyecek ve yaþadýklarý gibi bir daha yaþanamayacak baþyüce þahsiyetler olarak kabul ederdim. Onlar nasýl insanlarmýþ? Onlardaki bu derinlik neredenmiþ? Onlar gibi yaþayan insanlar bir kere daha gelir mi dünyaya?.. sorularý kaplamýþtý zihnimi. Uzun zaman sahabe hayatýnýn artýk mazide kaldýðýna ve tekrar yaþanamayacaðýna inanmýþtým. Fakat, Hazreti Üstad’ýn yanýndan gelen bir talebeyi ve beraberindeki bir-iki insaný görünce, “Demek ki sahabe gibi yaþanabiliyormuþ; demek ki, o hayat tarzý sadece bir döneme hapis deðilmiþ” demiþ ve çok sevinmiþtim. Babamýn talimiyle aþina olduðum ve kitap sayfalarýnda gördüðüm sahneleri o birkaç insanda da müþahade etmem bana manevi bir kuvvet ve ümit kaynaðý olmuþtu; o güne kadar okuyup dinlediklerimin örneklerini görme fýrsatý bulmuþtum. 

Örnekleri Kendinden Bir Hareket

Evet, daha düne kadar, fedakârlýk, cömertlik, civanmertlik ya da istiðna ruhu adýna misal verecek olsanýz, ta Saadet asrýna, Tabiîn ya da Tebe-i tabiîn dönemlerine gitmeniz gerekirdi. Ne var ki, muhataplarýnýzý o örneklerle ikna etmek de oldukça zordu; zira, anlattýðýnýz kahramanlýk misallerine karþýlýk, “Mazide böyle bir þey ya olmuþ, ya olmamýþ” der; onlarý, eski Fars masallarýna benzetir, Rüstem hikayesi gibi bir hikaye olarak dinlerlerdi. O dönemde, herhangi bir “üsve-i hasene” bulabilmek için elinizde mumla dolaþýrdýnýz vatan sathýnda; dolaþýrdýnýz da birkaç insandan baþkasý görünmezdi gözlerinize. Misal insan, örnek adam aradýðýnýzda Saadet Asrý’na, Ýslam Tarihi’nin bazý altýn kesitlerine ya da son dört yüzyýlýn birbirinden kopuk çok kýsa dönemlerine koþmakta bulurdunuz çareyi. Mazinin parlak devirleri sýðýnak olurdu size. Yanýnýzda kalb hayatý, zühd, takva ve dua denseydi, yalnýzca Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali gibi sahabe efendilerimiz aklýnýza gelirdi. Fedakârlýk, cömertlik ve îsâr hasleti gibi faziletlerden bahsedilse idi; Allah ve Rasûlü uðruna her þeyini, hatta sevgili evladýný bile fedâ etmeyi göze almýþ, kadýnlýk aleminin yüz aký analarla ilgili konuþulsaydý ya da kendini Allah’a adamýþ, dünyaya hiç tama’ etmeyen ve gözü sürekli ahiretin koridorlarýnda yaþayan delikanlýlarý anlatmak isteseydiniz, yine o ilk çaðlara sýðýnýrdýnýz.

Fakat, Allah’a sonsuz hamd ü senâlar olsun, bu hareketin gönüllüleri hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çýkarma eþiðini de aþtýlar. Belli bir dönemde “Acaba o insanlar gibi yaþanabilir mi?” diye düþünürken, günümüzde onlardan bir kaç canlý örnek gösterip “yaþanabiliyormuþ” demek ve hemen her sahada onlarýn arasýndan model insan göstermek mümkündür. Evet, onlar önde yürüdüler, anlattýklarýný pratiðe döktüler, þahlandýlar ve arkalarýnda yürüyenleri de þahlandýrdýlar. O kahramanlarýn bazýlarýný tanýma talihliliðine erdim, bazýlarýný medyadan öðrendim ve bir kýsmýnýn hatýralarýný da onlarý tanýyanlardan dinledim. Bazý kimseler görmezlikten gelse de, Allah görüyor, Hazret-i Muhammed (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) biliyor ve Kirâmen Kâtibîn yazýyor onlarýn fedakârlýklarýný. Tarih sayfalarý da onlarýn hatýralarýyla hergün biraz daha renkleniyor. Belki kendileri de farkýnda deðiller ama hepsi birer yâd-ý cemil oldular/oluyorlar. Bu kahramanlarýn hayat hikayeleri, mâkus kaderimizi deðiþtirme adýna tarihe düþülen öyle þerefli notlardýr ki, gelecek nesiller de onlarý þerefle yâd edecektir. Bundan dolayý, ýsrarla söylüyorum; her yerde o fedakâr ruhlarýn hatýralarýný bir vakanüvist hassasiyetiyle tesbit etmek ve yazmak lazýmdýr ki, yarýn tarihçilerin iþi kolaylaþsýn; sonraki nesillere de güzel misaller býrakýlmýþ olsun.

Ýþte, bu yönleri itibariyle, biz de hoþgörü ve diyalog temsilcilerini, eðitim gönüllülerini takdir ediyor, alkýþlýyor ve bu ideal insanlarýn þahs-ý manevisine “örnekleri kendinden bir hareket” dense sezâdýr diye düþünüyoruz. Böyle bir takdirin de, Allah’ýn nimetlerine karþý bir manevî þükür ve o fedakârlar hakkýnda da  bir kadirþinaslýk ifadesi olduðuna inanýyoruz.

Biri Mübalaða Diðeri Ýftira!..

Ne var ki, bu hareket sayesinde dünyanýn çehresinin deðiþeceðini, topyekün insanlýðýn yüzünün güleceðini ve yeryüzünün bir Cennet haline geleceðini söylemeyi ve bu türlü büyük iddialara girmeyi de doðru bulmuyoruz. Günahkâr bir insanýn Cenâb-ý Hakk’ýn rahmetinden affedilmeyi ümit etmesi gibi, biz de o engin rahmetten ümit ederiz ki, dünyanýn deðiþik yerlerine düþen bu damlalarla Allah Teâlâ bir nevbahar icad etsin. Þimdiye kadar susuz kalmýþ, sararmýþ ve kurumaya yüz tutmuþ fidanlarý çiselemelerle ve þebnemlerle hiç emsali görülmemiþ þekilde bir kere daha canlandýrsýn. Öyle arzu ederiz ki, insanlarýn adeta birbirini yediði ve tabakat-ý beþer çapýndaki hýr-gürlerin ardý arkasýnýn kesilmediði bir dönemde, bu sevgi kahramanlarýnýn tesiriyle hakikate uyanan ve insanî deðerleri yeni bulmuþçasýna farklýlaþan kimseler bütün dünyayý felakete sürükleyecek büyük sellere karþý dalgakýran vazifesi görsünler. Dileriz, onlarýn samimi gayretleriyle her yanda sulh adacýklarý oluþsun; bunalan toplumlar onlarýn beyaz adalarýna koþsun. Bütün bu güzellikleri Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz; fakat, bu hareketi, dünyanýn rengini deðiþtirecek yegâne sâik olarak ifade etmeyi, baþka hayýrlý faaliyetleri ve hareketleri görmezlikten gelerek sadece onu nazara vermeyi ve “þuraya yürüyorlar, bunu yapacaklar” gibi mübalaðalý sözleri asla tasvip edemeyiz. Bu türlü iddialý düþünce ve beyanlarý kulluk anlayýþýmýza ve itidâl düþüncemize de zýt kabul ederiz; zira, bizim vazifemiz, kendi deðerlerimiz çerçevesinde dine, millete hizmet etmek ve bunu yaparken de asla neticeyi düþünmemek, hiçbir beklentiye girmemektir.

Biz insanlarýn iç dünyalarýný bilemeyiz; onlarýn dýþa akseden tavýr ve davranýþlarýna göre deðerlendirmelerde bulunur, hükümler verir ve hüsn-ü zan ederiz. Dolayýsýyla, Cenâb-ý Hakk’ýn kime ne türlü bir misyon yüklemiþ olduðunu, kimi ne çeþit iþlerin beklediðini ve hangi insanlara ne büyük vazifeler eda ettireceðini bilemeyeceðimiz için, o mevzuda söyleyeceðimiz büyük büyük sözler mübâlaða sayýlýr. Allah Teâlâ, kadirþinaslýðý ne kadar sever, onu ne ölçüde manevî bir þükür olarak kabul eder ve o þükre ne denli mukabelede bulunursa, mübâlaðalardan da o kadar hoþlanmaz. Çünkü, mübâlaða zýmnî yalandýr; yalan ise bir lafz-ý kâfirdir ve günahtýr. Öyleyse, hüsn-ü zan seslendirilmeli ama mübâlaða ve iddia sayýlabilecek sözlerden de mutlaka kaçýnýlmalýdýr.

Diðer taraftan, bazý insanlar da, bu sevgi kahramanlarýnýn dünyayý deðiþtirecekleri ve kendilerine yaþama imkaný vermeyecekleri düþüncesiyle ciddi bir paranoya yaþýyorlar. Onlarýn kendilerine göre düþünce sistemleri, hayat tarzlarý, iktisadî, siyasî, kültürel ve idarî felsefeleri var. O felsefeye göre, yarým-yamalak da olsa, bir dünya kurmuþlar. O dünyada kendilerini rahat hissediyor ve hariçten yükselen her sesi haklarýnda ölüm fermaný olarak görüyorlar. En masum insanlarý bile kendi dünyalarýný karartacak ve rahatlarýný kaçýracak tehlikeli kimseler olarak algýlýyorlar. Karanlýðý ýþýk gören, ýþýðý da karanlýk kabul eden bu karanlýk ruhlular, sevgi deyip sevgi konuþan ve sevgi teneffüs eden insanlardan bile endiþe ediyorlar. Bu endiþelerini de aka kara, karaya da ak demek suretiyle, deðiþik iftiralarla dile getiriyorlar.

Haddizatýnda, hayatýný hoþgörüye, diyaloða ve eðitime adamýþ insanlardan hiçbirisi gelecekte, deðil dünyanýn çehresini karartmak, tek insana gölge yapmayý bile düþünmezler. Zannediyorum onlar, kendilerine ömür boyu hasmâne tavýr alan kimseleri mahþer günü periþan vaziyette, sürüm sürüm bir halde görseler, maruz kaldýklarý bütün kötülükleri unutur ve onlara da el uzatýr, tutup kaldýrmaya çalýþýrlar. Cenâb-ý Hak orada izin ve imkan verse, kimseyi yüzüstü býrakýp geçmez ve kimsenin ebedî hüsrana uðramasýna rýza göstermezler. Ömürleri boyunca tek sinek öldürmemiþ, bir yýlanýn canýna kýymamýþ insanlarýn hiç kimsenin hayatýný karartmayacaðý muhakkaktýr. Aslýnda, o türlü iftiralarý seslendirenler de, deðiþik zamanlarda bu hususu test etmiþ ve hakikatin böyle olduðunu görmüþlerdir. Fakat, paranoya yaþýyor olmalarý ve vehimlerle oturup kalkmalarý doðru düþünmelerine manidir; dolayýsýyla, çok çirkin iddialarda bulunmaktan ve sürekli iftira etmekten de geri duramazlar.

Bu iki zümreyi bu þekilde tesbit ettikten sonra, diyebiliriz ki; biz ne öncekilerin hüsn-ü zanla yükledikleri o manalarý taþýyacak kadar güçlüyüz, ne havariyiz, ne sahabeyiz, ne saff-ý evveli teþkil eden insanlardan bazýlarýyýz; ne de berikilerin iftira ettikleri kadar kötü, karanlýk düþünceli, karmaþýk hesaplarý ve gizli planlarý olan insanlarýz. Hayýr, biz kendimizi özel bir misyon eda eden insanlar olarak görmediðimiz gibi, Allah’ýn rýzasýný kazanma maksadýyla insanlýða hizmet etmek dýþýnda bir niyet de asla taþýmýyoruz.

Vazifeye Devam...

Baþkalarý ne derse desin, biz, büyük iddialara girmeden, aleyhimizdeki sözlere aldýrmadan, kötülükler karþýsýnda da telaþa kapýlmadan kendi vazifelerimizi yapmalýyýz. Gördüðümüz muamele ne olursa olsun, inkisar yaþamamalý, kimseye küsmemeli ve darýlmamalýyýz. Bu dünya diþini sýkýp dayanma dünyasýdýr; rahat yaþama ve hayattan kâm alma diyarý deðildir. Kötülüklere maruz kalsak da, haklarýmýz elimizden alýnsa ve kendi ülkemizde –N. Fazýl ifadesiyle– “parya” gibi yaþamak zorunda býrakýlsak da, bunlara hiç takýlmamalý ve kendi karakterimizin gereðini sergilemeliyiz. Elimizden geliyorsa, yýlan ve akreplerdeki canavarlýk ruhunu bile baský altýna alarak, onlarla da iyi geçinmeli ve hayatý paylaþýlabilir hale getirmeliyiz. Onlara kýzarak veya diþ göstermeleri karþýsýnda panikleyerek geriye durmamalý, hangi þartlarda olursa olsun sorumluluklarýmýzý yerine getirme gayretinde olmalýyýz. Hatta tek baþýmýza kalsak bile bu duyguyu korumalý ve ona göre hareket etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiþ dönemde yaþamýþ bir yiðidin halini birkaç fotaðraf karesi içinde anlatýr ve buyurur ki: Saðýna baktý, saðlam kimse göremedi; soluna baktý, ayakta kalmýþ bir fert bulamadý; herkes dökülmüþtü ve o cephede tek baþýna kalmýþtý. “Demek iþ baþa düþtü” deyip atýný mahmuzladý.. gitti ve bir daha da geriye dönmedi... Ýþte bu hal, her devrin dava adamlarýnýn halidir. Þu kadar var ki, o kahraman, maddi bir mücadelede ve muharebe meydanýnda bir mücahidin yapmasý gerekeni yapmýþtýr. Maddi kýlýcýn kýnýna girmesi gerektiðine ve artýk mücahedeyi Kur’an-ý Kerim’in elmas düsturlarýyla sürdürme zamaný olduðuna inanan insanlara gelince; onlarý memleket memleket sürgüne gönderseler, zindanlara atsalar, her gün biri için idam sehpasý kursalar, Hazreti Mesih’in havarilerine yaptýklarý gibi çarmýhlara gerseler ve arkadaþlarýný götürüp oralara mýhladýktan sonra ayný akýbetle onlarý da tehdit etseler bile, yine de hak bildikleri yoldan dönmemek, hak ve hakikatin sesi-soluðu olmak da bunlarýn þiarýdýr. Onlar, böyle bir mücadelenin dýþýnda ölürlerse, iþte o zaman akýbetlerinden korkar ve üzülürler; belki rahat anlarýný endiþelerle karþýlar ve þöyle derler: “Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker yapmadýðým bir zeminde, rahat döþeðimde yatarken ölürsem nice olur benim halim; aman Allah’ým, bu ne zillettir!” Hazreti Halid’in vefat esnasýnda söylediði sözler onlarýn kulaklarýnda çýnlar; hayatý cephelerde geçen, vücudunda para kadar yara almadýk yer kalmayan büyük sahabinin, yatakta vefat ediyor olmaktan duyduðu elemi onlar da kendi gönüllerinde hissederler. Bir yerden bir yere hizmete giderken trafik kazasýnda ölmeyi, yurtdýþýna gidip hicret yurdunda ötelere yürümeyi ve Allah rýzasý için i’lâ-yý kelimetullah adýna bir iþe omuz verirken ahirete göçmeyi cana minnet sayarlar. Hazreti Azrail’i, bu yollarýn birinde karþýlamaktan memnun olur ve “Rabbim, Sana sonsuz hamd olsun ki vazife baþýnda canýmý aldýn; dilerim, bunu bir þefaat vesilesi olarak kabul buyurur ve beni de affedersin!” duygusuyla kanatlanýp öbür aleme uçarlar.

Aslýnda, hizmet eden insanlarýn meziyetlerini, faziletlerini, diðergamlýk ve hasbîliklerini yâd etmek, dolaylý yoldan onlarýn kulaðýna gittiðinde, onlar için teþvik primi mahiyetinde olabilir. Öyle bir þekerlemeye bazen ihtiyaç da duyabilirler. Bu hususu Hazreti Bediüzzaman da ifade etmektedir. Ebced ve cifirle alâkalý bazý tesbitlerini, Risalelere ve Cevþen’e ait bir kýsým ikramlarý dile getirirken, “Gerçi bu çeþit ikramlar yazýlmasaydý daha münasibdi; fakat bu kadar hadsiz muarýzlar ve çok kuvvetli ve kesretli düþmanlar karþýsýnda az, fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teþci', sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iye oldu, ben de yazdým.” demektedir. Bu açýdan, günümüzde de dine ve millete hizmet eden insanlarýn bazý teþvik edici takdirlere ihtiyacý olabilir. Biz, baþka insanlar söz konusu olduðunda bu takdirlerimizi arz etmeli ve insanlarý teþvikkâr olmalýyýz. Fakat, kendi hesabýmýza maddi bir beklentiye girmediðimiz gibi takdir ve tebcil arayýþýnda da bulunmamalýyýz. Bizi, hiç kimse alkýþlamayabilir; hiç kimse bize destek olmayabilir. Biz, böyle bir beklentiye gireceðimize iki hususa dikkat etmeliyiz:

Bizim Kýzýlelmamýz

Birincisi: Yürüdüðümüz yolun doðruluðunu gözden geçirmeli; þayet yolumuzun doðruluðundan eminsek, her þeye raðmen yürümeye devam etmeli; eðer usûl ve metod adýna eksiklerimiz varsa, onlarý tamamlamalý, yanlýþlarýmýzý gidermeli ve daha sonra da konjonktüre göre durumumuzu sýk sýk kontrol etmeliyiz.

Ýkincisi: Hedefimizin sýrf Allah’ýn rýzasý olup olmadýðýný sürekli denetlemeliyiz. Sadece O’nun hoþnutluðunu mu arýyoruz, yoksa niyetlerimize baþka þeyler de bulaþmýþ mý? Dünya bir fettan gibi önümüze çýkacak olsa, biz bu iþi býrakýp ona meyleder miyiz? Mesela, “Cihan hükümdarý Kanunî Sultan Süleyman’ýn bile fethedemediði, serdar-ý âzâm Merzifonlu Karamustafa Paþa’nýn uðrunda canýndan olduðu Viyana kapýlarýný size açacaðýz; Türkiye’yle beraber hayaller ülkesi Kýzýlelma’yý da emrinize vereceðiz. Bu büyük mükafata bedel sizden tek þey istiyoruz; o da, “i’la-yý kelimetullah” dediðiniz, Allah’la kullar arasýndaki manileri bertaraf etmek, insanlarýn iyilik duygularýný coþturmak ve kötülüklerden onlarý alýkoymak diye þerh ettiðiniz sevdanýzdan vazgeçmeniz!” deseler cevabýmýz nasýl olur? Eðer bu iþe yürekten gönül vermiþsek ve Allah rýzasýnýn ne demek olduðunu biliyorsak, vereceðimiz cevap bellidir; zannediyorum, bu hareketin temsilcilerinin hepsi de bu hususta ayný duygularý taþýyordur: “O da ne demek; bizim hangi zaafýmýzý gördünüz de böyle çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Deðil Ýstanbul’dan Viyana’ya kadar olan memleketleri vermeniz, dünyanýn doðusundan batýsýna kadar bütün ülkeleri de va’d etseniz, vallahi, billahi, tallahi biz yan gözle bile bakmayýz o topraklara, arpa boyu ayrýlmayýz bulunduðumuz yerden.”

Ýþte, bunu gönülden diyebilecek kadar vefalý olmak lazým. Evet, bizim hedefimiz Allah rýzasýdýr; ondan daha büyük bir gaye-i hayal bilmiyoruz. O hedefe ulaþmak için de i’lâ-yý kelimetullah yolunu ve yöntemini seçmiþiz; ondan büyük bir vazife de tanýmýyoruz. Bu yolda yürürken, vazifenin büyüklüðünden dolayý caka yapmama ve baþkalarýnýn ta’n u teþnii karþýsýnda endiþe ve tereddütlere kapýlmama hususlarýnda da -Allah’ýn izni ve inayetiyle- kararlýyýz.
Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com