Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ciddiyetin ve Mizahýn Bizcesi Yazdr E-posta
SORU: Mü’minlerin hayatýnda ciddiyetin önemi nedir? Ciddiyet ve vakar, bulunulan yere ve konuma göre deðiþir mi? Ciddiyetteki ölçülerimiz neler olmalýdýr
CEVAP: Ciddiyet; aðýrbaþlý, sakin, temkinli ve gayretli olma halidir. Ciddiyet, oynak ve sebatsýz olmama; iþ ve vazifede gevþeklik ve ihmalkârlýk göstermeme; davranýþlarda lâubâlîlik ve hafifliðe girmeme; hemen her zaman vakur, ciddî, uslu ve oturaklý olma demektir. Lüzumsuz konuþmak ve yersiz gülmek, ölçüsüzce el ve dil þakalarý yapmak, âdab ve hürmet kaidelerine uymamak gibi hareketler ciddiyete aykýrýdýr. Aðýrbaþlý olma, temkinli davranma, konuma göre bir duruþa geçerek bulunulan yerin hassasiyetlerini koruma ve asla hafif-meþrep olmama gibi hasletlerin insan tabiatýna yerleþmesine de “vakar” denir.

Ciddiyet, bir mefkûre insanýnýn, hayatýnýn gayesi bildiði dâvasýný ve vazifesini üstün bir gayretle ele almasý, sorumluluklarýný derin bir mesûliyet þuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi manasýna da gelir. Bu manada, ciddiyetin sistemli düþünmeye, saðlam plan ve projeler ortaya koymaya ve büyük bir azimle sa’y u gayrette bulunmaya bakan yönleri de vardýr. Nitekim “Men câle nâle – Yollar yürünerek alýnabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaþýlabilir; azimle yola koyulan ve yolculuðun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir þeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkýný vererek çalýþýp çabalayan insan mutlaka istediði o þeyi bulur.” düsturlarý bu hakikati ifade etmektedir.

Aslýnda, bir Müslüman her iþinde ve her zaman ciddî olmalýdýr. Ne var ki, ciddiyet ve vakarýn kibre dönüþmemesi, ciddî ve vakur bir insanýn ayný zamanda mütevazi (alçak gönüllü) olmasý gerekir. Kur’an-ý Kerim, “Rahman’ýn has kullarý o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçer giderler.” (Furkan, 25/63) sözleriyle hakiki mü’minleri anlatýr ve onlarýn yürürken dahi sükûnet ve vakar ile hareket ettiklerini; terbiyeli, nazik ve alçak gönüllü olduklarýný; cahillere çatmaya tenezzül etmediklerini ve asla maðrur, saygýsýz, kaba ve haþin davranmadýklarýný nazara verir.

Diðer taraftan, mü’minlerin, ciddiyeti bir adým öne çýkarýp tevazuyu onun arkasýnda tutacaklarý ya da ciddiyeti tevazunun bir adým gerisine alacaklarý yerler ve durumlar da vardýr. Bediüzzaman hazretleri bu hususa dikkat çeker ve “Meselâ, bir ulü'l-emrin (idarecinin), makamýndaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.” der. Sonra da bu sözlerini þerh sadedinde, büyük bir memurun, memuriyet makamýnda bulunduðu vakit makamýn izzetini muhafaza edecek tavýrlar içinde olmasý ve vakarýný korumasý gerektiðini; onun her ziyaretçi için tevazu göstermesinin tezellül ve makamý tenzil olacaðýný; fakat kendi evindeyken, ne kadar mütevazi davranýrsa davransýn bunun ona daha çok yakýþacaðýný, aksine aile fertlerine karþý vakarýn tekebbür sayýlacaðýný ifade eder. Tabii ki, bu hususta, ciddiyetsiz ve lâubâlî olmakla mütevazi davranmayý birbirinden ayýrmak icap eder; tekebbüre girmemek için vakarý terketmenin, kendini lâubâlîliðe ve sululuða salmak olmadýðýnýn da bilinmesi gerekir.

Haddizatýnda, insanlarýn hal ve hareketlerindeki, oturuþ ve kalkýþlarýndaki ciddiyet iman ve marifet derinliðine baðlýdýr. Dolayýsýyla, ciddiyetin seviyesi her insana, o insanýn iman ve marifet ufkuna, ayrýca ciddî olmasý gereken yere ve konuma göre deðiþiklik arz eder.


Biri Var!..

Zât-ý Uluhiyet’e karþý ciddiyet, her zaman Cenâb-ý Hakk’ýn murâdýný takip etme ve O’nun tarafýndan takip edilme mülâhazasýyla iç ve dýþ bütünlüðü içinde, hayatý ve davranýþlarý ciddî bir çizgide sürdürme þeklinde olur. Bu da ancak, Cenâb-ý Hakk’ýn, insanýn her hâline nâzýr bulunduðuna; yani onun sözlerini duyar ve iþitir, ahvâlini bilir ve deðerlendirir, yaptýklarýný görür ve kaydeder olduðuna inanmakla gerçekleþebilir. Ýnsanlar bazý durumlarda böyle bir görülüp gözetilmeyi muvakkaten unutabilirler; mesela, yemek yerken, çay içerken kendi âlemlerine dalabilirler.. yatakta o murakabe havasýndan uzaklaþabilirler. O anlarda, Cenab-ý Hakk’ýn azametine uygun ve kullarýn küçüklüðüne münasip þekilde Allah’ý hatýrlama, ihsan þuuruyla dolma söz konusu olmayabilir. Gerçi, “akrabu’l-mukarrabîn” dediðimiz daha halis kullar, o türlü hallerde bile temkinli davranýrlar. Fakat, Allah, bazý beþerî hallerdeki öyle bir nisyaný ve geçici bir unutmayý baðýþlayacaðýný vâd etmiþtir. Belki onlardan dolayý da istiðfar edip Allah’a yeniden teveccühte bulunmak gerekir ama herkesin her yerde ayný ölçüde ciddiyet ortaya koyamayacaðý da bir realitedir.

Hak ölçülerine göre iyi düþünen, iyi þeyler plânlayan, iyi iþlere baðlý kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranýþlarýný Allah’ýn nazarýna arz ediyor olma þuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde ortaya koyan insanlar kâmil manada ciddî insanlardýr. Onlar kiminle otururlarsa otursunlar -Hazreti Mevlânâ edasýyla- “Arkadaþ, dikkat et! Burada bizi yalnýz sanma, bizden baþka gizli biri daha var” der ve o zaviyeden hareket ederler. Zaten Kur’an da öyle demiyor mu: “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir! Biraraya gelip gizlice fýsýldaþan üç kiþinin dördüncüleri mutlaka Allah’týr. Beþ kiþi gizli konuþsa altýncýlarý mutlaka Allah’týr. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kýyamet gününde, yapmýþ olduklarý iþleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karþýlýðýný da verecektir. Þüphesiz ki Allah her þeyi bilir.” (Mücâdile, 58/7) Evet, biz hiçbir zaman yalnýz deðiliz; bizi her an gören, halimizi bilen, tavýrlarýmýzý deðerlendiren ve niyetlerimize göre kalblerimize teveccühte bulunan bir Rabbimiz var. Ýþte, bu hakikati kim, ne kadar kavrar ve kimin marifeti ne ölçüde olursa, onun söz, tavýr, hal ve davranýþlarý da o ölçüde ciddiyet televvünlü olur.

Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) anýldýðý yerler ve O’nunla alakalý meseleler de ciddiyet ister. Ýslam’ýn ilk senelerinde, henüz edep bilmeyen ve saygýdan anlamayanlar, Allah Rasûlü’nün huzuruna geldiklerinde O’na karþý saygýsýz davranabiliyorlardý. O günlerde, çölden yeni gelmiþ bir bedevî, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakýþýksýz bir tavýr ve kaba bir ses tonuyla “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne, “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduðunu, konumunun neden ibaret bulunduðunu, Hak katýndaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliðini duyuyor, görüyor, anlýyordu. Kýsa bir süreliðine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fýrsatý bulanlar hemen Rasûl-ü Ekrem’in boyasýyla boyanýyordu. Öyle ki, O konuþurken, Ashab efendilerimiz baþlarýnda kuþ varmýþ da onu kaçýrmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuþ gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardý. Bir kelime kaçýrma korkusuyla ödleri kopuyor gibi bir tavýr sergiliyorlardý. O’nun huzurunda bulunma adeta bir þok tesiri yapýyordu o seçkin insanlarda.. ve o þokun tesiriyle, fem-i güher-i nebevîden dökülen lâl ü güherin hiçbirinin boþluða düþmesine meydan vermiyor, hepsini ezberliyor ve hiçbirini kaçýrmýyorlardý. Sahabe efendilerimiz biliyorlardý ki, O’nun dudaklarýndan dökülen sözler vahy-i gayr-i metlûvdu; yani, kelimeler Peygamber Efendimize ait olsa da, onlardaki mana ve muhteva Allah Teâlâ tarafýndan O’nun kalbine ilham ediliyordu. Cenab-ý Hak, bir metin (vahy-i metluv) gönderiyordu ama onunla beraber o metnin izahýný da Rasûlüllah’a bildiriyordu. O da, Allah kendisine nasýl ilham etmiþse, ona göre þerh ve yorumlarda bulunuyordu. Dolayýsýyla, O’nun teblið ettiði ayetlerde de, onlarýn þerhlerinde de kat’iyen hata yoktu; o her sözünde isabetliydi. Ýþte bu hakikat ve sahabenin bu hakikati anlayýþý, Allah Rasûlü’ne ve O’nun aðzýndan dökülen sözlere karþý lakayt kalmalarýna asla müsade etmiyordu.. etmezdi de, zira onlar lügatlerinde lakaytlýða hiç yer vermeyen birer vefa abidesiydi.

Sahabe Efendilerimizin Ciddiyeti

Ashab-ý kiram, O’nu dinlerlerken öyle kendilerinden geçerlerdi ki, çoðu zaman gözleri yaþlarla dolardý. Ýrbad b. Sâriye (radiyallahu anh), “Birgün Peygamber Efendimiz namazý kýldýrdýktan sonra mübarek yüzüyle bize yöneldi ve gözleri yaþartan, kalbleri ürperten çok tesirli bir konuþma yaptý. Öyle ki içimizden biri, onun veda konuþmasý olduðunu zannederek Efendimiz’e son nasihatlerini sordu.” sözleriyle böyle bir aný anlatýr. O’nu dinleyenler zamanýn nasýl geçtiðini bilemezlerdi. Hazreti Ömer (radiyallahu anh) der ki, “Bir gün Allah Rasûlü sabah namazýndan sonra minbere çýktý. Konuþtu, konuþtu, konuþtu... Öðle ezanýndan sonra, namazý kýldýrýp tekrar minbere çýktý ve ikindi oluncaya kadar konuþtu. Ýkindi namazýný eda ettikten sonra yine konuþmaya baþladý, konuþmasý akþama kadar sürdü.” Evet, o gün Allah Rasûlü, ilk hilkattan baþlamýþ, kâinatýn teþekkülünden, insanýn yaratýlmasýna kadar bütün yaratýlýþ devrelerini bir bir sýralamýþ.. ve daha sonra da kýyâmete kadar insanlarýn baþýna gelecek hâdiseleri teker teker nakletmiþti. Bütün enbiyâyý hem de þemâili ile anlatmýþ, istikbâle nazarýný çevirip mahþere, Cennet ve Cehenneme kadar her þeyi göz önüne sermiþti. Sahabe efendilerimiz de O’nu saatlerce dinlemiþ, söylediklerini öðrenmiþ ve arkadaki nesillere bildirmiþlerdi.

Onlardaki bu öðrenme, ezberleme ve nakletme harikuladeliðini sadece, kadim kitaplarla, o günün dedikodusuyla ve bilgi muzahrefatýyla kirlenmemiþ, dolayýsýyla nisyana maruz kalmamýþ tertemiz dimaðlarýna vermek doðru deðildir. Meselenin ciddiyete bakan yanlarý da vardýr. Çünkü onlar, söylenen sözleri kendileriyle çok alâkadâr görmüþ, çok iyi konsantre olmuþ ve yalnýzca o sözlere yoðunlaþmýþlardý. Nasýl ki, bir Hak dostu size, “Allah’ýn sana þöyle teveccühü var, Efendimiz sana þu þekilde bakýyor; rüyamda seni falan mertebede gördüm” dese; bu söz sizde çok ciddî bir þok tesiri yapar ve siz o an ezberleme gayretinde olmasanýz da, o sözü aradan yetmiþ sene geçse bile unutmazsýnýz. Ýþte, onlar Peygamber Efendimiz’in her sözüne karþý ayný tehâlükü göstermiþ, her kelimeyi ayný hassasiyetle adeta emmiþlerdi. Bir tarafta, Allah’tan aldýðý vahyi büyük bir ciddiyetle teblið eden bir Peygamber; diðer tarafta da, ayný ciddiyetle dinleyen, öðrenen ve hak dini dünyaya ilan eden insanlar vardý. Öyle anlaþýlýyor ki, göndermeç ile almaç arasýnda çok kuvvetli bir münasebet bulunuyordu. Onlarýn kalibreleri de Allah tarafýndan yapýlmýþtý; frekansta hiç kayma yoktu. Dahasý, o frekansýn saðýnda–solunda da herhangi bir þerare bulunmuyordu. Her gelen mesaj tam yerine ulaþýyor ve doðrudan doðruya gidip onlarýn gönüllerine akýyordu. Onlar da bütün benlikleriyle açýlýyorlardý akýp gelen mesaja.. onu maddî–manevî, dünyevî–uhrevî hayatlarýnýn bengisuyu kabul ediyor; onsuz olamayacaklarýna ve canlý kalamayacaklarýna inanýyorlardý.

Dava Adamý Ciddî Olur

Ayrýca, bir mü’min, Allah’tan ötürü mahlukatý sever; yaratýklara Allah’ýn sanatý olarak bakýnca, gördüðü her þeye karþý âþýkâne bir tavýr sergiler.. bütün mahlukata sinesini öyle açar ve öyle bir sevgi çaðlayanýna kendisini salar ki, gördüðü her þeyi koklar, öper; “Bunda da Sen’den bir cilve var” der, eþyanýn yüzünde Cenab-ý Hakk’ýn sanatýný okur. O duyguyla, aðaçlara temennâ durur, çiçekleri selamlar; alýr onlarý koklar, atmaya kýyamaz göðsüne takar. Aynen öyle de, sevgi gibi, ciddiyet ve saygýnýn da Allah’tan ötürü olmasý gerekir. Ýnsan, diðer mahlukattan geri deðildir; bilakis o, Allah’ýn yarattýðý en þerefli mahluktur. Bir manada, ona karþý saygýsýzlýk, onu var edene karþý saygýsýzlýktýr; onun karþýsýnda ciddiyet de Hakk’ýn takdirine ve sanatýna saygýnýn ifadesidir. Allah’ýn rýzasýný gözeterek mahlukata karþý saygýlý olmak, Allah’a karþý saygýlý olmanýn gereðidir. Efendimiz’in ümmetine karþý saygýlý olmak da, Efendimiz’e karþý saygýnýn emaresidir. Dolayýsýyla, Cenab-ý Hakk’ýn huzurunda olduðumuz mülahazasýyla her zaman ciddiyetimizi korumamýz gerektiði ve Peygamber Efendimiz’le alakalý her mevzuyu ciddiyetle ele almamýz icap ettiði gibi, hak dostlarý baþta olmak üzere müslümanlarýn hepsine ve ilahî sanatýn birer mührü olmalarý itibariyle de bütün insanlara karþý tavýr ve davranýþlarýmýzda da mü'min ciddiyet ve vakarýný muhafaza etmemiz lazýmdýr.

Ciddiyet, mefkûre insanlarýnýn en önemli vasýflarýndan biridir. Onlar, mesuliyetlerinin aðýrlýðýyla piþtiklerinden ve sorumluluklarýný her an omuzlarýnda hissettiklerinden dolayý sürekli aðýrbaþlý ve olgun birer insan tavrý ortaya koyarlar. Onlarýn bu hali davalarýnýn ciddiyetle deðerlendirilmesi için de çok mühimdir. Çünkü, lüzumsuz konuþmalar, yersiz gülmeler, ölçüsüzce el ve dil þakalarý dava adamlarýnýn inandýrýcýlýðýna dokunur, muhataplarýna onlarýn da hafif-meþrep birer insan olduðu izlenimini verir. Onlarý örnek alanlarýn hüsn-ü zanlarýný kýrar; “Bunlar da ciddiyetsiz insanlarmýþ, demek ki yürüdükleri yol bunlara bir þey verememiþ” dedirtir ve böylece olan yine hakka-hakikate olur.

O türlü tavýr ve davranýþlar, heyetin genel havasýný bozabilir. Bazen yersiz bir gülüþ, bazen kibirli bir oturuþ, kimi zaman gurur edalý bir duruþ ve kimi zaman da benlik kokan bir söz, baþkalarýný deðiþik mülahazalara sevk eder. Neticede ilhamlar inkýtaya uðrar, o meclise rahmet inmez; çünkü, artýk orada nefsanilik araya girmiþtir. Saygýsýz mülahazalarýn kuþattýðý yerlerden Cenâb-ý Hakk’ýn teveccühü kesilir. O zaman da, kötü örnek olarak heyete karþý hüsn-ü teveccühlerin kesilmesine sebep olan insan, kul hakkýna girmiþ ve heyetteki herkesin hakkýný çiðnemiþ olur.

Mesela; insan namaza duracaðý zaman konsantrasyonunu çok iyi ayarlamalý, nereye yöneldiðinin ve ne yaptýðýnýn farkýnda olarak tekbir getirmelidir. Avamca namaza durma, kalbin Allah’ý kastederek kýbleye yönelmesiyle olur. Ýþin havasçasý ise, Allah’tan baþka her þeyi kalbden söküp atarak sadece O’nu mülahazaya alma þeklinde bir teveccühtür. Ýþte, bir insan niyet hesabýna hazýrlýðýný yapýp tam “Allahu Ekber” diyerek enaniyetini boðazlayacaðý ve “Sen büyüksün, öyle büyüksün ki Sen'den baþka büyük yok; Senin karþýnda bana sadece sýfýrlýk düþer.” mülahazasýyla namaza duracaðý esnada bir kabalýða þahit olsa, bütün duygu ve düþüncesi daðýlýr; ruh haleti deðiþir ve kendini namaza tam veremez. Hele bir de o zat imamsa, onun namazý böyle bir kabalýða kurban gidince, arkasýndakilerin namazlarý da kurban gider. Ciddiyetsizliðe maruz kalan insan -o imam da olsa- farkýna varmadan namazda alýr-verir, sürekli kelam-ý nefsiyle konuþur; “Vay zavallý vay!” deyip durur, rükû’da “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyeceðine “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” der, namazý maruz kaldýðý o ciddiyetsizliðin hasýl ettiði düþüncelerle bitirir. Ýþte, o kaba ruhlu insan, o davranýþýyla imamýn namazdaki huþuuna mâni olduðu gibi, bir sürü insanýn hukukuna da tecavüz etmiþ olur..

Öyleyse insan, kaba, haþin ve sevimsiz davranýþlarýn neticesinin böyle çirkin olduðunu bilerek çok temkinli ve dikkatli hareket etmeli; kendini düþünmüyorsa bile, hiç olmazsa diðer insanlarýn haklarýný gözeterek mü’mince tavýrlar ortaya koymalýdýr. Aslýnda, kaba söz ve davranýþlar ruhunda kabalýk olan insanlarýn hýrýltýlarýdýr. Dolayýsýyla, o türlü kabalýklara ve lâubâlîliklere giren insanlar, kendilerini gözden geçirmeli ve ciddiyetsiz hareketlerini nazar-ý itibara alarak kendileriyle yüzleþmelidirler. Ahsen-i takvim üzere yaratýlan insana o türlü davranýþlarýn yakýþýp yakýþmadýðýnýn muhasebesini yapmalýdýrlar. Azýcýk irfanlarý kalmýþsa, o haþin, yakýþýksýz, tutarsýz ve ahiret hesabýna hiçbir deðer ifade etmeyen tutum, tavýr ve hareketlerini bir an önce terketmelidirler.

Ýslam’da Mizah

Diðer taraftan, müslümanýn her hareketi, her davranýþý, her sözü ölçülü ve ciddiyet yörüngeli olmalýdýr ama ‎ciddiyet ile buz gibi soðuk davranýþlarý da birbirine karýþtýrmamak gerekir. Ýslâm, mizaha farklý bir ‎bakýþ açýsý getirmiþ, latifenin mü’mincesine iþaret etmiþ ve hikmet edalý nüktelere cevaz vermiþtir.‎ Bir mü’min için nükte ve latife, insanlarý güldürmek, onlarýn hoplayýp zýplamalarýný saðlamak ve onlara kahkaha attýrmaktan öte manalar taþýr; bir yandan hikmet ifade eder, diðer yandan da ‎insanlarý tefekkür ufkunda dolaþtýrýr. ‎

Gereðinden fazla olan þaka ve latifeler lâubâlîliðe, çok gülmeye, kalbin kararmasýna, zamaný boþa geçirmeye ve bazen de insanlarý kýrmaya sebep olmasý bakýmýndan sakýncalýdýr. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kahkahaya sebep olan, Allah'ý anmaktan alýkoyan ya da insanlarýn onurunu yaralayarak saygý ve vakarý yok eden latifeleri yasaklamýþtýr. Müslümanlar arasýnda, “Latife latif (nazik, þirin ve ince) gerek” anlayýþý çok önemli bir düstur olagelmiþtir. Ayrýca, latife veya nüktede yalan sözün bulunmamasý gerekir. Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “Ben ‎latife yaparým ama doðru konuþurum” buyurmuþ ve latife yaparken dahi sözlerin doðru olmasý gerektiðini vurgulamýþtýr.

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) da yer yer latife yapmýþtý. Fakat, O’nun latifeleri ciddiyet televvünlü ve ayný ‎zamanda hak ve hakikat yörüngeliydi. O, bir taraftan, hürmet duygularýný davet eden bir vakar ve heybet, diðer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde bulunurdu. Ýnsanlarý sürekli tebessümle karþýlardý. Busîrî, Kaside-i Bürde'sinde bu hususa dikkat çekerek, “Yalnýzken Fahr-i Kainat efendimize mülaki olsan, celâleti hasebiyle O’nu kalabalýk asker arasýnda ve bir ordunun baþýndaymýþ gibi ciddî bulurdun.” dedikten sonra sözlerini meâlen þöyle sürdürür: “Onu ashabýna karþý da öyle mütebessim görürdün ki, sadef içinde saklanan incinin o Nebiy-yi ziþanýn mahall-i kelam ve tebessüm madeninden çýktýðýný sanýrdýn.” Rasûl-ü Ekrem efendimiz öyleydi; sürekli müjde veriyor olma edasýyla hep mütebessim bir çehresi vardý. Fakat, rivayetlere göre, hayatý boyunca sadece üç defa -kendisine yakýþan keyfiyet içinde- gülmüþ ve asla gayr-i ciddiliðe geçit vermemiþti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuþak davranma, herkese baðrýný açma ve yanýnda herkesin rahat hareket etmesine imkan verme hususlarýnda örnek olmuþ; gerekirse mehafet ve mehabet halini bile baský altýna alarak insanlarý rahat ettirme ve onlarý boðmama esasýna iþaretlerde bulunmuþtu.

Peygamber Efendimiz’den öðrendiðimiz ölçülere göre; insan, muhataplarýný marifet ufuklarý zaviyesinden deðerlendirmeli ve onlarýn durumuna uygun bir seviye belirleyerek konuþmalýdýr; yoksa farkýna varmadan onlarý sýkýþtýrmýþ, tazyik etmiþ ve bütün bütün hakikatten soðutmuþ olma ihtimali vardýr. Evet, kasdî ve iradi olarak lâubâlîliðe, birilerini güldürmek için þakalar yapmaya, ölçüsüzce gülmeye ve güldürmeye, dolayýsýyla zamaný israf etmeye müsaade yoktur. Allah Rasûlü, bazý insanlarýn güldüðünü görünce “Cennetten müjde mi aldýnýz?” deyip onlarý ikaz buyurmuþtur. Ne var ki, bazý hak dostlarýnýn, sürekli marifet ufkunda bulunmalarý itibariyle hep mehabet ve mehafet yaþayan müritlerine biraz nefes aldýrmak ve tam canlarý gýrtlaklarýna geldiði sýrada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere baþvurmalarý türünden, bazen hikmet edalý olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceðimiz türden latife, nükte, kýssa ve menkýbelerin anlatýlmasýnda da bir beis olmasa gerektir.

Öyle Bir Sultan...

Mesela; IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmýþ. Evliyaullah’tan olduðu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiþ. O dönemde hacýlar dört bir taraftan gelip Ýstanbul’da toplanýr, oradan da kervanlar halinde yola çýkarlarmýþ. Habib Baba da, Ýstanbul’a kadar gelmiþ ve “Yola çýkmadan evvel bir temizlik yapayým” deyip bir hamama gidivermiþ. Olacak ya, o gün Padiþahýn vezirleri hamamý kiralamýþ ve kendilerine tahsis etmiþler; dolayýsýyla da onlardan baþka kimse içeri alýnmamýþ. Habib Baba da bu yasaða takýlacakmýþ ki, “Ben þu kurnacýkta yýkanýveririm” diye yalvarýp yakarýnca, oranýn sahibi bu ihtiyarýn haline acýmýþ ve ona bir köþede yýkanmasý için izin vermiþ. Çok geçmeden vezirler bütün ihtiþam ve debdebeleriyle gelmiþler. Bu arada, tebdil-i kýyafet ederek halkýn içinde dolaþmayý itiyad edinen IV. Murad da, bu hamama gelmiþ ve o da yalvarýp yakarýnca bizim Habib Baba’nýn yanýnda yýkanmak þartýyla içeri girmiþ. Bir aralýk, Habib Baba ona sýrtýný keselemeyi teklif etmiþ ve keselemiþ. Sonra sýrt keseleme sýrasý padiþaha gelmiþ. IV. Murad elindeki keseyi Habib Baba’nýn sýrtýnda gezdirirken, “Bir bize bak, bir de þu vezirlere. Bu dünyada padiþaha vezir olmak varmýþ” deyince, Habib Baba “A dostum, öyle bir Padiþaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padiþahýna, senin uyuzlu sýrtýný keseletsin” deyivermiþ...

Ýþte, bu da bir latife ve bir menkýbedir. Belki de aslý bile olmayan bir menkýbede herhangi bir fasýldýr. Fakat, bunun ifade ettiði çok derin bir mana vardýr; Zât-ý uluhiyete ubudiyet ve hizmetin, dünyalara bedel olduðunu hikmetâmiz bir üslupla vurgulamaktadýr. Dolayýsýyla, bu çerçevede mizah sayýlabilecek latife ve nükteleri anlatmanýn bir zararý olmayacaðý, hatta bazý hakikatleri açýklamada fayda saðlayacaðý da söylenebilir.

Hasýlý, Hazreti Ömer efendimiz, hilafet makamýna tavsiye edilen büyük bir sahabe için “Denilen kiþi her yönüyle hilafete layýktýr; fakat, þakasý biraz fazladýr. Halbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir mes’eledir.” buyurmuþtur. Ýnsanlarý idare manasýndaki hilafet ciddiyet istediði gibi, yeryüzünde dinin temsilciliðini yapma manasýna nübüvvet mesleðinin bir ferdi olma da ciddiyet iktiza eder. Zaten, i’la-yý kelimetullah yolunda gerekli ciddiyeti elde edememiþ insanlardan, diðer hususlarda ciddî olmalarý hiç beklenemez.
Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 4 misafir bal

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com