|
Soru: Bugün, dünyanýn hemen her yanýnda, özellikle de müslümanlarýn yaþadýðý coðrafyada oluk oluk kan akýyor; mazlumlarýn feryâd ü figâný ciðerleri daðlýyor; yanaklardan domur domur gözyaþý boþanýyor. Böyle içler acýsý bir durum karþýsýnda mü'minlere düþen vazifeler nelerdir?
Cevap: Maalesef, þimdilerde dünyanýn dört bucaðýnda kan seylâplarý akýyor; dökülen gözyaþlarýnýn haddi hesabý yok. Göklere yükselen âh u efgâný tartacak bir kantar mevcut deðil yeryüzünde. En nezih milletlerin içinde bile kendilerine yer bulabilmiþ zalimler insan haklarýný çiðniyor, evrensel deðerleri ayaklar altýna alýyor ve âdeta mazlumlara kan kusturuyorlar. Dahasý, uluslar arasý arenada koca koca tiranlar, dünyanýn kaderine hükmetme adýna çeþit çeþit cinayetler iþliyorlar. Ne masum insanlarýn kanlarýnýn dökülmesi, ne gözyaþlarýnýn ceyhun olmasý, ne yüreklerin daðlanmasý, ne analarýn aðlayýp dövünmesi ve ne de babalarýn baðýrlarýnýn yanmasý bu acýmasýz kimselerin merhamet hislerini harekete geçirmiyor, onlarý birazcýk olsun insafa sevketmiyor. Vicdaný ölmemiþ bir insaný ýzdýraptan kývrým kývrým kývrandýracak her türlü kötülük âdiyattanmýþ gibi iþleniyor ve bir yönüyle yeryüzünde þu anda Firavunlar dönemi ölçüsünde bir zulüm sürüp gidiyor. Kan Gölü Ne Zaman Kurudu ki!.. Bazý fikirlerini beðenmesem de Türkçe'yi güzel kullanmasý açýsýndan takdir ettiðim “Tarih-i Ýstikbal” müellifi Celâl Nuri, kendisine “Her tarafta kan seylaplarý ve kan gölleri var?!.” denildiðinde, âdeta insanlýðýn tarihî sergüzeþtini hülasâ etmiþ ve “O seylaplar ne zaman durdu, o kan gölü hangi devirde kurudu ki? Beþer, birbirini öldürmekten ve birbirine zulmetmekten ne zaman vazgeçti ki!..” þeklinde mukâbelede bulunmuþtur. Bu sözün, zulmün ve haksýzlýðýn devamý bakýmýndan bugün de geçerliliðini koruduðu âþikâr. Evet, Asr-ý Saâdet ve Osmanlý'nýn belli bir dönemi gibi birkaç kýsa zaman dilimi istisna edilecek olursa, dünyanýn yüzü hiç gülmedi; Âdem Nebi'nin ilk oðullarýndan beri insanlar birbirlerini öldürmekten hiç vazgeçmedi ve yeryüzü kavgasýz, kansýz ve cinayetsiz günlere þahitlik edemedi. Bugün de, hemen her toplum içinde ve yüzlerce yerde benzer haksýzlýklar irtikâp ediliyor ve ayný cinayetler iþleniyor. Þu kadar var ki, bu zulümler bazý coðrafyalarda hadden efzun ve âdeta kýzýlca kýyamet bir harbin þiddetiyle devam ediyor. Ne acýdýr ki, bütün bu zulümlere “dur” diyebilecek dünya çapýnda muvazene unsuru bir güç mevcut olmadýðýndan dolayý hiçbir þey zâlimleri hizaya getiremiyor. Evet, bugün devletler arasýnda denge unsuru olabilecek, bütün insanlarýn haklarýný koruyup kollayabilecek, zâlimlere hadlerini bildirip yeryüzünde hak ve adaleti temin edebilecek, herkesi gözünün içine baktýracak ve beþeri doðruya yönlendirecek bir devlet mevcut deðil. Osmanlý, tarih sahnesinden silindiði andan itibaren koca bir bölgede huzurun bendi yýkýldý. O günden sonra hiç kimse hiçbir mazluma kanat geremedi, hiçbir düþkünün elinden tutamadý ve hiçbir azgýna “yeter artýk!” diyemedi. Felaketleri göðüsleyen, çýðlýklara cevap veren ve hakký tutup yükselten efsanevî ruhun sesi kesilince meydan zâlimlere, gaddarlara, hattarlara kaldý. Nitekim, bugün, çaðýn zorbalarý sürekli zulmediyor, kan döküyor ve kimseye de hesap vermiyorlar. Hatta döktükleri ve dökecekleri kaný masum göstermek ve cinayetlerine baþka milletleri de ortak etmek için türlü türlü bahaneler uyduruyorlar. Kendileriyle ayný safta yer almayanlara gönül koyuyor, tavýr alýyor, ambargo ilan ediyor, açýk-kapalý tehditte bulunuyor ve yanlarýna çekemediklerinin de hiç olmazsa seslerini kýsýyorlar; kýsýyor ve sonra da dünyanýn gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiþ olan ve beþeri insanlýðýndan utandýran kötülükleri ard arda sýralýyorlar. Dolayýsýyla, günümüzde kimi yerde ayak bileðine dek, kimi yerde diz boyu ve kimi yerde de gýrtlaða kadar zulüm irtikap ediliyor. Zulme ve Zâlimlere Karþý... Ýþte, böyle acý bir manzara karþýsýnda muhakkak bütün mü'minlere bazý vazifeler düþmekte ve herkes kötülüklere engel olma hususunda cehd ü gayret gösterme sorumluluðuyla karþý karþýya bulunmaktadýr. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'in beyanlarý içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydýðý bir münkeri mümkünse elle defedivermek, þayet fiilî müdahale imkaný yoksa, kavl-i leyyin ve va'z u nasihatla, yani dil ile o kötülüðün önüne geçmek; dil ile önlemeye de imkan ve vasat müsait deðilse, en azýndan onu hoþ karþýlamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi farklý þekillerde ve üç deðiþik seviyede eda edilmelidir. Zira, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Sizden biriniz bir kötülük gördüðü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduðunu söylesin ve kötülüðün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o iþin kötülüðünü vicdanýnda duyup müteessir olsun; çünkü bu sonuncusu, imanýn en zayýf derecesidir.” buyurmuþtur. Ne var ki, haksýzlýklara karþý elle müdahale etme ve kuvveti, hakký tutup kaldýrmada kullanma meselesi ancak bir devletin yapabileceði bir iþtir; üçüncü sýnýf bir toplum olmaya rýza göstermeme, baþkalarýnýn güdümünde yaþamayý kabul etmeme ve güçlü bir millet olma kararlýlýðýna vâbestedir. O iþ, Merhum Mehmet Akif'in, “Bir zamanlar biz de millet, hem nasýl milletmiþiz: Gelmiþiz dünyaya milliyet nedir öðretmiþiz! Kapkaranlýkken bütün âfâký insaniyetin, Nur olup fýþkýrmýþýz ta sînesinden zulmetin.” sözleriyle ifade ettiði gibi, kendini bütün insanlýðýn ufkunu aydýnlatmaya ve ihkâk-ý hakta bulunmaya adamýþ bir millet olmaya baðlýdýr. Nasýl ki Osmanlý hükümdarý, “Bugün Hindistan'a emredersem yarýn onu karþýnýzda bulursunuz!” dediði an “üzerine güneþin batmadýðý imparatorluk” adýyla anýlan koca bir devlet hemen hizaya gelmiþtir; iþte ancak öyle bir millet, zulümler karþýsýnda “Yeter artýk!” diyerek sesini yükseltebilir ve gaddarlarý hizaya getirebilir. Denge Unsuru Bir Millet Þayet, zulüm karþýsýndaki öyle bir notanýz ve kötülüðe mani olmaya matuf ültimatomunuz –baðýþlayýn– havada kalacaksa, onu seslendirmenizin de bir anlamý yoktur. O vazife, güçlü ve kuvvetli bir devlet haline geleceðiniz ana kadar baþvurmamanýz gereken bir yoldur. Hem onun bir vakt-i merhûnu vardýr ve o vakit geleceði âna kadar o mevzuda bir þey yapmanýz mümkün deðildir. Fakat, kadýný erkeðiyle, genci ihtiyarýyla, idare edeni ve edileniyle milletin her ferdi kendi ülkesinin bir gün dünyadaki dengeler açýsýndan hak ettiði konumu elde edecek, devletler muvazenesinde ibrelere yön verecek ve hakkýn sesi-soluðu olacak bir devlet haline gelebilmesi için çalýþýp çabalamalýdýr. Bu hedef her inanmýþ insanýn mefkûresi olmalýdýr. Yanlýþ anlamalara ve garezli yorumlara meydan vermemek için þunu da ifade etmeliyim ki; bu sözlerimle idareden, rejimden, bir sistemi bir baþka nizamla deðiþtirmekten bahsetmiyorum; devletimizin ve milletimizin büyüklüðe sýçramasýný, diðer toplumlar nezdindeki tarihî itibar kredisine yaraþýr bir hal almasýný kastediyorum. Gerçi, bu çok büyük bir iþ, çok büyük bir proje ve gerçekleþmesi uzun zaman isteyen bir plandýr; çünkü, insana müteveccih bir iþtir ve Batýlý bir düþünürün ifade ettiði gibi, insana yapýlan yatýrýmlarda yüz seneyi nazar-ý itibara almak gerekmektedir. Þayet, sizin bu mevzudaki gayretleriniz inkýtasýz, sistemli, çaða göre mâkul ve ayný zamanda çevreniz tarafýndan da destekleniyorsa, Allah'ýn izni ve inayetiyle hak ve adaletin temsilcisi bir millet olmanýz için yüz seneye ihtiyaç vardýr. Belki, küreselleþen dünya ve geliþen telekomünikasyon þartlarý bunu biraz daha hýzlandýrabilir ve bir elli senede ülkeniz dünyada sözü dinlenen bir devlet haline gelebilir. Ne var ki, siz iki–üç neslin geçmesini göze almalý ve iki–üç nesil boyu dünyaya kendinizi anlatmalýsýnýz. Anlatmalýsýnýz ki, gerçekten sevgi ve barýþtan baþka bir þey düþünmediðinize dünya inansýn; sizin kendi çýkarlarýnýz için yaþamadýðýnýzý ve topyekün insanlýðýn saadetini düþündüðünüzü cümle âlem görsün, bilsin; onlarca yýl geçmesine raðmen bu çizginizde bir deðiþiklik olmadýðýna bütün insanlar þahit olsun ve herkes tereddüt etmeden size sýrtýný dönebilsin. Ýþte, ancak öyle bir konumda ve güven ortamýnda sözünüzü dinletebilir; ancak öyle bir denge unsuru olarak akan kaný durdurabilir ve ancak o zaman güç, kuvvet ve itibarýnýzý mazlumun âhýný dindirmek için bir vesile kýlarak aðlayanlarý güldürebilirsiniz. Felaket Maðduru Çocuklar ve Onlara Uzanan Eller Ayrýca, gücünüzün yettiði kadarýyla muhtaçlarýn imdadýna koþmanýz ve onlarýn ihtiyaçlarýný karþýlamanýz da el ile ýslah demektir. Mesela, gönüllü kuruluþlar aracýlýðýyla Açe'ye gönderdiðiniz yardýmlar hem bölge halkýnýn bir ölçüde de olsa yaralarýnýn sarýlmasýný saðlamýþ hem de onlarýn gönüllerini bir kere daha fethetmiþtir. Açe halký sizden uzanan eli, Osmanlý döneminde yapýlan yardýmlara vesilelik eden ellerle yanyana koymuþ; bugün sizin yaptýðýnýz yardýmla tarihte ecdâdýnýz tarafýndan yapýlan yardýmý birbirine katýp karýþtýrmýþ ve ikisini ayný kaynaktan beslenen iki cereyanýn bir araya geliþi olarak deðerlendirmiþtir; sizin baðýþlarýnýzýn çehresinde Osmanlý'nýn bir dönemde gönderdiði iâneyi de görüp yadetmiþtir. Yine, Pakistan'daki deprem sonrasýnda Anadolu insaný adýna imdada koþan gönüllü kuruluþlar, milletler arasýnda eþine az rastlanýr bir sevgi ve dostluk havasýnda karþýlanmýþ; fedakâr insanýmýzýn dillere destan civanmertliði kardeþ ülke halkýna önemli bir inþirah vesilesi olmuþtur. Öyle ki, her iki ülkenin en üst seviyeden idarecileri Türkiye'ye hususî minnet ve þükranlarýný ifade etmiþlerdir. Özellikle de oralarda açýlan okullar insanlar için yeni bir ümit olmuþtur ve çok ciddi bir ihtiyacý karþýlamýþtýr. Fiilî yardýmýn bir diðer yaný da þudur: Tsunami ve deprem gibi felaketlere maruz kalan ya da baþka devletler tarafýndan iþgal edilen ülkelerde çoluk–çocuk ortada kalýyor. Bazý teþkilatlar, o çocuklarý toplayýp kendi ülkelerine götürüyor, evlatlýk edinip kendilerine benzetiyorlar. 1992 senesinde yine buradaydým. Bir dostumuz telefon etti; “Saraybosna'da katliam yapýlýyor, her yanda soykýrýmlar cereyan ediyor, her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Burada binlerce çocuk sahipsiz ve kimsesiz kaldý; þayet biz sahip çýkmazsak bunlarý baþkalarý alýp götürecek. Bazý çocuklarý Türkiye'ye getirebilir miyiz?” diyerek bu konudaki fikrimi sordu. O esnadaki halime þahit olan arkadaþlarýmýn anlattýðýna göre, bu sözleri duyunca toparlanýp ayaða kalkmak istemiþim; fakat kalkamamýþým, sandalyeye yýðýlýp kalmýþým. O anki heyecanlarýmla, “Yüz mü, bin mi, yüzbin mi, ne kadar bulursanýz alýp götürün, Anadolu insanýna emanet edin; birer-ikiþer daðýtýn evlere. Bu millet hem fedakâr hem de vefakârdýr; hepsine bakarlar Allah'ýn izniyle. Hangi dinden, hangi mezhepten olursa olsun, hiçbir çocuðun zâyî olmasýna meydan vermeyin!.” dediðimi hatýrlýyorum. Böyle bir teþebbüse ne kadar ihtiyaç oldu, kaç çocuk getirildi ve ne ölçüde bakýldý, bu ayrý bir mesele. Demek istediðim þu ki, fiilen yapýlabilecek her ne varsa, onu mutlaka yapmalýsýnýz; o çocuklar ülkemizde okutulacaksa okutmalý; kendi ülkelerinde okullar açýp en güzel þekilde yetiþmelerini saðlamak mümkün olacaksa, o imkaný temin etmeli ama muhakkak darda kalmýþ insanlara sahip çýkmalýsýnýz. Dilsiz de Olmamalý, Üslûpsuz da!.. Þayet, gücünüz bir yere kadar yetti ve imkanlarýnýz tükendi ise, bu defa da, hiç olmazsa dilinizle kötülüðe ve zulme mani olmaya çalýþmalýsýnýz. Bazen bir televizyon ekranýnda, kimi zaman bir gazete köþesinde, bir baþka sefer de bir Ýnternet sayfasýnda duygularýnýzý, düþüncelerinizi aktarmalý ve fýrsatýný yakaladýðýnýz her platformda hakikati dile getirmelisiniz. Mesela, tatlý dille, yumuþak bir üslûpla ve bir art niyetinizin olmadýðýný bütün samimiyetinizle ortaya koymak suretiyle þöyle seslenmelisiniz: Acaba bu mesele diplomasi yoluyla çözülemez mi? Problemleri daha insanî bir þekilde halletmek varken neden hep kaba kuvvete müracaat ediyorsunuz! Oysa ki, kuvvet çok defa akla, mantýða ve muhâkemeye raðmen iþler; þiddet þiddete sebebiyet verir. Bir toplumun üzerine kinle gitmekle onlarda size karþý sevgi hislerini uyaramazsýnýz. Sevgi duygusunu tetikleme ve canlý tutma ancak sevgiden geçer. Hele bir de sevgiyle yaklaþýn; bir kerecik de muhabbetle onlarýn sinelerine akýn; iþte o zaman sizi nasýl kucaklayacaklarýna bir bakýn. Siz nefret ettikçe, onlardaki nefret hislerini de körüklüyorsunuz. Bugünkü muvakkat nefret hissi tarihî bir nefret heykeline dönüþüyor ve tarihin sayfalarýna öyle aksediyor. Bu gidiþle, arkadan gelen nesiller sizi demokrasi ve özgürlük havarileri olarak deðil vatanlarýný iþgal eden zâlimler olarak lanetle anacaklar. Lanet, lanet doðurur; nefret nefreti besler, kin kine sebep olur, gayz gayzý netice verir ve bunlar þimdiye kadar dünyanýn hiçbir yerinde hiçbir problemi halletmemiþtir. Ne olur, bir de insanlýk, sevgi ve merhamet yolunu deneyin! Evet, böyle bir ikazý hem devlet yetkilileri, hem sivil toplum örgütleri hem de toplumun bütün fertleri yapabilir ve yapmalýdýr da. Mevzumuza esas teþkil eden hadis-i þerifte, “münkere karþý kalben buðz etmek”, kötülüðü defetmenin üçüncü yolu ve imanýn en zayýf mertebesi olarak nazara verilmektedir. Ne var ki, bunu, insanlara düþmanlýk beslemek ve onlardan nefret etmek þeklinde anlamamak gerekir. Çünkü, bir insana kin gütmek onu içine düþtüðü fenalýktan vazgeçirmek için faydalý bir yol deðildir. Öyleyse, bu sözden anlaþýlmasý gereken husus, kötülüðe taraftar olmamak, ona karþý tavýr belirlemek ve hem zulmedeni hem de zulme maruz kalaný ondan kurtarmaya çalýþmaktýr. Bâri Dua Edelim!.. Zannediyorum, böyle bir maksadý gerçekleþtirmenin en önemli vesilelerinden biri de duadýr. Bu itibarla, þayet bir zulme þahit oluyor ve gadre uðrayan kimselere karþý gerçekten alâka duyuyorsanýz, o zaman elle ve dille o kötülüðü engellemeye çalýþmanýn yaný sýra mutlaka Cenâb-ý Hakk'a teveccüh etmeli ve dua dua yalvarmalýsýnýz. Eðer, oluk oluk akan kandan hakikaten müteessir oluyor, iþittiðiniz hýçkýrýklarýn gönlünüze bir kor gibi düþtüðünü hissediyor ve ölen her insanla beraber siz de bir kez daha ölüyormuþ gibi ýzdýrap çekiyorsanýz, o halde kendi acz ve zaafýnýzýn idraki içinde gücü her þeye yeten Kudreti Sonsuz'a yönelmeli ve O'na içinizi dökmelisiniz. Evet, bir yönüyle, Allah'a sunacaðýmýz ibadetler arasýnda duadan daha güçlü bir amel yoktur. Çünkü dua, Allah'ýn varlýðýna, birliðine, hâzýr ve nâzýr olduðuna inanarak sebepler üstü bir taleple Cenâb-ý Hakk'a arz-ý halde bulunmaktýr. Dua için ellerimizi açtýðýmýzda, biliriz ki, bizim sesimizi iþiten, kudret eli her þeye yetiþen, bütün ihtiyaçlarýmýzý yerine getirmeye muktedir ve hadsiz düþmanlarýmýzý defetmeye kâdir bir Rabbimiz var. Ýþte, bu iman ve inançla, Mevlâ-yý Müteâl'e dua etmeliyiz. Rahman ü Rahim'in dergâhýnda diz çökmeli; topraklarý ellerinden alýnan, yer üstü ve yer altý zenginliklerine el konulan, ýrzlarý çiðnenen ve namuslarý pâyimal edilen müslümanlarý, her türlü maðduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetten halâs eylemesini O'ndan dilemeliyiz. Ayný zamanda, dünyanýn dört bir yanýnda farklý bahaneler ileri sürerek insanlarý ezen ve cinayetler iþleyen zâlimlerin hakkýndan gelmesini ve tuzaklarýný kendi baþlarýna geçirmesini de yine O'ndan dilenmeliyiz. Hazreti Nuh'un Duasý Söz gelmiþken, bir hususa daha deðinmek istiyorum: Hazreti Nuh, kavmini gece gündüz dine davet etmiþ; bazen yüksek sesle kimi zaman da sessiz sedasýz bir davetle onlara seslenmiþ ve hidayete ermeleri için her yolu denemiþti. Fakat, ne zaman onlarý hak ve hakikate çaðýrmýþsa, onlar parmaklarýyla kulaklarýný týkamýþ, elbiseleriyle yüzlerini saklamýþ ve Seyyidina Nûh'un yüzüne bile bakmamýþlardý. Sonunda Hazreti Nûh onlara beddua etmiþ; “Rabbim, yeryüzünde dolaþan bir tek kâfir bile býrakma! Zira býrakýrsan onlar Senin kullarýný, Senin yolundan saptýrýrlar ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlaksýz çocuklar dünyaya getirip yetiþtirirler. Ya Rabbî beni, annemi, babamý ve evime mü'min olarak girenleri, erkek ve kadýn bütün inananlarý affet. O zâlimleri ise, daha da beter, daha da periþan eyle!” (Nuh, 71/26-28) demiþti. Bu beddua üzerine, Cenâb-ý Hak tufan göndermiþ ve o kavmin altýný üstüne getirmiþti. Hadis-i þeriflerde zikredildiðine göre, Allah Teala, kýyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir alanda toplar. Güneþ alçalýr, insanlarý tahammül etmesi çok güç bir gam ve sýkýntý sarar. Ýnsanlar bir þefaatçi bulma ümidiyle Peygamberlerin kapýlarýný çalarlar. Nihayet, Hazreti Nuh'un huzuruna varýr ve ondan da þefaat dilerler. Hazreti Nuh (aleyhisselam) ümmeti hakkýndaki o bedduasýný þefaat etmesine mani bir sütre gibi görür; “Benim bir tek duam vardý, onu da kavmimin aleyhine kullandým.” der; “Nefsim, nefsim” diye iç geçirir ve insanlarý Hazreti Ýbrahim'e yönlendirir. Öyle inanýyorum ki, Hazreti Nuh gibi ulülazm (her türlü zorluða raðmen vazifesini eksiksiz eda eden en büyük beþ peygamberden) birinin Cenâb-ý Hak'tan, küçük dahi olsa bir iþaret almadan öyle bir dua yapmasý mümkün deðildir. O, kavminin kat'iyen inanmayacaðý hususunda mutlaka ilahî bir iþaret almýþ ve kalblerinin mühürlendiðinden kat'î emin olduðu o kimseler hakkýnda bedduada bulunmuþtur. Dolayýsýyla, onun ümmeti aleyhindeki duasýnýn kendisini þefaat etmekten alýkoyacak bir hata olduðu düþünülemez. Fakat, ulülazm bir peygamberin kendisi hakkýnda öyle hüküm vermesi ve yaptýðý iþi kendi ufku itibarýyla hata kabul etmesi de yine mukarrebîne yakýþan bir ruh yüceliðinin ifadesidir. Allahým, Sana Havale Ediyorum!.. Ýþte, ne zaman zâlimlere beddua etmek aklýma gelse, hemen Hazreti Nuh'un inkisarýný hatýrlýyor, ürperiyor ve onlarý tel'in etmekten uzak duruyorum. En amansýz þekilde düþmanlýk yapanlar hakkýnda bile bedduada bulunmuyorum, kimseye lânet ve kahriye okumuyorum; onlarý Allah'a havale etmekle yetiniyorum. O havaleyi de yine Ýnsanlýðýn En Þefkatlisi'ne ittibâen yapýyorum. Nasýl ki, Allah Rasulü, “Allahümme aleyke bi-Ebî Cehl, Allahümme aleyke bi-Utbe, Allahümme aleyke bi-Þeybe...” deyip din düþmanlarýný Allah'a havale etmiþ ve bununla “Allah'ým Sen bilirsin, Sen ne dilersen onu yap!” demek istemiþtir; ben de, havale etmeyi bile onlar hakkýnda önce Allah'tan hidayet temenni etme alternatifine baðlayarak dile getiriyorum. Döktükleri kaný, akýttýklarý gözyaþlarýný, iþkence ettikleri insanlarý düþününce, “Hiç olmazsa mazlumlara bu kadarcýk bir vefa!..” mülahazasýyla kendi üslubumu korumaya çalýþarak þöyle diyorum: “Allahým, eðer kan düþünen, kan konuþan, kan döken, yurt içinde ve yurt dýþýnda kan seylâplarý meydana getiren bu zâlimlerin, bu gaddarlarýn ve bu hattarlarýn hidayetlerini murad buyuruyorsan, en yakýn zamanda bunlarýn kalblerine hidayetini salýver; gönül kapýlarýný imana ve Ýslam'a aç. Þayet onlar Senin nurundan bütün bütün nasipsiz kimselerse, ey bizi insanlýða çaðýrmak için kitap indiren Allahým, ey bulutlarý harekete geçirip semanýn baðrýndan rahmet boþaltarak kupkuru çölleri cennetlere çeviren Allahým, ey en güçlü ordularý hezimete uðratan Allahým, din düþmanlarýna bozgun yaþat; altlarýný üstlerine getir, onlarý birbirlerine düþür, birliklerini paramparça eyle ve emellerine ulaþtýrma; zâlimlere karþý bize nusrette bulun, yardýmýný üzerimizden eksik eyleme!” Bazen de, “Allahým, bize ve bütün müslümanlara yardýmcý ol; hizlanýmýzý isteyenleri, rezil rüsvâ ve periþan olmamýzý arzu edenleri, bu istikamette komplolar düzenleyenleri hüsrana uðrat! Ýki ellerini bir araya getirme, onlarý muvaffak eyleme!” diyorum.. diyorum ama her defasýnda bu duamý þarta baðlýyor; önce onlar hakkýnda bile hidayet duasýnda bulunuyorum. Sonra da, “Allahým, þayet onlar mahrum ve nasipsiz kimselerse, hiç olmazsa bizi onlarýn zulümlerinden muhafaza buyur; üzerlerinde baskýný artýrdýkça artýr; silahlarýný baþlarýnda parçala; ellerini ayaklarýný birbirine dolaþtýr; kalemle tecavüz edenlerin kalemlerini kýr; müslümanlara sövüp sayanlarýn dillerini ebkem kýl.. zâlimleri gaye-i hayallerine ulaþtýrma ve onlara karþý bize yardýmcý ol!..” þeklinde niyazýmý seslendiriyorum. Gönülden inanýyorum ki, mü'minler Allah Teâlâ'ya yürekten teveccüh etseler ve duaya yönelseler Cenab-ý Hak þu anki dengeleri alt üst edecek ve her zâlime haddini bildirecektir. Ne var ki, bugün O'nun bize yakýnlýðýný ve dualarýmýza icabet edeceðini düþünerek, hâzýr ve nâzýr birinin huzurunda olduðumuz mülâhazasýyla zevk ve temkini ayný anda hissederek Cenâb-ý Hakk'a arzýhâlde bulunduðumuzu ve en sâfiyâne, en hâlisâne bir kulluk tavrý olan duanýn hakkýný verdiðimizi söyleyemeyiz. Hatta, hacca giden insanlarýn, dualarýn reddedilmediði o mukaddes yerlerde, Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da yüreklerini çatlatýrcasýna, Ýslam dünyasýnýn maruz kaldýðý þu felaketlerden sýyrýlmasý adýna inlediðini iddia edemeyiz. Zannediyorum, yirmi tane içli, duygulu, dertli insan, orada üç-dört gün uykusunu terketse, baþýný yere koysa ve yalvarýp yakarsa, hatta birkaçýnýn kalbi dursa, gerçekten yüreði çatlasa, Mevlâ-yý Müteâl o çatlamaya berikilerin baþýný patlatacak bir bomba tesiri lutfedecek ve inananlarýn mazlumiyetine son verecektir. Fakat, öyle anlaþýlýyor ki, müslümanlarda bu kadarcýk olsun yürek yok; o mukaddes beldelerde bile Cenâb-ý Hakk'a tam teveccüh edilmiyor ve O'na gereðince yalvarýlmýyor. Gelin, Allah'a Yalvaralým!.. Bu açýdan, nazým geçse ve gücüm yetseydi, sesimi en ücra yerlere ulaþacak kadar yükseltir ve “Allah aþkýna, gelin bir de duanýn gücünü kullanalým; gönülden Allah'a yalvaralým!” derdim. Milletimizi ve bütün müslümanlarý Hakk'ýn kapýsýnda tazarru ve niyazda bulunmaya davet ederdim. Evet, gelin þöyle altý ay, bir sene diþimizi sýkýp her gece teheccüde kalkalým. Kadýn-erkek hepimiz önce gecenin zulmetini birkaç rek'at namazla aydýnlatalým. Sonra da bütün samimiyetimizle dergâh-ý ilahîye el açalým; büyük-küçük acý ve ýzdýraplarýmýzý, arzu ve isteklerimizi bir bir Cenâb-ý Hakk'a þerhedelim. Bizi gören, soluklarýmýzý duyan, içimizden geçenleri bilen ve iniltilerimizi deðerlendiren her þeye Kâdir, her þeye Hâkim, istediðini istediði gibi yapan, yaptýðý her þeyde farklý hikmetler gözeten Mevlâmýzýn varlýðýný düþünelim; O'nun merhameti, iradesi, meþieti sayesinde her þeyin üstesinden gelebileceðimiz inancýyla gerilip bir kez daha O'nun kapýsýnýn tokmaðýna dokunarak inleyelim.. Her birimiz önem verdiðimiz ve gönlümüze uygun bulduðumuz bir duayla baþlayalým. Þâh-ý Nakþibend'in evrâd-ý kudsiyesi, Ahmed Rufaî hazretlerinin tazarrularý, Abdülkadir Geylânî'nin kudsi virdleri ya da Ýmâm-ý Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu'l-Hasen Harakânî, Mevlâna Hâlid ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarýnýn hususî niyazlarý ile Yüce Dergâh'a yönelelim. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'den þerefsudûr olmuþ münacâtlarý ve Cevþen-i Kebîr gibi meþhur dualarý kendi arzu ve isteklerimize þefaatçi yapalým. Bu virdleri müteakiben, dertlerimize bir derman göndermesini, yaralarýmýzý tedavi etmesini ve müslümanlarý mazlumiyetten, maðduriyetten, maðlubiyetten kurtarmasýný Cenâb-ý Hak'tan dilenelim. Ve þu mülahazalarý gönlümüzde her an canlý tutalým: Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiði, içtimaî ahvalin boz-bulanýk bir hâl aldýðý, her yanda zâlimlerin “hay-hûy”unun duyulduðu, yýðýnlarýn çaresizlikle kâh saða, kâh sola toslayýp durduðu þu karanlýk günlerde, zulmet zulmet içinde kývrananlara nezdinden bir ýþýk gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksýzlýk ateþlerine bir su serp.. þeytanýn ocaklarýný söndür ve iblislerin boyunlarýna çözemeyecekleri tasmalar geçir. Allahým, Sana ve dinine düþmanca davranmak suretiyle kendilerine yazýk edenlerin kalblerini de imana, Ýslam'a, ihsana aç; onlarý da hidayete erdir. Fakat, þayet muradýn bu deðilse, onlarýn buna liyakat ve istidatlarý yoksa, bütün bütün gayz, kin, nefret ve düþmanlýða kilitlenmiþlerse, onlarýn haklarýndan gel; þerîrlerin þerlerinden bütün mü'minleri muhafaza eyle!..
|