|
Soru: “Zamanýn çýldýrtýcýlýðýna karþý sabýr” düsturu açýsýndan, acelecilik gerektiren hususlar ve teennî ile hareket etmeyi lüzumlu kýlan meseleler nelerdir? Çoðu zaman, insaný ümitsizliðe ve atâlete sürükleyen acelecilik duygusu nasýl dengelenebilir?
Cevap: Sabredilen konular itibarýyla sabýr çeþit çeþittir; ibadetlere devam hususunda sabýr, günahlara girmeme mevzuunda sabýr ve musibetlere karþý sabýr en çok bilinen sabýr çeþitleridir. Dünyanýn göz alýcý güzellikleri karþýsýnda duygu ve fikir deðiþikliðine düþmeme, düþünce kaymalarý yaþamama ve hep Kur'ânî çizgide yol alma da farklý bir sabýr türüdür. Sürekli öteler iþtiyakýyla nefes alýp veren Hak dostlarýnýn, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatýna katlanmalarý ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastýrmalarý ise ancak seçkin kullara özel bir sabýrdýr. Bunlara ilaveten bir de zaman isteyen ve bir vakte baðlý cereyan eden iþlerde, “zamanýn çýldýrtýcýlýðýna karþý sabýr” söz konusudur. Beklemek, Ateþten Gömlek Cenâb-ý Allah, kâinâttaki her þeyi “Ol!” deyivermekle en mükemmel þekilde varlýða erdirebileceði halde, bütün mekâný ve eþyayý tedricîliðe baðlamýþ; mahlukâtýn yavaþ yavaþ ve adým adým varlýk sahasýna çýkýp belli bir zaman içinde olgunlaþmasýný saðlamýþtýr. Evet, varlýk âleminde her þey takdîr-i ilahî ile belirlenen bir süreye baðlý olarak þekilden þekle, tavýrdan tavra intikâl ettikten sonra belli bir vaziyete ulaþmaktadýr. Zaman, eþyanýn üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler, zamanýn keskin diþleri arasýnda öðütüle öðütüle meydana gelmektedir. Mesela, bir çocuk, ana rahminde “rüþeym” haline geldikten sonra þekillerin ve kalýplarýn her çeþidine gire gire geçirdiði tam dokuz ayýn ardýndan dünyaya gözlerini açmaktadýr. Bazen yedi aylýk doðumlar da saðlýklý olsa bile, genellikle normal bir doðum için dokuz ay beklemek gerekmektedir. Þayet, siz bu süreyi kýsaltmak ister ve çocuðun vaktinden önce doðmasý için deðiþik mualecelerde bulunursanýz, büyük bir ihtimalle maksadýnýzýn aksiyle tokat yer ve o masum yavruya kýymýþ olursunuz. Hatta bu konudaki aceleciliðinizden dolayý annenin canýna da kastetmiþ sayýlýrsýnýz. Evet, birinin ya da bir þeyin yolunu gözlemek ve ümit edilen bir neticeye ulaþabilmek için zamanýn çabucak geçmesini beklemek çok zor olsa da, hatta bu zorluðu ifade sadedinde “El-intizar eþeddü min'en-nar” dense ve beklemek ateþe benzetilse de, her þeyin bir vakt-i merhûnu (belirlenmiþ bir zamaný) vardýr; herkes tayin edilen zaman gelip o þeyin miâdý doluncaya kadar beklemek zorundadýr. “Beklemek” bazen insaný çýldýrtacak kadar ruha aðýr gelse bile, insan, takdîr-i ilahî ile karara baðlanan bir süreyi daraltamaz, varlýðýn baðrýna konan tedricîlik esasýyla oynayamaz. Öyleyse o, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders almalý, sebep ve netice münasebetini gözetmeli ve eþyâ arasýnda bulunan tertibe riayet etmelidir. Fýtratta carî kanunlarý görmezlikten gelmemeli; sebepleri gözetmeden netice beklememeli; zamana ve mesafelere karþý tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemelidir. Pek Acelecidir Ýnsan Ne var ki, insanýn tabiatýna konan acûliyet (acelecilik) hissini aþmak herkes için müyesser deðildir. Ümitsizlik, üstünlük tutkusu, bencillik ve rahata düþkünlük gibi, acelecilik de insan tabiatýnda þeytanî tuzaklara açýk bir boþluktur. Þayet insan, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesi ameliyelerinden geçirilmezse, bu acelecilik ve sabýrsýzlýk duygusu onun bütün tavýr ve davranýþlarýna hükmedebilir. Kur'an-ý Kerim'de, “Ýnsan aceleci (bir tabiatta) yaratýlmýþtýr.” (Enbiyâ, 21/37) buyurularak beþerin acûliyet yanýna dikkat çekilmiþtir. Söz konusu ayette, Arapça'daki “faûl” vezninden ism-i fail olan “acûl” kelimesi kullanýlmýþtýr ki, bu kelime yapýsý, dil bilgisi açýsýndan mübalaða ifade etmektedir; yani, insanýn mahiyetinde potansiyel olarak acûliyetin var olduðunu, onun çok sabýrsýz ve pek aceleci bir tabiatla dünyaya gönderildiðini belirtmektedir. Evet, insan peþin ücretleri arzular, zaman ve mekan bakýmýndan yakýn olaný tercih eder. Bundan dolayýdýr ki, henüz vakti gelmeyen nimete çarçabuk ulaþmayý ve hatta âhiret nimetlerini de daha dünyadayken tatmayý diler. Bir baþka ayet-i kerimede, “Ýnsan, bazen þerri, týpký hayrý istercesine ister. Pek acelecidir bu insan!” (Ýsra, 17/11) denilmekte ve bazen onun iyiyi-kötüyü birbirinden ayýramayacak kadar sabýrsýz davrandýðý; bu acûliyetinden dolayý da kimi zaman dünyayý âhirete tercih ettiði vurgulanmaktadýr. Haddizatýnda, insan mahiyetindeki benlik, þehvet, öfke, inat ve hýrs gibi boþluklarýn yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliðe döndürülürse, bunlarýn hepsi insanýn önemli birer derinliði haline de gelebilir. Bu duygularý kontrol altýna alma kahramanlýðýný ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve þeytana amelelik yapma zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliðe açýk nüveleri besleyip geliþtirmek ve kötülük temayülleri taþýyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaþtýrmak için nazil olmuþtur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan þer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atýp karaktere dönüþmesine fýrsat vermemek ve iyi yanlarýmýzý inkiþaf ettirip bizi hakiki insanlýða ulaþtýrarak Cennet'e ehil hale getirmek için vaz' edilmiþtir. Dolayýsýyla, acelecilik bir yönüyle þeytanýn rahatlýkla girip çýktýðý nefsanî bir boþluk olsa bile, dinin rehberliðindeki iyi bir terbiye neticesinde, diðer kötü görünümlü hasletler gibi, onun yönünü de hayýrlý iþlere çevirmek ve onu da dengeli kullanmak her zaman mümkündür. Bu açýdan, mutlaka yavaþ ve ihtiyatlý davranýlmasý icap eden yerler ve durumlar olduðu gibi, acele edilmesi gereken meseleler ve þartlar da vardýr. Ýman Hizmeti Teennî Ýster Ýman ve Kur'an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur. Çünkü bu vazife, insan tabiatýna baðlý bir iþtir; potansiyel olarak tekamül ve terakkiye istidadlý þekilde yaratýlan insaný hakiki insanlýða yönlendirmeye ve onu insan-ý kâmil ufkuna ulaþtýrmaya mâtuf bir harekettir. Dolayýsýyla, hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hasýl olmaz; vatan, millet, din ve iman adýna ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ý Allah, bir yumurtanýn civcive dönüþmesini bile haftalara yaymýþ ve bize bu konudaki ilâhî ahlâký talim etmiþtir. Þayet bu tedricîliði ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmýþ tavuðu yumurtalarýn üzerinden vakitsiz kaldýrýrsanýz saðlýklý civcivler elde edemezsiniz; dahasý, yumurtalarýn da cýlkýný çýkartmýþ olursunuz. Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yýðýnlarýn insanî deðerlere yönelmesi, ideal insanýn, ideal neslin ve ideal toplumun yetiþmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek þey deðildir. Beþerin En Mükemmeli'nin (aleyhi ekmelü't-tehaya) elinde ve Kur'an'ýn mucizesi olan ýsmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlýðýn oluþmasý ve huzur toplumunun olgunlaþmasý ancak yirmiüç senede gerçekleþebilmiþtir. Eðer böyle bir meselenin doðumu bile yirmiüç senede olmuþsa, onun “ba'sü ba'de'l-mevt”i de bu zaviyeden deðerlendirilmeli ve bu mevzuda kat'iyen acûliyete girilmemelidir. Evet, iman hizmeti vesilesiyle insanlýðýn imdadýna yetiþmek, asýrlardan beri rahnedâr olmuþ, bütün surlarýnda gedikler açýlmýþ ve burçlarý yýkýlmýþ bir kaleyi tamir etmek gibi de deðildir; ondan daha zordur. Çünkü, bugün Allah'a iman meselesinde pek çok insanýn problemi vardýr; Peygamberlere iman ve saygý temelden sarsýlmýþtýr. Haþr u neþre inananlarýn sayýsý azlardan az; inananlar arasýnda da haþr ü neþre göre hayatýný tanzim eden insanlarýn adedi çok daha azdýr.. ahirete inandýðýný söyleyen kimseler bile, yapýp ettiklerinin hesabýný verecek gibi davranmamakta; rahatlýkla yalan söylemekte, hýrsýzlýk yapmakta, haram yemekte ve daha bir sürü ahlaksýzlýk sergilemektedirler. Bu durumdaki insanlarý vicdanlarýndaki güzellik nüvelerine uyarma, onlarý yeniden özlerine ulaþtýrma, kalblerini imanla nurlandýrýp imanda derinlik kazandýrma, hayatlarýný dini ihyaya vakfetmelerini saðlama ve hepsini birer hakikat eri, birer adanmýþ insan haline getirme... zorlardan zor bir meseledir. Zordur; zira, bu mesele kalble alâkalý bir mevzudur. Kalbe müteallik konularda delillerin ve aklî-mantýkî argümanlarýn tesiri bir yere kadardýr. Siz bütün delilleri bir bir serdetseniz ve akýllarý hayrette býrakacak mucizeler sergileseniz dahi, muhataplarýnýzýn onlarý birer “göz baðcýlýk” ve “illüzyon” olarak algýlamalarý söz konusudur; nitekim tarih, Peygamberlere –hâþâ– “büyücü” diyen, onlarýn mucizelerini sihir olarak gören ve bu bakýþ inhirafýndan dolayý da inanmaya hiç yanaþmayan insanlarla doludur. Ayrýca, Sa'd-ý Taftazanî'nin anlayýþýyla konuya yaklaþacak olursak; iman, Cenâb-ý Hakk'ýn, istediði bir kulunun kalbine, onun cüz'î irade ve ihtiyarýnýn hakkýný vermesinden sonra, ilka ettiði bir nurdur. Kul, bazý delilleri görse, aklýný iþletse, enfüsî ve afakî tefekkür neticesinde bir kýsým neticelere ulaþsa bile, iman denen hakikatin vicdanda duyulmasý Allah'ýn kalbe atacaðý nura baðlýdýr. Demek ki, bir insanýn gönlünde iman nurunu yaratan ve o büyük nimetin vaktini tayin eden Allah'týr; dolayýsýyla, böyle bir hususun asla acûliyete tahammülü yoktur. Ýman ve Kur'an hizmetinde fiîlen acûliyete yer olmadýðý gibi, bu vazifeyi eda edenlerin mülahaza ve söz açýsýndan aceleciliðe düþmeleri de çok mahzurludur. Bir gün bütün insanlýk sizinle ayný çizgide birleþebilir; herkes Allah'a inanabilir ve Peygamber Efendimiz'e saygý duymaya baþlayabilir; siz de bu neticeyi gönülden isteyebilirsiniz. Fakat, þayet, el-âlem sizin böyle masum bir dileði seslendirmenizi bile baþka türlü yorumlayacaksa, o zaman sözlerinize çok dikkat etmelisiniz. Mesela, Rasûlullah'ýn (sallallahu aleyhi ve sellem) Habbâb b. Eret'e hitaben, “Allah'a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehþet verici iþkenceler gördüler. Onlardan bazýlarý hendeklere yatýrýlýr ve demir testerelerle vücutlarý ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrýlýrdý da yine gevþeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktýr; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadýn Hîre'den Hadramût'a kadar tek baþýna yolculuk yapacak da, yolda vahþi hayvanlardan baþka hiçbir þeyden endiþe etmeyecek.” dediðini nakledecek olsanýz, eðer muhataplarýnýz, mü'minleri sabra davet eden bu sözleri, dinin hâkim olacaðý günleri intizar þeklinde anlayacaksa, hiç konuþmamalý, yarýnlara ait mülahazalarý dillendirmemeli ve hatta o türlü düþüncelere hiç girmemelisiniz. Yarýnlarýn nelere gebe olduðu sizi alâkadar etmez. Bugün vefat etseniz Allah Teâlâ size elli sene sonra nasýl bir dünya düzeninin olacaðýný sormaz. Hayatta olduðunuz sürece rýza-yý ilahî için ne yaptýðýnýzý, i'lâ-yý kelimetullah yolunda nasýl bir hizmette bulunduðunuzu, ne kadar samimi ve ne ölçüde ihlaslý olduðunuzu sorar. Siz, hesaba çekileceðiniz meselelerle ve sorumlu bulunduðunuz alanla meþgul olmalýsýnýz. Sorumluluðunuz dýþýnda kalan hususlarýn dedikodusunu yapmamalýsýnýz. Hele hele kat'iyen istikbale ait ahkam kesip durmamalýsýnýz. Gelecek nesiller kendi dönemlerinin gereklerini yaparlar; siz de bu zamanýn gereklerini yapma durumundasýnýz. Size düþen vazife: Allah'ýn rýzasýna tâlib olmak, onu elde etmek için gaye ölçüsünde bir vesile olan i'lâ-yý kelimetullaha sarýlmak ve bunu yaparken de fikrî, kavlî ve fiilî acelecilikten fersah fersah uzak durmaktýr. Acele Edilmesi Gereken Meseleler Diðer taraftan, acele edilmesi icap eden yerler ve þartlar da vardýr: Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “tesvîf” yapan, yani hayýrlý iþleri sürekli erteleyen ve bugünün iþini yarýna býrakan kimselerin kendilerini büyük bir tehlikeye attýklarýný belirtmiþ; ölüm gelip çatmadan tevbe etmekte, ahiret için azýk toplamakta, zekat ve sadaka vermekte ve namazý vaktinde kýlmakta acele edilmesi gerektiðini beyan buyurmuþtur. Bu konuda, Hazreti Ömer ve koþarak camiye giden bir çocuk arasýnda geçen konuþma pek ibretâmizdir: Hazreti Ömer Efendimiz, her zamanki gibi namaza giderken koþarak yanýndan geçen bir çocuk görür. Ona seslenir; “A be evlat, bu ne acele?” der. Çocuk, “Namaza gidiyorum, cemaate yetiþmek istiyorum” cevabýný verir. Mü'minlerin emiri, “Sen daha küçüksün..” mukabelesinde bulununca; çocuk, “Efendim, dün komþumuzun oðlu vefat etti; o benden de küçüktü.” der ve hýzlý adýmlarla caminin yoluna koyulur. Ýþte, ecel kapýyý çalmadan evvel kulluk vazifelerini yerine getirmek konusunda o salih çocuk gibi acele etmek makbul bir acûliyettir. Ýslam alimleri, Peygamber Efendimiz'in söz ve uygulamalarýna bakarak özellikle beþ hususta aðýr ve yavaþ davranmamak gerektiðini söylemiþ; bu meselelerde “acele” denecek kadar seri hareket etmenin lüzumuna dikkat çekmiþlerdir: Misâfir gelir gelmez ona yemek ikram etme, bir günahýn ardýndan hemen tevbe kurnasýna koþup af dilenme, özellikle farz namazlarý vaktinde ikâme etme, çocuklara dinî bilgileri güzelce öðretme, zamaný gelince de onlarý geciktirmeden evlendirme ve bir de cenaze namazýný çabucak kýlarak vefat eden insaný bir an önce defnetme konularýnda acele etmenin makbul ve daha faziletli olduðunu bildirmiþlerdir. Ýstidradî olarak þu hususu da arz etmek istiyorum: Aslýnda, bir müstehabý (sünnet seviyesinde olmamakla beraber yapan kimseye sevap kazandýran bir ameli) iþlemek için bir sünnet terk edilemez; fakat, maalesef pek çok yerde, cenaze namazýný acele kýlmanýn müstehap olduðu düþüncesiyle vakit namazýndan sonraki Âyetü'l-kürsî ve tesbihler okunmadan cenaze namazýna geçilmekte ve böylece bir sünnet terk edilmektedir. Ne tuhaftýr ki, vefat edenin yakýnlarýnýn gelmesi ve cemaatýn çok olmasý için cenaze saatlerce, hatta bir kaç gün bekletilmekte ama sýra Âyetü'l-kürsîye ve tesbihlere gelince cenazenin defninde acele davranmak gerektiði hatýrlanmaktadýr. Karanlýklara Iþýk Tutmada Acele Edin!.. Acele edilmesi gereken ameller cümlesinden olarak, Allah'ýn yüce adýnýn ve Rasûlü Ekrem'in davasýnýn dünyanýn her yanýna yayýlmasýný düþünüyorsanýz, elde ettiðiniz fýrsatlarý o istikamette deðerlendirme hususunda da âhesterevlik etmemelisiniz. Cenâb-ý Hakk'ýn ihsan ettiði imkanlarla yeryüzünün dört bir yanýnda eðitim müesseseleri açabilecekseniz, daha çok yere giderek daha çok beldeyi diyalog ve dünya barýþý adýna bir sulh adacýðý haline getirebilecekseniz, bu meselede de kat'iyen yavaþ davranmamalý, bilakis acele hareket etmelisiniz. Þayet, bugün Anadolu'nun baðrýndan çýkýp cihana yayýlan samimi insanlarýn yurtdýþýnda açtýðý birkaç yüz okul varsa, keþke bu sayý birkaç bin olsaydý. Olsaydý da, dünyanýn dört bir bucaðýnda, bu okullar vesilesiyle ayný eðitimi alan, ayný duygularý paylaþan, ayný düþünceleri taþýyan ve bir araya geldiði zaman ayný dili konuþan on binlerce talebe bulunsaydý.. bulunsaydý ve bu münevver insanlarýn herbiri kendi ülkesinde dostluðun, diyaloðun ve evrensel barýþýn temsilciliðini yapsaydý. Ýþte, keþke bu mevzuda asla âhesterevlik edilmeseydi.. keþke eðitim gönüllüleri az yese, az uyusa ve az dinlenselerdi ama günde birkaç yere derse gitse, bir sonraki yere yetiþmek için acele etse ve ocak tüttürmedikleri hiçbir diyar kalmamasý için dur-durak bilmeden koþtursalardý. Evet, diyalog çalýþmalarý vesilesiyle herkesle münasebete geçmeli ve bazýlarý sizi çok yanlýþ bir þekilde anlatmadan insanlara kendinizi tanýtmalýsýnýz. Þimdiye kadar diyalog sahasýnda yalnýz at oynatan ve çoðu zaman bu mülahazayý istismar eden bir kýsým teþkilatlar, bazý organizasyonlar onu bütün bütün kendi inhisarlarý altýna almadan kendi deðerlerinizi herkese anlatmalýsýnýz. Bu zamana kadar bazýlarý diyaloðu kendi güdümlerinde görüyor ve onu kendi emellerine ulaþmaya vasýta olarak kullanýyorlardý. Onlar, samimi diyalog taraftarý deðillerdi; fakat, þimdi deðiþik felsefe ve inançlarýn müntesipleri arasýndan bunun samimi taraftarlarý da çýktý. Bir yönüyle, herkes diyalog ortamýný kendi inandýðý deðerler ve beðendiði kültür birikimi adýna serbest dolaþým için önemli bir fýrsat saymaya baþladý. Dolayýsýyla, hemen her düþüncenin temsilcileri belde belde, ülke ülke geziyor ve gezdikleri her yerde kendi güzelliklerini neþrediyorlar. Þayet, sizin de hakikaten kadirþinas olan insan vicdaný tarafýndan beðenilecek bazý deðerleriniz ve hatýrý sayýlýr bir kültür mirasýnýz varsa, siz de ayný yolu izlemeli; daha çok yere gitmeli, daha çok insanla bir araya gelmeli ve dilbeste olduðunuz hakikatleri daha yaygýnca anlatmalýsýnýz. Mesela; yeryüzünde bizim uluhiyet telakkimiz kadar saðlam ve arýzasýz bir uluhiyet anlayýþý yoktur. Koca bir dünya Yüce Yaratýcý'yý yanlýþ biliyor; isimsiz, sýfatsýz ve þe'n-i Rubûbiyetsiz bir ilah telakkisi peþinde gidiyor; “God” kelimesinin darlýðý içinde ve “Diyo” yakýþtýrmasýnýn sýðlýðýna baðlý bir ilah ve mabud anlayýþý takip ediyor. Bu gidiþle uluhiyet hakikatini gerçek mahiyetiyle ve kendi enginliðiyle duyabilecek gibi de görünmüyor. Öyleyse, onu biz duyurmalý ve hakikatler hakikatini biz ilan etmeliyiz. Þayet, bu vazifenin gereðini yerine getiremez ve mefkuremiz hesabýna bizi bekleyen böyle bir takdim görevinde âhesterevlik edersek vefasýzlýk yapmýþ ve çok büyük bir kusur iþlemiþ sayýlýrýz. Ayný zamanda, bizim vesilemizle hidayete eren bahtiyar kimselerin “Þimdiye kadar neredeydiniz? Keþke birkaç sene önce gelseydiniz! Gelseydiniz de hayatý boyunca hep bir arayýþ içinde bulunan ama Allah'ý, Hazreti Muhammed'i ve Kur'an'ý hiç duyamadan altý ay önce aramýzdan ayrýlan babama da bu yüce dîni öðretseydiniz!..” çýðlýklarýna verecek bir cevap bulamayýz. Bu itibarla da, bu meselede acûliyete ihtiyaç vardýr. Ne var ki, böyle bir meseledeki acelecilik de þahsî tavýrlara ve hissî davranýþlara terk edilemez; þahýslarýn kendi idrak ve anlayýþlarýna býrakýlamaz. Bu konu, þahs-ý manevîye havale edilir; bütün fertler tarafýndan düþünülür taþýnýlýr, istiþarenin hakký verilir ve mevzu kollektif þuurun takdirine sunulur. Neyin nasýl anlatýlacaðý, nerede ne yapýlacaðý, hangi hususta ne þekilde davranýlacaðý gibi konular ortak akýlla belirlenir. Önce, hep kolaylaþtýrma ve asla zorlaþtýrmama, sürekli biþarette bulunma ve kat'iyen tenfir etmeme düsturu çerçevesinde genel esaslar tesbit edilir. Sonra da, teennî ile hareket etmeyi, yani, ilerisini düþünerek, yavaþ ve ihtiyatlý davranmayý gerektiren hususlar ya da daha seri, daha hýzlý ve biraz daha acele olunmasý icap eden mevzular ortaya konur. Acelecilik Hastalýðýnýn Þifasý Bediüzzaman Hazretleri, cehd u gayret iþtiyakýný söndüren sebeplerden biri olarak aceleciliði de saymýþ; “Ýlel-i müteselsiledeki tertibi (sebepler zincirindeki sýrayý) atlamakla müþevveþ eden acûliyet (acelecilik) çýkar, himmetin ayaðýný kaydýrýr.” dedikten sonra, “Siz ‘ýsbirû vesâbirû verâbitû'yu siper ediniz.” sözüyle acelecilik hastalýðýnýn þifasýný iþaret etmiþtir. Evet, yalnýzca hizmetle mükellef bulunan insan, vazifesi olmadýðý halde neticeyi de düþünmeye baþlarsa, bir an önce bir yere ulaþmasý gerekiyormuþ gibi sabýrsýz davranýr, acele hareket eder.. basamaklarý çifter çifter týrmanmaya kalkýþýr; esbabý tam olarak yerine getirmez ama hayali beklentilerinin hemen gerçekleþmesini ister. Þayet, bir süre geçtikten sonra kendince beklediði semereyi elde edemezse, yavaþ yavaþ ye'se düþer, zamanla vazifeden el çeker ve himmet duygusunu bütünüyle kaybeder. Oysa, netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ý Hakk'ýn lütuf ve ihsanýna baðlý bir iþtir; kullarýn o iþe karýþmalarý asla doðru deðildir. Bu türlü bir aceleciliðe karþý ikazda bulunan Bediüzzaman Hazretleri, acûliyet hastalýðýnýn dermaný olarak Âl-i Ýmran sûresinin 200. ayetini gösterir. Bu ayet-i kerimede mealen, “Ey iman edenler! Sabredin, düþmanlarýnýz karþýsýnda sebat etmek için birbirinize sabýr tavsiyesinde bulunun, mücahedeye de daima hazýrlýklý olun.. ve Allah'a karþý gelmekten sakýnýp takva dairesine girin ki felah bulup baþarýya eresiniz.” denmektedir. Ýlahî beyan, önce tek tek fertleri muhatap almakta ve “ýsbirû” diyerek ferden ferdâ þahýslarý sabýrlý olmaya çaðýrmaktadýr. Daha sonra ise, “sâbirû” sözüyle düþman karþýsýnda saðlam durmaya, yýlgýnlýk göstermemeye ve onlardan daha sabýrlý olmaya davet etmektedir. Ayrýca, “sâbirû” tabirini, Arapça'da müþtereklik ifade eden ve iki ya da daha fazla insanýn bir iþi beraberce yaptýðýný gösteren “mufâale” babýnda kullanmak suretiyle, iman edenleri bir araya gelip sabýr müzakeresi yapmaya, sabýr üzerinde derinleþmeye ve bir yönüyle sabýrda bütünleþip birbirine destek olmaya teþvik etmektedir. Nitekim, Allah Teâla Asr sûresinde de “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak þunlar müstesna: Ýman edip makbul ve güzel iþler yapanlar.. bir de birbirine hakký ve sabrý tavsiye edenler.” buyurmuþtur. Bu sûrede yer alan “ve tevâsav bi'l-hakký ve tevâsav bi's-sabr” ifadesi de, yine ayný müþarekete vurguda bulunmakta; mü'minlerin birbirlerine hakký ve sabrý tavsiye etmeleri kurtuluþlarýna bir vesile olarak gösterilmekte; dolayýsýyla sürekli kafa kafaya vererek kollektif þuuru harekete geçirmeleri, beyin fýrtýnalarý yaparak ortak kararlar alýp onlarý uygulamalarý ve her zaman birbirlerine hayýr ve sabýr tavsiyesinde bulunmalarý istenmektedir. Onun içindir ki, deðiþik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ý Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrýlmadýklarý rivayet edilmektedir. Merhum M. Akif bu rivayeti þöyle þiirleþtirmiþtir: “Hani, Ashâb-ý Kirâm ayrýlalým derlerken, Mutlaka “Sûre-i ve'l-Asr”ý okurmuþ, bu neden? Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ý felâh, Baþta îmân-ý hakîkî geliyor, sonra salâh, Sonra hak, sonra sebât: Ýþte kuzum insanlýk Dördü birleþti mi yoktur sana hüsrân artýk.” Söz konusu ayet-i kerimede mü'minlere emredilen diðer husus, “râbitû” kelimesiyle ifade edilmektedir. “Ribât” tabiri, bir yönüyle, irtibat manasýna gelmekte ve yine mü'minleri bir hey'et teþkil etmeye, kollektif þuuru iþletmeye ve yakýn alâka ile birbirine destek olmaya çaðýrmaktadýr. Diðer taraftan, bir hadis-i þerifte anlatýldýðý üzere, kendini tamamen namaza veren, gönlünü camiye rabteden; sabah namazýný kýldýktan sonra “Elhamdulillah bu vazifemi de eda ettim!” deyip hem onun sevincini yaþayan hem de “Öðle vakti gelse de Ruh-u Revân-ý Muhammedî minarelerden bir kere daha yükselse, ben de yine mescide koþup manevî duygularla dolsam!..” düþüncesiyle evinin yolunu tutan, kalbi mescide baðlý gencin bu tavýr ve davranýþýdýr ribât. Ayrýca, dinin ve milletin baþýna gelmesi muhtemel tehlikelere karþý hudut boylarýnda nöbet beklemenin ve hasým güçlerin toplum yapýsýnda açtýðý gedikleri týkamak için gayret göstermenin adýdýr ribât. Ýþte, ribâtýn bütün bu manalarý da yine birliði, beraberliði, birbiri için olmayý ve yaþatmak için yaþamayý imâ etmektedir. Öyleyse, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i þerifte “Acele þeytandandýr; teennî ise Rahmân'dan!” buyurduðu; bir baþka defa da, sabýrlý, aðýrbaþlý, yumuþak ve olgun davranýþýn Hak katýnda makbul bir tavýr ve bir kul için büyük bir ihsan olduðunu vurguladýðý daima hatýrda tutulmalýdýr. Zamanýn çýldýrtýcýlýðýna ve sebepler zincirindeki sýraya uymanýn zorluðuna karþý sabýrlý olmak için, Hazret-i Üstad'ýn iþaret ettiði ayet-i kerimede nazara verilen bütün argümanlar kullanýlmalý ve himmet-i ricâlin ayaðýný kaydýrabilecek bir tehlike olan acûliyetin üstesinden gelebilmek için mutlaka vifak ve ittifak esasý iþletilmelidir. Ayrýca, acele edeceðimiz ya da teennî ile yaklaþacaðýmýz konularýn tefrik ve tesbiti kat'iyen kollektif þuura havale edilmelidir. Bu bahsi de, mevzuyla alâkalý olmasý açýsýndan Kýrýk Mýzrap'taki “Sabýr” þiiri ile bitirelim: Sabýr bir büyülü derman, arkasýnda iman, Sabretmeyenin hâli hicran üstüne hicran! Her þeyde var bir usûl, sabýr da zafere yol, Sýk diþini azýcýk, dolabildiðince dol! Sabýrla piþen insan, kemâle erer inan! Tez canlýnýn her iþi harmanda sapsýz saman. Teennî eden erer, acele etme sakýn! Vurulup dövünsen de ýraklar olmaz yakýn... Örümcek bekleyerek, aða að ekleyerek, Gider hedefe varýr nice emekleyerek. Sýrattan ince bir iþ, koþ geçenlere yetiþ, Geçen sabýrla geçti, aksi bir sürü teþviþ...
|