Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa arrow M. Fethullah Gülen arrow Daha Yok mu?


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Daha Yok mu? Yazdr E-posta
Soru: Kendini yeterli görme hususunda mü'mince düþünce tarzý nasýl olmalýdýr?

Cevap: Hakiki mü'min, Allah'ýn rahmet ve inayeti sayesinde her türlü zorluðun altýndan kalkabileceðine inanmakla beraber fýtrat itibarýyla diðer insanlara muhtaç olduðunu ve insanî yanlarýnýn ancak çevresinin desteðiyle ortaya çýkacaðýný daha baþtan kabul eder ve hiçbir zaman, hiçbir açýdan kendisini yeterli görmez. O, bir iþ ya da makam teklif edildiðinde hemen ileri atýlmaz, o yere kendisinden daha ehil kimselerin olup olmadýðýna bakar ve þayet böyle birini görürse bir adým geriye çekilip onu iþaret eder. Bulunduðu konumun hakkýný verdiðine hiç inanmaz; sürekli daha verimli olabilmenin yollarýný araþtýrýr. Mevcut bilgi birikimiyle yetinmez; okuyup öðrenmeyi mezara kadar sürecek olan bir vazife bilir ve yeni marifet ufuklarýna ulaþma gayretinden asla dûr olmaz. Özellikle de, Allah'a yaklaþma mevzuunda durumunu kat'iyen yeterli saymaz, kurb (yakýnlýk) adýna kat'ettiði mesafeleri kâfi görmez ve her zaman dergâh-ý ilâhîye daha yakýn olma cehdinde bulunur. Evet, mü'min kendini yeterli görmeyen ve “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deyip her meselede daha iyiyi, daha güzeli arayan bir kuldur.

“Ýlle de ben!” Deme Faziletsizliði

Bu açýdan, mesela, hayatî bir müessesenin, bir bakanlýðýn ya da devletin baþýna aday gösterilen bir insan, eðer karakterli, samimi ve millete vefalý biri ise, hemen etrafýna bakýnýp alternatiflerinin olup olmadýðýný araþtýrýr. Þayet, o vazifeye kendisinden daha ehil birini görürse, gönül rahatlýðýyla “Her iþi ehline teslim etmek lazým; bu iþin ehli de falandýr; gidin ve bu makamý ona teklif edin!” der. Ýþte, mü'mince tavýr ve davranýþ budur ve bu, o insandaki faziletin ifadesidir.

Karakterli insan “Ýlle de ben!” diyerek þeytanî hýrýltýlar çýkarmaktan uzaktýr. O, zirveye çýkmak için lobi faaliyetleri yapmayý, baþkalarýnýn ayaðýný kaydýrmayý, türlü türlü entrikalara baþvurmayý aklýndan bile geçirmez. Makam ve mevki teklif edildiðinde önce kendisini düþünmeyi dahi bir faziletsizlik sayar; hemen irkilir, kendine gelir ve çevresinde liyakat sahibi insan arar. Hatta, kendi zaaflarýný masaya yatýrýr; bazen aniden sinirlendiðini, fevrî hareketler sergilediðini, zaman zaman içinde bulunduðu heyete ters düþtüðünü ve bu türlü tavýrlarýndan dolayý bazýlarýný rahatsýz edebileceðini düþünür; düþünür ve kendisine göre, daha sakin davranan, daha aklî ve mantýkî hareket eden, hislerinin esiri olmayan ve genel tavýrlarý açýsýndan beraber çalýþtýðý kimselere hep huzur bahþeden bir insan araþtýrýr; hem ufku, hem bilgisi, hem zamaný iyi okumasý ve dünyayý tanýmasý itibarýyla daha liyakatli gördüðü o insanýn önünü açmaya ve onu zirveye taþýmaya uðraþýr.

Bu faziletli davranýþ, iman ve Kur'an hizmetinde bulunanlar için de vazgeçilmez bir esastýr. Bugün, dar dairede bile olsa deðiþik pâyelerle ve farklý farklý makamlarla karþý karþýya kalan insanlarýn da, Ýhlas Risalesi'nde dile getirilen “Kardeþlerinizin nefislerini nefsinize; þerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-ý maddiye gibi nefsin hoþuna giden þeylerde tercih ediniz!” düsturuna göre hareket etmeleri lazýmdýr. Hatta, imana dair bir hakikati muhtaç bir mü'mine bildirmek gibi en zararsýz bir iþi bile “Bu benden daha ihlaslý ve daha liyakatlidir; söz hakký onundur” deyip baþkasýna býrakmak Kur'an talebesinin þiarý olmalýdýr. O ancak, vazife sahipsiz kalmýþsa ortaya çýkýp iþte o zaman o iþi üstlenmeli ve mesuliyetinin gereðini yapmalýdýr.

Hüsrana Uðramamanýn Þartý

Diðer taraftan; Allah Teâlâ insaný –eskilerin ifadesiyle– medeni-i bittab' olarak yaratmýþtýr; yani insan, yaratýlýþ itibarýyla sosyal bir varlýktýr; onun tabiatý beraber yaþamaya, iyi huylu, kibar ve faziletli olmaya açýktýr. Ýnsanýn, insânî yanlarýnýn ve derinliklerinin ortaya çýkmasý ancak çevresinin desteðiyle olur; o baþka insanlarla el ele verdiði ve onlarýn faziletlerinden de istifade ettiði sürece kendi kemalât ufkuna yürür. Ýnsan, kendisini çadýrýn orta direði görse bile, bilmelidir ki, kenarlardaki kazýklar olmadýktan sonra o çadýrý yerinde tutmak mümkün deðildir. Bu itibarla da, onun, belli ölçüde de olsa, çevresindeki kimselerin kabiliyetlerine, istidatlarýna, onlarýn üretecekleri fikirlere ve onlarla beraber yaþayacaðý beyin fýrtýnalarýna ihtiyacý vardýr.

Kendisini çevresinden müstaðnî gören, “Ben kendime yeterim; benim kimseye ihtiyacým yok!” diyen bir insan boþlukta yürüyor demektir. Halkýn onun hakkýnda takdir ettiði izâfî bir karizmaya takýlýp kendine bambaþka bir pâye biçen, kimsenin fikrine ihtiyaç hissetmeyen ve kendi kendine kararlar vererek asýp kesen biri faziletsizin ta kendisidir. Ýþ ve plânlarýnda kendi fikirleriyle yetinen ve hatta onlarý zorla diðer insanlara da kabul ettirmeye çalýþan böyle kimseler, önemli bir dinamizmi elden kaçýrdýklarý gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler; dahasý onlar, üst üste fiyaskolar yaþayýp her meselede kaybetmeye mahkumdurlar.

En akýllý insan, baþkalarýnýn düþüncelerine en çok saygýlý olan, onlardan en çok yararlanan ve herhangi bir konuda doðruya ulaþmak için mutlaka bir baþkasýnýn görüþüne de baþvuran insandýr. Aslýnda, bugüne kadar bu hususu görmezlikten gelen veya gözardý eden hiçbir toplum iflah olmamýþtýr. Zaten Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de ümmetin kurtuluþunu ve geleceðe yürümesini, “Ýstiþârede bulunan asla kaybetmez.” sözüyle meþverete (fikir alýþ-veriþine) baðlamýþtýr. Ayrýca, akýl ve zekâ yönüyle insanlarýn en mükemmeli olan ve aslýnda baþkasýna danýþmaya ihtiyâcý bulunmayan Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) Efendimiz, hayatýný vahyin aydýnlýðýnda sürdürüyor olmasýna raðmen, meþveretle memur olduðunu her vesileyle ortaya koymuþ ve her meseleyi istiþareye sunmuþtur. Demek ki, herhangi bir müessesenin baþýndaki insan, Allah tarafýndan müeyyed olup sürekli ilhamla beslense de, yine istiþâre etme mecburiyetindedir.

Daha önce de arz ettiðim gibi; Ýnsanlýðýn Ýftihar Tablosu (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i þerifte, “Allah Teâlâ bir idareciye merhamet buyurursa, ona, kendisini eðrilikten alýkoyacak, doðruluða sevkedebilecek iyi vezirler (danýþmanlar) ihsan eder.” demiþtir. Evet, baþtaki insan, ister devlet reisi, ister meclis baþkaný, ister hükümet lideri, ister ordu komutaný, isterse de adliye ya da mülkiyenin herhangi bir biriminin baþýndaki idareci olsun –ne seviyede olursa olsun– þayet Allah ona merhamet buyurmuþsa, kendisini muhtemel yanlýþlar karþýsýnda uyaracak ve doðrulara yönlendirecek hiç olmazsa iki tane müsteþarla lütuflandýrýr, hasbî iki danýþmanla te'yit eder. Bir idareciye, Allah'ýn en büyük ihsaný, yanlýþ yola meylettiði zaman týpký bir kýblenümâ gibi kendisine doðruyu gösterecek iki yâr-ý vefâdar lütuf buyurmasýdýr. Herhangi bir þahsî çýkar gözetmeyen, kendi adýna gizli hesaplar peþine düþmeyen, beklentilerinin tutsaðý olmayan ve durduðu yerde sadece milletin menfaatleri hesabýna duran danýþmanlardan mahrum bir idareci bedbahttýr ve onun hüsrandan, hizlandan kurtulmasý kat'iyen mümkün deðildir.

Ýçtihad ve Kollektif Þuur

Aslýnda, sadece idare ile alakalý meselelerde deðil, bütün problemlerin çözümünde istiþare ve kollektif þuur çok önemlidir. Mesela, içtihad mevzuu deðiþik münasebetlerle gündeme gelen bir meseledir ve bana göre içtihad kapýsý –Nur Müellifi'nin de ifade ettiði gibi– her zaman açýktýr; fakat, o kapýdan içeri girebilmenin belli dönemlerde belli manileri söz konusudur. Evet, o kapýyý kimse kapamamýþtýr; ehliyetsiz kimselerin, hevalarýný hüda göstermelerini engellemek ve dini kendi heveslerine göre yorumlamalarýna meydan vermemek için bazý alimler bu meseleye temkinli yaklaþmýþ olsalar da, aslýnda o kapý açýktýr ve sadece nâehillerin yüzüne kapanmýþtýr.

Günümüzde insanlar oldukça lâubâlîdir ve dinin zaruriyatý ayaklar altýndadýr; fikirler ve kalbler bir hayli daðýnýk, zihinler de maneviyata yabancýdýr. Ýnsanlarýn çoðunun, hayatý Ýslamî çerçevede sürdürme konusunda herhangi bir cehd ü gayreti yoktur. Artýk, –maalesef– din ve diyanet, insanlarýn birinci meselesi deðildir; “olsa da olur, olmasa da” þeklinde ele alýnmaktadýr. Ýþte, içtihad kapýsý açýk olsa bile, böyle bir atmosferde, hakkýný vererek o dinamiði kullanacak kimselerin çýkmasý oldukça zordur.

Dolayýsýyla, bugün içtihada ihtiyaç duyulan meselelerin halledilmesi de ancak kollektif þuurla mümkün olacaktýr. Sahasýnýn uzmaný þahýslardan meydana gelecek olan bir heyet böyle bir içtihadý –Allah'ýn izni ve inayetiyle– gerçekleþtirmiþ ve böylelikle bir kiþinin üstesinden gelemeyeceði bu aðýr yük cemaatin omuzlarýna yüklenmiþ olacaktýr. Evet, bundan sonra, istihraçlar, istinbatlar ve içtihadlar hep o iþin uzmaný insanlarýn bir araya gelmeleri neticesinde kollektif þuurla yapýlacaktýr.

Bu açýdan da, ilim ve bilgi birikimi itibarýyla da bir mü'minin kendini yeterli görmesi ve “Artýk ben kendime yeterim” þeklinde düþünmesi mümkün deðildir. Hatta, dinî ilimlerle uðraþan kimselerin, “Þu kitaplarý okuduk, þimdi de bunlarý mütalaa ediyoruz; bu atmosferin bize ilham ettiði þeyler istikametinde fikir alýþ-veriþinde bulunuyoruz.” deyip sadece o birkaç saatlik ve birkaç senelik okumayý yeterli görmeleri onlar adýna büyük bir aldanmýþlýk sayýlýr. Zira, ilim tâlibi de “hel min mezîd” kahramaný olmalý, kendisini asla yeterli görmemeli; okuma ve baþkalarýnýn yüksek fikirlerinden istifade etme kulvarýnda bir ömür boyu sürekli koþmalýdýr.

Dahasý, ilim, insaný salih amele sevketmelidir; çünkü, öðrenmek ve bilmek, insaný Allah'a yaklaþtýrdýðý ölçüde bir kýymet ifade etmektedir. Ýnsan, öðrendiði her meseleyi elden geldiðince pratiðe dökmeli ve onunla Allah'a bir adým daha yaklaþmanýn yollarýný aramalýdýr. Nitekim, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), “Kim ilim bakýmýndan ilerledikçe zühd hayatý açýsýndan da mesafe kat'etmezse, onun sadece Allah'tan uzaklýðý artar; yani, öðrendiði onca hakikate raðmen, dünyaya raðbet etmekten ve nefsâni arzularýna göre yaþamaktan vazgeçmeyen bir insan Allah'tan uzaklaþtýkça uzaklaþýr.” buyurmuþtur.

Koþarken Ölmeli!...

Evet, kendini yeterli görmeyen bir mü'min, Allah'ýn bahþettiði imkanlarý yine O'nun yolunda kullanýp ebedîleþtirmek için gecesi-gündüzüyle hayatýnýn her anýný en iyi þekilde deðerlendirmeye çalýþýr.. rýza-yý ilahî için koþtururken bazen evinin yolunu unutur; kimi zaman çocuklarýnýn simasýný zor hatýrlayacak hale gelir.. gelir ve sürekli salih bir amel peþinde koþar. Benim hayallerimi süsleyen Kur'an talebesi de hizmete giderken soluklarý tükenen, koþarken kalbi duran ve yatakta deðil yolda ölen bahtiyardýr. Böyle birinin vefat haberini duysam, gözlerim dolar, hicranla gözyaþý dökerim onun ardýndan; fakat, ayný zamanda o gözyaþlarý benim takdir hislerimin de ifadesi olur. Çünkü, hakikî Kur'an talebesi, kalbinin durduðunun farkýna varamayacak þekilde bir küheylan gibi koþan ve kendini adadýðý dava uðrunda bir vazifeye giderken yolda son nefesini veren insandýr.

Ýþte, böyle bahtiyar bir ruh, yapýp ettikleriyle asla yetinmez; o güne kadarki koþuþunu, hareketlerini, yaptýðý iþleri ve vesile olduðu onca güzellikleri kâfi saymaz. Allah'ýn bahþettiði imkanlarý tam olarak deðerlendirememiþ olmanýn endiþelerini taþýr. Yaptýklarýný unutup yapabileceklerine yönelir ve “Daha yok mu?” deyip yeni vazifelerin altýna girmeye âmâde bulunur. Samimiyet ve faziletin remzi böyle bir insan, ne kabiliyetleriyle, ne aklýyla, ne mantýðýyla, ne ortaya koyduðu eserleriyle ve ne fütühatlarýyla... kendisini asla yeterli görmez.

Þunu da unutmamak lazýmdýr ki, iradenin mevcudiyetini kabul etmek, onun hakkýný verme azmi, cehdi ve gayreti içinde bulunmak ve Allah'ýn verdiði o temayülü sonuna kadar kullanmak baþka bir meseledir; insanýn kendine güvenmesi, kendini her þeye yeterli görmesi ve Allah'a ait bir vasýfla kendisini vasfetmesi daha baþka bir meseledir.

Hakiki mü'min, bir yandan, Cenâb-ý Hakk'ýn verdiði iradeyi en iyi þekilde kullanýr; diðer taraftan da, “Allahým beni göz açýp kapayýncaya kadar bile nefsimle baþbaþa býrakma” der. Nefsine deðil, Cenâb-ý Hakk'a güvenir. Nefsini ve nefsânî duygularýný en azýlý düþman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardýmcý olarak ise yalnýzca Allah'ý bilir. Onun güven ve itimâdý sadece Allah'adýr.

Gerçekten inanan insan, “Rabbenâ aleyke tevekkelnâ ve ileyke enebnâ ve ileyke'l-masîr” der; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnýz Sana güvenip dayandýk, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacaðýz.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir; –hâþâ– tavýr ve davranýþlarýyla da olsa, “Aleyye tevekkeltü ve aleyye enebtü...” deme ve “Kendi kendime güvenip dayandým, zâtî güç ve kuvvetime yöneldim!...” þeklinde Firavunca bir iddiada bulunma gaflet ve dalaletine düþmez. Çünkü, böyle bir iddia ve kendini yeterli görme, bir yönüyle Allah'a karþý muarazanýn ifadesidir
Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler
Çok Okunan Yazýlar

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
Son Eklenenler

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com