Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ciddiyetsizlik: Ýtibar Törpüsü Yazdr E-posta
Soru: Özellikle gençler arasýnda, hemen her þeye gülme, baþkalarýný hafife alma, birbirine çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, onlarý mahcup düþürme ve sürekli laubali davranma gibi bir takým kötü huylara çokça rastlanýr oldu. Bunun önüne geçerek ahlak abidesi insanlar yetiþtirebilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Ýnsan, kendi özünü, özündeki derinlikleri, varlýðýn hedef ve gayelerini ancak imaný sayesinde sezip kavrayabilir. Nereye ve neye yönlendirildiðini, vazife ve sorumluluklarýný bilen bir mü'min, büyük bir ciddiyet içinde ve mesuliyet þuuruyla tevcih edildiði hedefe doðru yürür. Ýmanda kemal ufkuna uyanamamýþ ve mahiyetindeki acz u fakr duygusu uyarýlamamýþ bir insan ise, önce bencilliðine yenik düþer, kibre girer; daha sonra çalým, caka ve baþkalarýný hafife alma türünden komplekslere kapýlýr; en sonunda da, þahsî hazlarýndan gayrý bir þey düþünemeyen bir gurur âbidesi ve çeþit çeþit illetlerle mâlûl bir özürlü halini alýr.

Bu açýdan, bir kimseyi bazý kusurlu ya da eksik yanlarýndan dolayý küçümseyerek onunla alay etme, onun herhangi bir zayýf noktasýný dile dolayarak eðlenme ve her þeyi hoþça vakit geçirmek için bir sebep gibi deðerlendirerek hürmetsiz, dikkatsiz ve laubali davranma gibi kötü huylar da iman zaafýndan kaynaklanmaktadýr. Her þeye gülmek, sürekli alay etmek ve laubali davranmak bizim ahlak anlayýþýmýzda yoktur; bu tür illetler bize batýdan geçmiþtir. Ciddiyetsiz davranma, hep kahkaha atma ve her fýrsatta eðlenme batý ahlakýna ait argümanlardýr. Maalesef, o toplumlarla münasebete geçtikten sonra onlardaki illetler birer birer bizim insanýmýza da sirayet etmeye baþlamýþtýr. Mesela, birkaç leblebiyi yuvarlasanýz, onlardan biri diðerine deðse, bir de bakarsýnýz ki bir kahkaha kopuvermiþ. Aslýnda, gülmenin de bir mantýðý olmasý lazým. Peki, leblebinin leblebiye deðmesi güldürecek bir hadise midir? Tabii ki deðil. Fakat, bu toplum içerisinde, öyle basit bir þey karþýsýnda gülüp eðlenenleri görmek her zaman mümkündür. Biri çay doldururken, bir damla çay bardaðýn dýþýna dökülmüþ olabilir. Bir damla çayýn dökülmesinden dolayý hemen kahkahayý basmanýn âlemi yoktur. Heyhat ki, iþte bu kadar basit hadiselerle eðlenen garip insanlar çoktur bugünün dünyasýnda. Evet, bu laubaliliðin arkasýnda, ona esas teþkil edebilecek bir mantýk sözkonusu deðildir; insanî bir düþünçe tarzý yoktur o türlü davranýþlarda. Fakat, neylersiniz ki, hiç olmayacak þeylere bile gülme ve laubalilik, batý kültürünün temelindeki gaflet duygusundan kaynaklanmakta ve sârî bir hastalýk gibi bizim insanýmýza da bulaþmaktadýr.

O kültürün insanlarý, içlerindeki ýzdýrabý duymamak ve kalblerindeki derin boþluðu muvakkaten de olsa doldurmak ya da unutmak için kendilerini uyutmak zorundadýrlar. Dolayýsýyla da, bazen alkol ve uyuþturucunun aðýnda, kimi zaman kumar ve eðlencenin peþinde, bir baþka zaman da spor adýna yapsalar bile spor sayýlmasý mümkün olmayan gereksiz meþguliyetlerin arkasýnda ömür tüketir; böylece hayatý duymamaya ve içlerindeki ýzdýrabý bastýrmaya çalýþýrlar. Ne zaman vicdanlarýnýn sesini yeniden iþitmeye baþlasalar, bir kere daha kendilerini oyuna ve eðlenceye verir, her meseleyi bir laubalilik sebebi gibi algýlar ve bir müddet daha oyalanýrlar.

Gençlik ve Güzel Ahlak

Aslýnda, mehâsin-i ahlakýn (ahlak ve huy güzelliðinin) arkasýnda güçlü bir iman bulunduðu gibi, mesâvî-i ahlakýn (kötü huylarýn ve ahlaksýzlýðýn) temelinde de imandaki eksiklik vardýr. Zaten hem mehâsin-i ahlak hem de mesâvi-i ahlak diyanet içinde mütalaa edilen hususlardýr. Diyanet ise, dinin hükümlerini gözetmek ve muktezasýnca amel etmek demektir; dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarýndan da kaçýnmaktan ibarettir. Dolayýsýyla, insan iman esaslarýna iyi inanýr ve inancýnýn gereðine göre amel ederse, bir yandan güzel ahlaka ulaþmýþ, diðer taraftan da çirkin huylardan uzak kalmýþ olacaktýr.

Ne var ki, bir mü'minin fert planýnda güzel ahlaka sahip olmasý ve kötülüklerden uzak durmasý vazifesini tam olarak yaptýðý anlamýna gelmez. Çünkü, baþkalarýna da iyiliði emredip onlarý kötülükten sakýndýrma manasýna gelen “emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker” her Müslüman'ýn yapmasý gerekli olan bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyet, “ Ey müminler! Ýçinizden hayra çaðýran, iyiliði yayýp kötülükleri önlemeye çalýþan bir topluluk bulunsun. Ýþte selâmet ve felahý bulanlar bunlar olacaklardýr. ” (Âl-i Ýmran, 3/104) ve “ Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanlarýn iyiliði için meydana çýkarýlmýþ en hayýrlý ümmetsiniz: Ýyiliði yayar, kötülüðü önlersiniz, çünkü Allah'a imanýnýz tamdýr.” (Âl-i Ýmran, 3/110) gibi ayet-i kerimelerle te'yid edilmiþtir. Ayrýca bu konuda Peygamber Efendimiz'den þerefsudur olan pek çok hadis-i þerif de mevcuttur: “Ya insanlara iyilikleri emredip onlarý kötülüklerden uzaklaþtýrýrsýnýz ya da Allah sizin baþýnýza en þerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygý gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayýrlýlarýnýz dua eder de kabul edilmez; istiðfar edersiniz de maðfiret olunmazsýnýz; yardým istersiniz ama size yardým da edilmez.” hadisi bunlardan sadece biridir.

Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker, sadece söz veya yazýyla bazý þeyler anlatmak demek deðildir; o çok daha þumullü bir vazifedir. Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehaya) beyanlarý içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydýðý bir münkeri mümkünse elle defedivermek, þayet fiilen müdahale edilemiyorsa, kavl-i leyyin ve va'z u nasihatla, yani dil ile o kötülüðün önüne geçmek; dil ile defetmeye de imkân ve vasat müsait deðilse, en azýndan onu hoþ karþýlamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi deðiþik þekillerde eda edilebilmektedir. Sözkonusu hadiste, imânýn en zayýf mertebesi olarak nazara verilen “münker karþýsýnda kalben buðz etmek” meselesini de, bir insana düþmanlýk beslemek, buðz etmek ve nefret duymak þeklinde anlamamak lazýmdýr. Haddizatýnda, fena iþler yapýyor olsa da, bir insana düþmanlýk beslemek ve kin gütmek onu içine düþtüðü fenalýktan vazgeçirmek için faydalý bir yol deðildir. Kanaatimce, bu ikazdan anlaþýlmasý gereken husus, fenalýða karþý tavýr belirlemenin lüzumudur. Mesela, kendini ciddiyetsizliðe ve laubaliliðe salmýþ bir insana, “Bir bilsen, sana karþý ne kadar alâka duyuyordum! Gönlümde derin bir yerin vardý. Fakat, içimde beslediðim o muhabbet ve alâka âbidesini dik tutmaya çalýþsam da, elimde deðil, onun yýkýlmasýna mani olamýyorum; çünkü, þu laubali tavýrlarýn karþýsýnda sarsýntý yaþýyor ve kanaatlerimi koruma hususunda çok zorlanýyorum.” diyerek, içine düþtüðü münkeri savmaya çalýþmak esas olmalýdýr.

Ýþte, güzel ahlaklý nesiller yetiþtirmek ve gençleri mesâvi-i ahlaktan uzak tutmak için de önce dinimizin baþkalarýný hafife alma, çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, her fýrsatta gülüp durma ve sürekli laubali davranma gibi kötü huylara bakýþý iyi bilinmeli, hayata hayat kýlýnmalý ve sonra da bunlar diðer insanlara usûlünce anlatýlmalýdýr. El, dil ve gönülle müdahale þeklindeki emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker þartlara göre ve üslubuna uygun olarak yerine getirilmelidir. Özellikle gençlerimizi, lâkaydîlikten ve yýlýþýklýktan kurtarýp nefisperestlik ve þahsî haz düþüncesinden uzaklaþtýrarak birer gaye insaný haline getirmek ve onlardak i gülme ve eðlenme isteðini biraz olsun çile ve ýzdýrap duygusuyla dengelemek için onlara her þeyden önce öz deðerlerimiz ve kendi kültürümüzün esaslarý öðretilmelidir.

Vay haline!...

Evet, Ýslam, bazýlarýný güldürmek veya eðlendirmek kastýyla söylense de diðer insanlarý rencide eden bütün söz ve hareketleri kul hakkýný çiðnemek olarak kabul etmiþtir. Söz, tavýr, davranýþ, iþaret ya da yazý ile insanlarýn kusur ve noksanlarýný dile dolayýp onlarý küçük düþürmeyi haram kýlmýþtýr. Baþkalarýnýn onur ve haysiyetine dokunan her türlü alay, gýybet, yalan ve iftira gibi sözleri men ettiði gibi, muhatabý tahkir etmek maksadýyla yapýlan fiilî ve sözlü þakalarý da yasaklamýþtýr. Kur'an-ý Kerim, Peygamberlerle, iman esaslarýyla ve mü'minlerle alay eden kimselerden de bahsetmiþ; onlarýn münafýk olduklarýný bildirmiþ, kötü akýbetlerini nazara vermiþ ve inançla alay edilemeyeceðini vurgulamýþtýr. Ayrýca, mal-mülk sahibi olmayý her þey sayarak, imkanlarýnýn bolluðundan dolayý gurura ve kibre kapýlan, sonra da kendini iyice büyük görmeye baþlayarak diðer insanlara tepeden bakýp onlarý alaya alan kimseleri ve onlarý bekleyen ateþin dehþetini tasvir etmiþtir: “Vay haline her hümeze ve lümeze' nin ” (Hümeze, 104/1) buyurmuþtur; yani, insanlarý arkadan çekiþtiren, baþkalarýný tahkir etmeyi adet haline getiren, kiminin gýybetini ederek kimini de yüzüne karþý aþaðýlayarak insanlarý küçük düþüren ve kaþ göz hareketleri yaparak onlarla eðlenenleri kýnamýþ; “Arkadan çekiþtirmeyi, yüze karþý eðlenmeyi âdet edinen kimselerin vay haline!” dedikten sonra onlarýn dûçar olacaðý Cehennem azabýný anlatmýþtýr.

Allah Teâlâ, bir baþka ayet-i kerimede de, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir baþka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayýrlýdýr. Kadýnlar da baþka kadýnlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayýrlýdýr. Birbirinizi, (daha doðrusu kendilerinizi) karalamayýn. Birbirinize kötü lakaplar takmayýn. Ýman ettikten sonra insanýn adýnýn kötüye çýkmasý, fâsýk damgasý yemesi ne fena bir þeydir! Kim tevbe etmezse, iþte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucûrat, 49/11) buyurmuþtur.

Bu ayetin esbâb-ý nüzuluyla alakalý olarak bazý hadiseler nakledilmiþtir. Merhum Elmalýlý Hamdi Yazýr'ýn da tefsirinde yer verdiði rivayetlerin birine göre; Hazreti Safiyye binti Huyey Rasûlullah'a gelerek, “Bazý kadýnlar, ‘Ey yahudi kýzý yahudi!' diyerek benimle alay ediyorlar!” diye þikayette bulununca, Peygamber Efendimiz ona “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” buyurmuþ ve bu vaka üzerine ayet nazil olmuþtur. Diðer bir rivayete göre ise; Ebu Cehil'in oðlu Ýkrime hazretleri müslüman olduðunda, bazý kimseler ona “Bu ümmetin firavununun oðlu” demiþler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Rasûlü'ne þikâyet etmiþtir; iþte bu hadise üzerine âyet inmiþtir. Evet, her ne kadar bu ve benzeri sebepler nakledilse de, kanaatimce, meseleye “iktiran” nazarýyla bakarak, “Cenab-ý Allah, ezelî hikmetiyle inzâl edeceði bu âyeti belli bir hikmete mebni olarak bu sebeplerle de irtibatlandýrmýþ olabilir” demek ve nüzul sebeplerinden ziyade ayetin muhtevasý üzerinde durmak daha isabetli olsa gerektir.

Bu zaviyeden, ayet-i kerimede açýkça ifade edildiði ve kullanýlan kelimelerle iþarette bulunulduðu üzere; dinimize göre, bir insanýn yaptýklarýný veya sözlerini anlatarak ya da imâda bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay edemezsiniz.. sözle veya hareketle onunla eðlenemez, onu incitemezsiniz. Hiçbir mü'mini ayýplayamaz ve kötüleyemezsiniz.. insanlarý kötülemek kastýyla onlara çirkin lâkaplar takamaz, istemedikleri bir þekilde onlarý çaðýramazsýnýz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Mü'minin mü'min kardeþi üzerindeki haklarýndan biri de onu en sevdiði ismiyle çaðýrmasýdýr.” buyurmuþtur. Haddizatýnda, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'in “Atîk” ve “Sýddîk”, Hazreti Aiþe validemizin “Atîke” ve “Sýddýka” þeklinde anýldýklarý, Hazreti Ömer'e “Fâruk”, Hazreti Osman'a “Zinnûreyn”, Hazreti Ali'ye “Ebu Türâb” lakaplarýnýn verildiði bilinmektedir; fakat, bir insaný razý olmadýðý þekilde anmak ve çaðýrmak dinimizce yasaklanmýþtýr.

Ýþte, gençlerimize bu hususlarýn anlatýlmasý lazýmdýr. Fakat, anlatanlar ister öðretmen ister anne baba isterse de daha baþka büyükler olsun, mesele sadece hakikatleri dille ifade etmekten ibaret deðildir. Bu anlatýlanlarýn hüsn-ü kabul görmesi, anlatanlarýn samimiyetine ve nazara verdikleri hususlarý bizzat kendilerinin uygulamalarýna baðlýdýr.

Yangýný Söndürmek Ýçin

Dolayýsýyla, þayet davranýþlarý içinin akisleri, sözleri de gönlünün soluklarý olan fazilet abidesi kahramanlar yetiþtirmek istiyorsanýz, önce kendiniz çok ciddi, hassas ve mesuliyet þuuruyla dopdolu olmalýsýnýz. Adeta, “Tulumbaný al, yetiþ imdâda, yangýn var!” diye inleyen ve sizi çaðýran nesillere el uzatmayý diliyorsanýz, her hareket ve davranýþýnýzý kurtarma cehdine ve irþâd hayatýna göre ayarlamalýsýnýz.. bir yere mi gideceksiniz, mutlaka birinin elinden tutma mülâhazasýyla gitmeli ve bunu yaparken de rýza-yý ilahi düþüncesiyle oturup kalkmalýsýnýz. Ümit nesline rehber olma azmindeyseniz, artýk sizin hayatýnýzda hususî tenezzühe bile yer yoktur; size düþen, fýtrî ihtiyaçlarýnýzý dahi mefkureniz istikametinde kanalize etmek ve alýp-verdiðiniz her nefesin bir gün mutlaka sorulacaðý þuuruyla yaþamaktýr. Öyle yaþamaktýr, zira, yürüdüðünüz yol nebilerin, sýddîklerin, velilerin ve þehitlerin yoludur; onlar hep yaþadýklarýný anlatmýþ ve anlattýklarýný da mutlaka yaþamýþlardýr.

Kur'ân-ý Kerim, Ýsrailoðullarýna hitaben doðrudan doðruya bir tehdit, Müslümanlara da dolaylý olarak bir ikaz sadedinde, “Siz insanlara iyiliði emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki kitabý da okuyorsunuz. Hiç akletmiyor musunuz?” (Bakara, 2/44) buyurmuþtur. Dahasý, Ýsrailoðullarýnýn bir kýsmý yaþamadýklarýný anlatmalarý ve birbirini kötülükten vazgeçirmeye çalýþmamalarý sebebiyle Hazreti Davut ve Hazreti Ýsa'nýn lisaný ile lanetlenmiþler; bu lanetten sonra da (bazý tefsircilere göre tabiatlarý açýsýndan) maymun ve hýnzýra dönüþmüþlerdir. Evet, söylediðini yapmama, bir münafýklýk sýfatýdýr. Tarih boyunca, hemen bütün münafýklar kendileri yaþamadýklarý halde anlatmýþ, anlattýklarýný da hep kulak ardý etmiþlerdir. Bu kötü fiilleri sebebiyle de bütün bütün özlerini yitirmiþ ve haktan uzaklaþtýkça uzaklaþmýþlardýr. Tabii ki, o kötü akýbet, sadece geçmiþ Peygemberlerin ümmetleri ve mazinin münafýklarý için sözkonusu deðildir; ayný mezmum vasýflarý üzerinde taþýyan bütün topluluklar için geçerlidir. Bugünün insanýnýn da kendi tabiatýnýn deðiþmeyeceðine dair bir teminatý yoktur; öyleyse, insanca yaþamak ve iman üzere ötelere gitmek isteyenler yaþadýklarýný anlatmalý ve anlattýklarýný da yaþama gayreti içinde bulunmalýdýrlar.

Diðer taraftan, ýsrarla üzerinde durma mecburiyetindeyiz ki, ideal nesli yetiþtirmek, her þeyden evvel bir îman mevzuudur.. ve þimdiye kadar bu meseleye sahip çýkanlar da hep îmaný kavî insanlar olmuþtur. Peygamber Efendimiz'in devrinde, koca bir cemiyet içinde, birkaç samimî ve îmaný kavî insanýn baþlattýðý bir teblið ve temsil hareketinin, kýsa zamanda ma'þerî vicdanda mâkes bularak yüzbinlerin derdi-dâvâsý hâline gelmesi de baþka þekilde izah edilemez. Allah Rasûlü'nün bir güneþ gibi doðduðu o karanlýk döneme bakýlýrsa, o günün insanýnýn bugünün laubali fertlerinden hiç de farklý olmadýðý görülecektir. Onlar da b irbirini alaya alýyor, cahiliye þiirlerinde görüleceði üzere sürekli birbirini tahkir eden sözler söylüyorlardý.. onlar da hiç olmayacak meseleleri gülme bahanesi yapýyor, muhataplarýný en çirkin lakaplarla çaðýrýyor ve herkesi küçümsüyorlardý. Fakat, Hazreti Bediüzzaman'ýn ifadesiyle, Allah Rasulü (aleyhi ekmelü't-tehaya) son derece vahþî, âdetlerine mutaassýp ve inatçý kavimlerin çirkin adetlerini ve ahlâk-ý seyyielerini yirmiüç sene gibi çok kýsa bir sürede kaldýrýp atmýþ, onlarý ahlâk-ý hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî milletlere üstad eylemiþti. Hiç þüphesiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in ve ashâb-ý güzînin öncülük ettiði iç içe inkýlaplar niteliðindeki bu hareketin en dikkat çekici ve karakteristik yaný onun þekilcilik ve merasimden uzak olmasý, kamil iman sahibi ve sözünün eri kimselerle temsil edilmesiydi. Zira, çile ve ýzdýraptan uzak olan, ciddiyetsizliðe ve laubaliliðe yakýn duran bir hareket, þekil ve merasime esir olmaktan kurtulamaz; iman zaafýna maruz ve lakayt fertlerin rehberliðinde uzun mesafeli yollar alýnamaz.

Meclislerimizde O Beklenmeli!..

Öyleyse, iþe gönüllerdeki iman esaslarýný takviye ile baþlamalýsýnýz.. meclislerinizi hep sohbet-i Cânân meclisi haline getirmelisiniz. Sizi Allah'a yaklaþtýrmayan, Peygamber Efendimiz'le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetinizi tetiklemeyen ve O'nu yeniden bütün canlýlýðýyla içinizdeymiþ gibi duymanýza vesile olmayan konulardan yýlandan, çýyandan kaçýyor gibi uzak durmalýsýnýz. Ýman ve Kur'an hizmetine bir yararý var mý konuþtuklarýnýzýn? Sözlerinize mevzu yaptýðýnýz husus, dini anlatmanýz adýna bir fayda vaad ediyor mu? Bir yerde yeni bir hayýr müessesesi oluþturmamýz için fikir veriyor mu? Bir ocak daha tüttürme heyecanýnýzý arttýrýyor mu? Þayet, bu sorular karþýsýnda cevabýnýz “evet” ise, her cümlenizde bin bereket var ve Allah'ýn rahmeti sizinle beraber demektir. Fakat, öyle deðilse, size asýl gayenizi hatýrlatmayan duygu, düþünce ve sözlerden fersah fersah uzaklaþmalýsýnýz.. ve bunu bir disiplin haline getirmelisiniz. Özellikle de arkadaþlarýnýz arasýnda sözü–sazý dinlenen biriyseniz, mâlâyânî þeylerin yapýlmasýna ve konuþulmasýna karþý ciddi tavýr koymalýsýnýz. Mesela, bulunduðunuz mecliste birisi “Falan arkadaþýn aklý bu meselelere fazla ermiyor.” dese, eðer aklýnýz baþýnýzdaysa, ya orayý terketmeli ya da üslubunca o gýybeti sona erdirmelisiniz. Çünkü, bir mü'minin ayýplandýðý bir mecliste artýk Allah'ýn teveccühü yoktur. Bir mü'min hakkýnda su-i zanlarýn seslendirildiði bir mekana rahmet nazarýyla bakýlmamaktadýr. Ümit nesline rehber olma azmindeki bir insanýn da Allah'ýn teveccüh etmediði ve rahmet þualarýnýn inmediði bir mekanda hiç iþi olmamalýdýr.

Bu açýdan, bizim atmosferimizde insanlarý ayýplamanýn, en basit þeyleri alay mevzuu yapmanýn, ehl-i gaflet gibi laubaliliðe girmenin ve ehl-i dünyayý hatýrlatýrcasýna gülüp eðlenmenin yeri yoktur. Biraraya geliþimizi hep ciddi rûznâmelere baðlamamýz bizim þiarýmýz olmalýdýr. Evet, mütemâdî birer disiplin insaný olarak yaþamalýyýz; gelip gitmelerimiz, oturup kalkmalarýmýz, sohbet mevzularýmýz, meselelere yaklaþýmýmýz, üslûbumuz ve ses tonumuz itibarýyla bir endâzeden çýkmýþ gibi imrendirici davranmalýyýz. Müzakerelerimizi mutlaka sohbet-i Cânân'a baðlamalý, konuþacaðýmýz meseleleri önceden belirlemeli, okuyacaðýmýz metinleri seçmeli, beraber çözeceðimiz problemleri tayin etmeli ve biraraya geldiðimizde mutlaka hayýrlý bir iþ için gelmeliyiz.. ve oradan ayrýlýrken de bir müþkili çözmüþ olarak ya da yeni bir projeyi tamamlayarak ayrýlmalýyýz. Cenab-ý Hakk'ýn o güne kadar yaptýrdýklarýný þükür hisleriyle dopdolu olarak yâd etmeli; onlarý ancak tahdis-i nimet çerçevesinde anmalý; anarken de asla meseleyi kendi baþarýlarýmýza baðlamamalý ve böylece Allah'ýn o ana kadar yaptýrdýðý þeylerle daha sonraki lütuflarýna davetiye çýkararak daha baþka neler yapabileceðimizi planlamalýyýz. Dünya ve ahiret hesabýna bir kýymet ifade etmeyen, faydasýz söz ve davranýþlara bütün bütün kapanarak, oturup kalkýp sürekli kurbetten ya da bizi vuslata ulaþtýrabilecek vesilelerden dem vurmalý; rýza-yý ilahiye açýlan en emin ve kýsa yol kabul ettiðimiz i'la-yý kelimetullah þehrahýnda yürürken hep öteler mülahazasýyla dolu olmaya çalýþmalýyýz.

Evet evet, gerçekten inanýyorsak, gayr-i ciddiliðe hep kapalý kalmalýyýz; laubaliliðe asla adým atmamalýyýz. Her meclisimizi bizi O'na yaklaþtýrabilecek bir Ka'be azizliðinde ve bir Ravza kudsiyetinde bilmeliyiz. Bu meclisimiz dünyanýn herhangi bir ülkesinde, yeryüzünün en karanlýk bir köþesinde olsa da, ruh ve mana itibarýyla onu Ravza-i Tâhire ile yanyana getirmeli; götürüp Ka'benin harimiyle birleþtirmeliyiz.. ve öyle bir hal almalýyýz ki, Rasul-ü Ekrem Efendimiz'i hep içimizde duymalý, O'nu Ravza kokulu iklimimize çaðýrmalý ve her an O'nun boyasýyla boyanmalýyýz.

Parodi, Komedi ve Meddahlýk

Eðer, teblið ve temsil mesleðinin gereði bu ise, boþ yere gülmenin, baþkasýyla alay etmenin ve laubaliliðin bizim dünyamýzda ne iþi var!.. Komiklik ve maskaralýk yapmanýn, insanlarý güldürüp eðlendirmenin bizim dünyamýzda ne iþi var! Þayet, bugün bazý insanlarýn parodi, komedi, güldürü ve meddahlýk türünden farklý birer sanat alaný gibi kabul edilen bir kýsým gösterilere istidat ve temayülleri varsa ve onlar kendi kanaat-ý vicdaniyeleriyle o iþleri yapýyorlarsa, onlara bir çeþit ruhsat verilmesindeki asýl maksat da o alaný bir vasýta olarak kullanarak bir de o dille bazý mesajlarý sunmaktýr. Acaba bir kesim tarafýndan þerre sebep yapýlan bir sahada birkaç temiz niyetli insanla o alanýn tutkunlarýna bazý hakikatler anlatýlabilir mi? Acaba o felsefenin takipçilerine kendi dillerinden konuþmak suretiyle bazý mülahazalar sunulabilir mi? Acaba yabancý kaldýklarý ama biraz tanýyýnca mutlaka sevecekleri dini deðerlerle tanýþmalarý saðlanabilir mi? Acaba kendilerine hep unutturulan, fakat az hatýrlayýnca yüreklerini hoplatabilecek olan gerçekler onlarýn ruhlarýna da duyurularak içlerinde bir heyecan uyarýlabilir mi?

Ýþte, bu duygu ve düþüncelerle bazý samimi ve hak aþýðý insanlar da o sahalarda at oynatabilirler. Fakat, kanaat-i vicdaniyeye havale ettiðimiz böyle bir mevzuda hata etmiþ de olabiliriz. Belki de ötede bize derler ki, her zaman söz söyleme hakký olan Zât öbür tarafta da bize der ki, “Siz zatýnda güzel olan Ýslamiyeti ve diyaneti herkese doðrudan doðruya neden anlatmadýnýz? Kendi deðerlerinizin cazibesi yeterli olduðu halde, niçin baþka dünyalara ait bazý argümanlar kullanma yolunu seçtiniz?” Ýþte bu noktada da hakiki mü'minin yüreði hoplamalý ve çok korkmalýdýr. Bu mevzuda objektif fetva verilemeyeceðini bilmeli, meseleyi kanaat-ý vicdaniyeye havale etmeli ve herkesin kendi vicdanýný iþletmesi gerektiðini kabullenmelidir. Ýnsaný laubaliliðe çeken bazý sahalarda dolaþmak zorunda kalanlar da, dine ve millete hizmet edip etmediklerine bakmalý; yararlý olup olmadýklarýna göre karar vermelidirler. Bulunduklarý atmosferde Allah'ý hatýrlama ve hatýrlatma imkaný oluyor mu, olmuyor mu? Peygamber Efendimiz'e dair bir husus anlatýlabiliyor mu, anlatýlamýyor mu? Kur'an'ýn bazý hakikatleri nazara verilebiliyor mu, verilemiyor mu? Belli sýnýrlar dahilinde fenalýklarýn yüzünden peçeleri indirip onlarý kendi çirkinlikleriyle göstermek ve insanlarý birkaç cümle ya da paragrafla da olsa güzel ahlakýn zümrütten yamaçlarýna çaðýrmak mümkün oluyor mu, olmuyor mu? Vicdanýnýn sesine kulak vermek suretiyle bu sorularý müsbet cevaplayanlar müstesna, güldürmenin, kahkaha atmanýn, komiklik yapmanýn bizim dünyamýzda yeri yoktur. Bunlar bütün cazibesiyle, iç okþayýcýlýðýyla ve gönülleri gýdýklayýcýlýðýyla kapýmýzýn önüne kadar gelip “... Ey mehlikâ bir gece al bezme beni” dese de biz, “... Beyhude yorulma kapýlar sürmelidir!” deyip bir sürme üzerine bir sürme daha çekmeli; her birimiz “Hayýr arkadaþ, Allah'a dilbeste olduðum ve Peygamberin yoluna gönül verdiðim günden beri beni ciddiyetten, mesuliyet þuurundan ve öteler mülahazasýndan uzaklaþtýran her þeye karþý sonuna kadar kapandým.” demeliyiz.

Laubalilerin Ýnsanlýða Verebileceði Hiçbir Þey Yoktur

Zannediyorum, bizim davranýþlarýmýzdaki alacalýk bu duygu ve düþüncelere kendimizi alýþtýramamaktan ve ciddiyeti tabiatýmýz haline getirememekten kaynaklanmaktadýr. Bazen tam bir mesuliyet insaný gibi olma, bazen de en küçük bir sebeple sululuklara, ciddiyetsizliklere ve laubaliliklere girme þeklindeki gel-gitler ciddiyet ve vakarý tabiatýmýzýn bir derinliði yapamadýðýmýzý göstermektedir. Bundan dolayýdýr ki, bazýlarýmýz itibarýyla, birilerinin yanýnda -onlardan utanarak- güzel ahlaklý bir insan tavrý sergilesek, sun'iliklere de girerek tam bir dava adamý gibi davransak ve aðýrbaþlý görünsek de, sadece riya ve süm'a yapmýþ oluyor, kendi baþýmýza kaldýðýmýzda yine her zamanki halimize bürünüyor ve kalbinde iman problemi bulunan kimseler gibi yaþýyoruz. Ciddi insanlar arasýndayken tuhaf tuhaf ses akortlarý, davranýþ ayarlamalarý ve hareket tarzlarýyla asýl kimliðimizin çok çok üstünde bir görünüþ sergiliyor ve riyakarlýk yapýyoruz. Heyhat, yalnýz olduðumuz zamanlarda ya da laubali insanlar arasýnda bulunduðumuz anlarda, görenlere “Ýman bu adamýn neresinde?” dedirtecek kadar dini deðerlerden kopuk davranýyoruz. Az önce hüzünden yaþaran gözlerimiz daha on dakika bile geçmeden kahkahadan dolayý sýrýlsýklam olabiliyor. Bazýlarýmýz itibarýyla, Ýslam'a ait güzellikler tabiatýmýza tam içirilememiþ olduðundan, en basit bir hatýrlatýcýyla kendimizi ancak ehl-i dünyanýn meclislerinde görülebilecek komikliklere, gülmelere, kahkahalara ve laubali tavýrlara salabiliyoruz. Salýyor ve en kudsi hakikatleri kendi lakaytlýðýmýza kurban ediyoruz...

Oysa, bizim bu çeliþkilerden mutlaka kurtulmamýz lazýmdýr; bunun için de, her þeyden önce iman mevzuundaki problemlerimizi halletmemiz gerekmektedir. “Din” dediðimiz vaz'-ý ilâhî, iman ve Ýslâm düþüncesinin tamamýnýn unvanýdýr; “diyanet” ise bu yüce hakikatin hayata hayat olmasýnýn adýdýr. Din, hem nazarisiyle, hem de amelî yaný itibarýyla bizim hayatýmýza da hayat olmalýdýr. Nabýzlarýmýz onunla atmalý; bakýþlarýmýzda o nümayan olmalý; yüz çizgilerimizde sürekli o belirmeli ve bize bakan bizde onu okumalýdýr. Zira, din ancak tabiat haline geldiði zaman kendinden beklenen fonksiyonu edâ etmiþ olur. O, tabiatýmýzýn bir derinliði haline geleceði âna kadar alaca yaþamaktan ve çeliþkiler arasýnda kalmaktan kurtulamayýz. Bazen mü'min gibi görünmeyi tuttursak ve bir ciddiyet abidesi gibi hareket etsek de, bu halimizi her zaman koruyamayýz. Halbuki, biz hem ibadetlerimizde hem normal iþlerimizde hem de insanlarla münasebetlerimizde öyle bir hassasiyet ortaya koymalý, sözümüzle, sazýmýzla öyle bir incelik sergilemeliyiz ki, dinimizin güzellikleri çevremize de aksetsin.. söz, tavýr ve davranýþlarýmýz o derece gönlün þivesi olmalý ve onlarýn üzerine kalbe ait manalarýn rengi, deseni düþmeli ki, baþkalarý üzerinde de tesir icra etsin.

Uhrevîlik Ahlaký

Evet, imanda kemale yürüyen ve Allah'la böyle bir münasebete geçen insanýn düþünce ve tavýrlarýnda þaþmayan bir doðruluk, mütemâdî bir samimiyet, sürekli bir ciddiyet ve bir uhrevîlik ahlâký belirir. O insanýn iç fotoðrafý haline gelen bu ahlak, diyanet mülahazasýyla iþlene iþlene zamanla onun bütün davranýþlarýna akseder.. eline–ayaðýna, gözüne–kulaðýna, diline–dudaðýna, sesinin tonuna, vurgularýna ve hatta mimiklerine bile hükmünü geçirir.. ve nihayet insanýn ruhuna kendi mânâsýnýn þeklini veren bu iç resim onun tavýrlarýnda okunan mânevî bir kaside hâline gelir; zaten, “Görüldüðünde Allah hatýrlanýr” hakikati de bu kývamdaki bir mü'mini belirtir.

Deðiþik münasebetlerle yâd ettiðim, büyük hadis alimi Abdullah b. Mesleme -tarihte binlerce emsali bulunan- bu mü'minlerden biridir. Öyle ki, Ka'nebî diye tanýnan bu büyük insan, bir topluluða uðradýðý zaman onun görünüþünde müþahede ettikleri mehabetten dolayý oradaki insalar “Sübhanallah”, “Lâ ilâhe illallah” demekten kendilerini alamazlarmýþ. Kendisini görenlerden birinin “Ne zaman Ka'nebî'yi ziyarete gitsek onu uçurumun kenarýndaymýþ da neredeyse Cehennem'e düþüverecekmiþ gibi bir vaziyette görürdük.” diyerek vasfettiði bu hak dostunun hâli elbetteki çevresindekilere tesir etmiþtir. Yine, Abdurrezzak b. Hemmam, döneminin en büyük alimlerinden birisi olarak bilinen Ýbn Cüreyc hakkýnda demiþtir ki: “Onu ilk gördüðüm zaman ‘Ýþte Allah korkusundan yanýp tutuþan bir hak dostu!..' demeden edemedim.” Evet, o hakikat erlerinin uzun boylu sözler söylemelerine gerek yoktur. Halleri imanlarýna þahittir onlarýn. Ýnsan, ç ehrelerine nazar edince alacaðýný alýr; gözlerinin içine bakýnca ruh inceliklerini görür ve ürperir.

Hasýlý; þayet çehresinde pýrýl pýrýl bir hayâ, davranýþlarýnda dupduru bir samimiyet ve vicdanýnda da köpük köpük bir heyecan bulunan nesiller yetiþtirmek istiyorsak, önce kendimiz ilim ufkunun ötesinde hakîkat nurlarýna ulaþabilmiþ, bedene ait arzu ve isteklerini zarûret çerçevesine hapsetmiþ ve hep O'nu seslendirme, O'nunla nefes alýp-verme azmiyle gerilmiþ ciddi, vakur, aðýrbaþlý kimseler olmalýyýz. Sonra da, maddî-mânevî hiçbir þey beklemeden, dünyevî-uhrevî hiçbir sevdâya kapýlmadan, en içten ve þefkat dolu bir edayla neslimize el uzatmalýyýz. Tabii, bunu yaparken de, v akar ve ciddiyeti hiçbir zaman abus çehrelilik, somurtkanlýk, sertlik ve huþûnetle karýþtýrmamalý; þefkatli, içten, candan ve sevimli olmayý da sulu, laubali, alaycý ve ciddiyetsiz bir hale bürünme þeklinde algýlamamalýyýz.

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 3 misafir bal

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com