Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa arrow M. Fethullah Gülen arrow Gönülden Dile Hikmet Pýnarý


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Gönülden Dile Hikmet Pýnarý Yazdr E-posta
Soru: Bir hadis-i þerifte, “Kim sadece Allah rýzasý için kýrk gün sabah namazýna devam ederse, artýk kalbinden diline hikmet akmaya baþlar.” buyuruluyor. Peygamber Efendimiz'in bu sözünü nasýl anlamalýyýz? Kalbden dile hikmet akmasý ne demektir? Böyle bir neticeye ulaþmak herkes için mümkün müdür?

Cevap: Abdullah ibn-i Abbas (radýyallahü anh) hazretlerinin naklettiði bu hadis-i þerif, küçük farklýlýklarla pek çok kitapta yer almaktadýr. Bazý kaynaklarda, Peygamber Efendimiz'in, sabah ve yatsý namazlarýný cemaatle kýlmaya teþvik etme sadedinde söyledikleri bu sözün ilaveleri de zikredilmektedir. Mesela; bu iki namazý ilk tekbirlere yetiþmek suretiyle kýrk gün cemaatle kýlan insanýn hem nifaktan hem de Cehennem azabýndan kurtuluþ beratý almýþ olacaðý belirtilmektedir. Senedindeki bir inkýtadan dolayý bazýlarýnca zayýf kabul edilen bu hadis hakkýnda “hasen” hükmünü verenler de olmuþtur. Bir kýsým farklýlýklara raðmen, ayný manayý ifade eden onlarca rivayet birbirini desteklemekte ve mühim bir hakikati nazara vermektedir. Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) mealen þöyle buyurmuþtur: “Kim sadece Allah rýzasý için kýrk gün sabah namazýný (cemaatle) kýlarsa kalbinden lisanýna hikmet pýnarlarý akmaya baþlar.” (Bu þekildeki rivayet için bakýnýz: Müsnedüþ- Þihab, 1/285)

Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya) “Men ehlasa lillahi” diyerek söze baþlamýþ; her þeyden önce, yapýlan ibadetin sýrf Allah'ýn rýzasýný kazanmaya matuf olmasý gerektiðine, yani ihlâsa iþarette bulunmuþtur. Ýhlâs; riyâdan uzak olma, kalbi bulandýracak þeylere karþý kapalý kalma, samimî ve dupduru bir gönülle Allah'a kullukta bulunma demektir. Ýhlâs; vazife ve sorumluluklarý yalnýzca O emrettiði için yerine getirme, yerine getirirken de sadece ve sadece O'nun hoþnutluðunu hedefleme ve ibadet ü tâatta, halkýn görüp duymasýndan kaçýnma, hatta halk mülâhazasýný da bütün bütün unutma manasýna gelmektedir.

Evet, ihlâs, yapýlan bir iþte sýrf Hakk'ýn rýzâsýný talep etmek; dolayýsýyla da, riya ve süm'aya, görsünler ve desinler mülahazalarýna girmemek ve ibadetlerde dünyevî bir hedef gözetmemektir. Ýþte, ancak bu esasa dikkat edilerek ortaya konan bir amel Allah indinde makbuldür. Bediüzzaman'ýn ifadesiyle, “Bir dirhem ihlaslý amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtýr.” Öyleyse, bir insanýn, sabah namazýný cemaatle kýlmaya devam etmesi neticesinde, kalbinden diline uzanan hikmet kanalýndan adeta “mâ-i zülâl” yudumlamasý ve onu baþkalarýna da tattýrmasý için ilk þart ihlâstýr.

“Ýkâme”nin Manasý

Ýkinci þart ise; bütün esaslarýna uyarak, rükünlerini eksiksiz yerine getirerek, murâd-ý ilâhîde mahiyeti ne ise iþte o þekilde ortaya koyarak namazý tastamam eda etmektir. Cenab-ý Hak, neye namaz demiþ ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz vasýtasýyla namazý ne þekilde talim etmiþse, yani, ilm-i ilâhîde þekillenen namaz ne ise, onu o þekilde yapýp ortaya koymaktýr. Haddizatýnda, Kur'an-ý Kerim'in pek çok ayetinde ve hadis-i þeriflerde namaz kýlmayý ifade sadedinde “ikâme” tabiri kullanýlmýþtýr. Ýkâme, Ýþaretü'l-Ý'caz'da da belirtildiði üzere, “namazda lâzým olan tâdil-i erkâna riayet etmek; ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza mânâlarýný gözetmektir”. Yani, namazýn bütün rükünlerini ve esaslarýný usulüne uygunca yerine getirmek, onu matlaþmaya ve renk atmaya maruz býrakmadan hep ilk günkü neþve içerisinde devam ettirmeye çalýþmaktýr.

Evet, namazýn, þartlarýndan ve rükünlerinden oluþan dýþ yapýsýnýn yanýsýra bir de halis niyet, huþû ve hudûdan ibaret olan iç yapýsý vardýr. Namazý iç ve dýþ bütün parçalarýyla yerine getirmeye, bunu sürekli yapmaya ve hep ayný hâl üzere kullukta devamlý olmaya “ikâme” denmektedir. Merhum Elmalýlý Hamdi Yazýr'ýn da ifade ettiði gibi, bu kelimenin bir manasý da “dikmek” veya “doðrultmak”týr. Dolayýsýyla, “ikâme” tabiriyle, namaz, ancak cemaat ile kaldýrýlabilecek büyük bir direðe benzetilir ve onun güzelce dikilmesi suretiyle o yüksek din binasýnýn inþa edilip ayakta tutulabileceði vurgulanýr. Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de “Namaz dinin direðidir.” buyurmuþtur. Bu açýdan da, namaz hem sýrf Allah rýzasý için olmalýdýr hem de “ikâme”nin manalarýna uygun olarak eda edilmelidir.

Münafýða En Aðýr Gelen Namaz

Söz Sultaný, bu lâl ü güher beyanýnda özellikle sabah namazýný zikretmiþtir. Hadis-i þerifin bazý farklý rivayetlerinde ve þerhlerinde yatsý namazýna da yer verilse bile, umumiyetle üzerinde durulan sabah namazýdýr. Doðrusu, insan tabiatýna en aðýr gelen namaz da sabah namazýdýr. O vakitte uykusunu bölüp sýcak yataðýný terk eden, abdest alýp cemaate yetiþen bir insan, kendi tabiatýna ve cismaniyetine baþkaldýrmýþ demektir. Mü'minler böyle zahirî bir meþakkati imanlarý sayesinde aþarlar. Fakat, münafýklara en aðýr gelen namaz sabah namazýdýr. Nitekim, Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i þerifte, “Münafýklara sabah ile yatsý namazlarýndan daha aðýr gelen hiçbir namaz yoktur.” demiþ; bir baþka hadiste de, “Þayet insanlar, cemaate erken yetiþmenin ne kadar faziletli olduðunu bilselerdi, birbirleriyle yarýþa girerlerdi. Yatsý ile sabah namazlarýný cemaatle kýlmanýn faziletini de bilselerdi, emekleyerek veya sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi.” buyurmuþtur.

Demek ki, cemaatin arasýnda sabah namazý için saf tutmak, âdeta bir pistten ya da bir rampadan yükselerek, kalbin ve ruhun derece-i hayatýna sýçramak için harekete geçmek gibidir. “Bikadri'l-keddi tüktesebü'l-meâlî - Meþakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” hakikatinin de ifade ettiði gibi, maddî–manevî her türlü muvaffakiyet ve zafer, bazý mahrumiyetlerin peþinden elde edilir. Bu bir âdet-i ilâhiyedir ki, insan, öteler hesabýna ne kadar sýkýntýya katlanýyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder. Bu açýdan da, hadis-i þerifte, -hususiyle de- nefse çok zor gelen sabah namazýný cemaatle kýlmak, insan gönlünde hikmet pýnarýnýn coþmasý için önemli bir vesile olarak gösterilmiþtir. Bu arada, nefse zor geldiði halde, sabah namazýnda bile cemaati ihmal etmeyen bir insanýn, sair namazlarýný da mutlaka cemaatle beraber kýlma gayreti içinde bulunacaðý da muhakkaktýr.

Erbaîn ya da Çile

Diðer taraftan, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya) kulun gönlündeki hikmet menbaýnýn taþmasý için Allah rýzasýný tahsil gayesiyle ve cemaatle kýlýnmasý istenen sabah namazýna en az “kýrk gün” devam etmek gerektiðini belirtmiþtir. “Kýrk” manasýna gelen “erbaîn”, aslýnda tam kýrk gün demek deðildir; bu sürenin bazen gün, bazen hafta, bazen ay ve bazen de sene itibarýyla belirlenmesi söz konusudur. Dolayýsýyla, hadisi-i þerifte “erbaîn” kaydýnýn bulunmasý da kesretten kinayedir; yani, asgarîsi kýrk gün olan bir zaman dilimi îma edilmektedir.

Arapça “kýrk” demek olan “erbaîn” ya da onun Farsçasý “çile” tasavvuf ýstýlahýna girmiþ kelimelerdir. Her iki kelime de, zevk u sefadan el çekerek, beden ve cismaniyeti aþma istikametinde, asgarî kýrk gün olmak üzere, çetin bir perhiz ve disiplin içinde yaþama manasýna gelmektedir. Sofîler, Hazreti Mûsâ'nýn, Cenab-ý Hak'la mülâkat hazýrlýðý adýna kýrk günlük tasfiye faslýný, Ýsrailoðullarý'nýn kýrk yýllýk “Tîh” hayatlarýný ve hatta tam kýrk gün olmasa bile, Peygamber Efendimiz'in Hira maðarasýnda geçirdiði günlerini “çile” ya da “erbaîn” dediðimiz bu uzlet ve halvet dönemine me'haz ve mesned kabul ederler.

Nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi için disiplinli bir hayatý ihtiyar eden insan, bir mürþidin rehberliðinde tam bir inziva hayatý tecrübe etmek üzere bir çilehâne veya halvethâneye girer.. orada az yer, az uyur, az konuþur.. zamanýný tamamen ibadetle geçirir.. sürekli zikirle kalbine hayat üfler, gönlüne ötelerden bir pencere açýlmasýný ümit eder ve bütün benliðinde Rabbini duymaya çalýþýr. Bu halini kýrk gün boyunca sürdürür. Þayet, bir erbaînde istediðini ve aradýðýný bulamazsa, ikinci bir erbaîn çýkarýr; onda da olmazsa, ümidini üçüncü bir kýrk güne baðlar. Çýraðýný böyle bir terbiyeye tabî tutan bir mürþit, ne yaptýðýný çok iyi bilir; talebesinin iç dünyasýný iyi okur. Onun tavýrlarýna bakar; bazen firasetle, bazen fetanetle ve bazen de kerametle onu okur. Aslýnda okunmayacak gibi de deðildir; zira, insan öyle bir kitaptýr ki, hal, tavýr ve davranýþlarý okumasýný bilenler karþýsýnda kendini mutlaka ele verir. Bu açýdan da, mürþit, talebesinin bir ya da birkaç erbaîne daha ihtiyacý olduðunu söyleyebilir. Þu kadar var ki, bir insan bir eþikte kýrk gün boyunca beklemiþ, kapýnýn açýlmasý için gözünü o yana dikmiþ ve vefa göstermiþse, o vefasý asla cevapsýz kalmaz; mutlaka vefasýna karþýlýk vefa bulur. O kapý ilk çalmada açýlmamýþsa bile ikinci ya da üçüncü defa çalýndýðýnda mutlaka aralanýr. Ýþte, söz konusu hadis-i þerifte özellikle “kýrk sabah” denmesi de bu manalarý ihtiva etmektedir.

Ayrýca, bir insan, sabah namazýný cemaatle kýlma gibi bir meseleye belli bir süre ihtimam gösterir ve onu hiç kaçýrmamaya çalýþýrsa, bir zaman sonra o mesele, o insanýn vazgeçemeyeceði bir adete dönüþür. Daha ilk tekbirde saftaki yerini alma adetini birkaç ay devam ettiren insan, nihayet onu tabiatýnýn bir derinliði, bir rengi ve bir deseni haline getirmiþ olur. Artýk o içinden gelerek ve severek cemaate koþar; bir vakitliðine bile olsa cemaati kaçýrmak ona çok aðýr gelir. Bu zaviyeden, Peygamber Efendimiz'in “kýrk sabah” demesinde, cemaatle namazý tabiatýn bir derinliði haline getirme gayesi de mevzubahistir.

Ýþte, Cenab-ý Hakk'ýn rýzasýný kazanma haricinde hiçbir niyet taþýmadan, riya ve süm'a gibi þirk iþmam eden çirkinliklere girmeden ve dünyevî hiçbir beklenti gözetmeden en az kýrk gün boyunca sabah namazýný ta'dil-i erkan üzere ve huþu içinde cemaatle ikame eden bir insanýn gönlünde bir hikmet menbaý kaynamaya durur; onun içine ötelerden bir kýsým mevhibeler akar.. ve derken o mevhibeler birer söz cevheri olarak o kulun dilinden dökülmeye baþlar.

Hikmet Pýnarlarý

Hadisin metninde “Yenâbîü'l-hikmet” þeklinde cemi' (çoðul) olarak geçen “yenbû” kelimesi, kaynak, menba ve pýnar demektir. Hikmet ise, ilim sahibi olma, felsefe bilme, kâinat kitabýný iyi okuma ve dinin özündeki maslahata vakýf bulunma mânâlarýna gelmektedir. Hikmet, faydalý ilim ve salih amel beraberliði þeklinde de anlaþýlabilir. Bir manada hikmet, varlýk ve hâdiseleri bir kitap gibi okumak; fizik ve metafizik dünyalardaki sýrlý münasebetleri mütâlaa etmek; sonra da, her þeyin sahibi Yüce Yaratýcý'nýn huzurunda olma þuuruyla O'na kullukta bulunmaktýr. Hikmet bir manada da, Kur'ân'ýn inceliklerini anlama, onun þerh ettiði kâinat kitabýnýn sýrlarýný çözme melekesidir. Kur'ân, “Allah hikmeti dilediðine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayýr verilmiþ demektir.” (Bakara, 2/269) âyetiyle bu hususa iþaret eder.

Bütün bu mânâlarý ihtiva eden hikmetin hayýrhahlýða bakan ayrý bir yaný daha vardýr. Cenab-ý Hak, “Ýnsanlarý Rabbin yoluna hikmet ve mev'ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) buyurarak iþte bu anlamdaki hikmeti hatýrlatýr.

Dolayýsýyla, gönlünden diline hikmet pýnarlarý akmaya baþlayan bir insan, o güne kadar kimsenin dikkatini çekmeyen incelikleri görür, baþkalarýnýn sezemediði hakikatleri dile getirir ve kimsenin söylemediði sözleri söyler.

Þayet, siz de böyle bir hikmete mazhar olursanýz, Cenab-ý Allah, sizin beyanýnýzý da insanlarýn iç problemlerine bir reçete haline getirebilir. Muhataplarýnýzýn dert ve sýkýntýlarý vardýr; çoðu zaman siz onlarýn problemlerinden habersiz olsanýz da, Cenab-ý Hak, mevhibe ve varidlerini sizin içinize akýtýverir. Dilinizden öyle hikmet damlalarý dökülür ki, her sözünüz hiç ummadýðýnýz þekilde bir insanýn derdine derman olur. Belki de siz farkýnda deðilsinizdir; fakat, birinin kader hakkýnda bir þüphesi vardýr, onu giderirsiniz; bir baþkasýnýn ahiret adýna bir problemi vardýr, onu izale edersiniz; bir diðeri yolunu kaybetmiþ gibidir, ona yol gösterirsiniz; bir baþkasý imaný hesabýna bir uçurumun kenarýndadýr, yerinde bir cümle söyler ve onu da büyük bir felaketten kurtarýrsýnýz.

Cenab-ý Hak, sözlerinize bir bereket ve isabet lutfeder, her cümlenizi birinin derdine derman kýlar; fakat, siz hiç farkýna bile varmazsýnýz. Zaten, farkýna varsanýz, bazý þeyleri iradî olarak planlasanýz ve o sýrada duygularýnýzý kasdî ve iradî ifade etmeye kalkýþsanýz, nefsiniz araya girebilir ve tevhid anlayýþýna yakýþmayan duygular içinize dolabilir. Dolayýsýyla, o zaman Allah Teâlâ'nýn size ihsan ettiði mevhibeleri bulandýrmýþ olabilirsiniz. O bulanýk þey de sadece mide bulandýrýr; mide bulantýsýný yatýþtýrmaz. Oysa ki, karþý taraf mide bulantýsý içindedir; size düþen vazife, onun mide bulantýsýný yatýþtýrmak için bulanýk olmayan bir þey sunmaktýr. Evet, kalbinizi Allah'a vermiþ olarak konuþuyorsanýz, O'ndan gelen mevhibelerin yine O'nun tarafýndan ittifâkî olarak hedefe ulaþtýrýlacaðýna tam inanýyorsanýz, dolayýsýyla, her cümleniz doðrudan gönlünüzün sesiyse ve sözlerinizin arasýna nefsanî duygularýnýz girmiyorsa, iþte o zaman her cümleniz saf ve duru demektir, herbiri bir muhatabýnýzýn derdine derman olacaktýr, Allah'ýn lütfu ve inâyetiyle.

Gönül Dili Hâl Þivesi

Diðer taraftan, þayet siz gönlünüzden nebeân eden hikmet pýnarlarýyla dilinizi besliyor ve O'ndan gelen mevhibeleri seslendiriyorsanýz, o zaman dilinizden hep doðru sözler dökülür. Nasýl ki, çoklarý hasâid-i elsineleri ile, yani dillerini koruyamamalarý neticesinde günah hanelerine kaydedilen yalan, gýybet ve iftira gibi cürümlerle Cehenneme sürüklenirler; siz de, yine dilinizin ürünleri olan sözlerle ama doðru sözlerle, murâd-ý ilahîye uygun beyanlarla ve dünya ya da ahiret hesabýna bir deðer ifade eden kýymetli ifadelerle Cennete yürürsünüz. Bazýlarý için dil felaket sebebi olur; sizin içinse Cennete girmeye bir vesile halini alýr. Çünkü, siz konuþurken, bir enstrüman gibi, O'nun içinize attýðý manalarý seslendiriyorsunuzdur. Diliniz bir ney gibi olsa ve etrafa güzel naðmeler yaysa da, aslýnda o neye üfleyen O'dur, o neyin çýkardýðý ses de yine O'na ait sayýlýr. Bu açýdan, ötede bir hesabý da olmaz o söylediðiniz sözlerin; çünkü, kendiniz yoksunuzdur o beyanlarýn içinde. Artýk sizin diliniz bir gönül dili olmuþtur ve beyanýnýz gerçek berekete ulaþmýþtýr.

Gönül diliniz güçlenip þuurunuzu, idrakinizi ve iradenizi tesir altýna alýnca, sözleriniz bütünüyle ötelerin sesi-soluðu olmaya baþlar. Bir sinyal halinde iç içe manalar akar içinize; kalbiniz dümdüz bir sinyali bölen, parçalayan, harflere ve kelimelere dönüþtüren bir reseptör oluverir. Harf, kelime ve cümleleriniz o sinyal sayesinde ortaya çýktýðý gibi, bir zaman sonra tavýr ve davranýþlarýnýz da ayný sinyalle þekillenir; onlar da sizin içinizdeki o ruh ve mananýn, o mevhîbe ve vâridlerin bir yansýmasý olur. Böylece diliniz gönül dili, þiveniz hal þivesi haline gelir ki, dilinizin de halinizin de beslenme kaynaðý yine gönlünüzden fýþkýran manalardýr. Zaten, insanlara tesir eden de iþte böyle bir gönül dili ve hal þivesidir. Bunlarý besleyen pýnar O'ndan olduðu için, gönlünüze akan manalar önce size tesir ediyor ve kalbinizi haþyetle dolduruyordur. Kalbinde haþyet olanýn tavýr ve davranýþlarýnda da haþyet olur. Bu þekilde iç-dýþ bütünlüðünü yakalayan bir insan, diliyle olduðu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlýk eder; görenlere Allah'ý hatýrlatýr. Cenab-ý Hak'la münasebet ve O'na karþý saygý insanýn içinde petekleþince, o dýþarýya marifet balý olarak sýzar.

Aslýnda, böyle bir netice potansiyel olarak herkese müyesserdir. Fakat, bazý istidâtlar vardýr ki, onlar maneviyâta karþý kapalýdýrlar. Bazýlarý, bir insanýn, gönlünden diline açýlan hikmet kanallarýyla beslenerek fevkalâdeden þeyler söyleyebileceðine hiç ihtimal vermezler. Çünkü, maneviyâta açýk deðillerdir; maddi olmayan, mânâ âlemine âit bulunan þeylere inanmazlar; her þeyi maddeden ve gözleriyle gördüklerinden ibaret sayarlar. Hâlbuki her þey maddeden ibaret deðildir. Bediüzzaman'ýn ‎ yaklaþýmýyla, “Her þeyi maddede arayanlarýn akýllarý gözlerine inmiþtir. Göz ise maneviyâtta kördür.”

Ýþte ‎ gözün kör olduðu bu sahada basiretini devreye sokmayanlar, her þeyi maddeyle sýnýrlý olarak ele alýnca hep dar bir çerçevede kalýrlar. Müslümanlýðý da bazý formalitelerden ve bir kýsým þekilleri yerine getirmeden ibaret görüyorlarsa, onlarýn manevî âlemlere ait sinyalleri duymalarý mümkün deðildir. Bunlar, dinî mükellefiyetleri hassasiyetle edâ ediyor da olabilirler. Mesela, namazlarýný dikkatli kýlabilirler. Belki bazen rüyalarýnda bazý þeyler de görebilirler. Ne var ki, onlarýn manevî ve metafizik alemle ciddi münasebetleri yoktur. Dolayýsýyla da, ne haricî bir ses duyabilir ne de ötelere ait bir sinyal alabilirler.

Maneviyâta Ýnanýyor muyuz?..

Bu açýdan, hikmet pýnarlarýndan mâ-i zülâl içmek için önce maneviyâta açýk olmak gerekir. Ýnsan öyle inanmalýdýr ki, çok rahatlýkla, “Benim Rabbbim öyle bir ilahtýr ki, bir insanýn diline beyan kabiliyeti verdiði gibi, dilerse þu direði de konuþturabilir. O'nun âdet-i sübhâniyesi odunu konuþturmamaktýr, fakat ben, þu direðin bana seslenebileceðine inanýrým. Þu duvarlarýn tesbih sesiyle gürleyebileceðine inanýrým. Baþýmý secdeye koyduðum zaman ötelerden gelen bir kýsým esintilerin beni sarabileceðine inanýrým. Çünkü, yerin ve göklerin, canlý-cansýz bütün mahlukatýn sahibi olan Rabbim murad buyurursa her þeye her þeyi yaptýrýr.” diyebilmelidir. Ýþte, bu þekilde inanma çok önemlidir; ötelerin sesini duyabilmek ve manevî alemlerden sinyal alabilmek için her þeyden önce o alemlere ve öyle bir alýþ-veriþin mümkün olduðuna inanmak çok mühim bir referanstýr.

Bazý insanlar da vardýr ki, onlar maneviyâta þöyle-böyle inanýrlar ama bu inanmayý maziye ve geçmiþte yaþamýþ bazý þahýslara baðlarlar. Mesela, Abdülkâdir Geylâni ya da Ýmam Þazilî hazretleri gibi bazý büyük velilerin kerametlerini kabul ederler. Fakat, kendi dönemlerinde de bazý harikulâde þeylerin olabileceðine asla ihtimal vermezler. Bir zamanlar açýk olsa bile, kendi yaþadýklarý dönemde manevî âlemlerin kapýlarýnýn kapalý olduðunu zannederler. Dolayýsýyla, hal-i hazýrda da tecelli etmesi muhtemel olan bir hakikate inanmamak suretiyle, kendilerine gelebilecek ruhanî esintilerin önünü kesmiþ olurlar. Bir þey bulacaklarýna inanmadýklarý için, çok þey bulunabilecek bir yolda senelerce yürüseler de hep elleri boþ kalýrlar.

Maneviyâta mutlak surette inanmak baþkadýr, bazý kimselerin maneviyâtýna inanmaksa daha baþkadýr. Diyelim ki, Bediüzzaman hazretlerinin hayatýnda fizikle ve maddeyle açýklanamayacak bazý hadiselerin vuku bulduðunu ve onun bir kýsým kerametlere mazhar olduðunu kabul edersiniz; mesela, namaza duracaðý zaman ellerindeki zincirlerin birdenbire çözüldüðüne, kelepçelerin açýldýðýna inanýrsýnýz. Fakat, kendi arkadaþlarýnýzdan birinin eliyle ayný harikulade þeylerin gerçekleþebileceðine inanmazsýnýz. Neden? Çünkü, sizinle ayný þartlarý paylaþan bir insandýr o; beraber yemek yemiþ, çay içmiþsinizdir, sizinle oturup kalkýyordur ve onun beþeri hallerine þahit olmuþsunuzdur. Dolayýsýyla, onun eliyle bazý fevkalâde þeylerin ortaya konmasýný uzak görürsünüz; ister zaman isterse de mekan olarak yakýnlýðýnýz onun da maneviyâta açýk bulunabileceði hususunda inancýnýza perde olur. O zaman da, tam inanmadýðýnýz için, elli sene onunla beraber oturup kalksanýz bile yine de onda sizin içinize akacak ve ufkunuza tesir edecek hiçbir þey göremezsiniz.

Bakýþ açýsýndaki bu inhiraf insanlarla münasebetlere de tesir eder. Öyle ki, bazý insanlar tanýrým; onlar, ‎ akademik kariyer yapmýþ, bir yerde dekan veya rektör olmuþ arkadaþlarýna hâlâ falan aþaðý, filan yukarý derler; çünkü onlarýn çocukluk dönemini biliyor ve hep o günlere göre tavýr belirliyorlardýr. Ýçimden, “Allah aþkýna, sizin içinizde yetiþen bu insanlar, sizin nazarýnýzda hiç mi büyümezler?" dediðim ve bazen bu duygumu etrafýmdakilerle paylaþtýðým çok olmuþtur. Bu tavýr bana ‎ Erzurumlularýn o enfes sözünü hatýrlatýr; derler ki, “Ev danasý öküz olmaz.” Evet, bazýlarý sonradan tanýþtýklarý bir araþtýrma görevlisi hakkýnda bile “Efendi, bey” derlerken –ki doðrusu da böyle olmalýdýr- kendi aralarýnda neþ'et eden arkadaþlar profesör bile olsalar, onlarý “Bizim Zafer, bizim Ýrfan” þeklinde anarlar.

Ýþte, dikkat ederseniz, manevi mevhibelere ve vâridâta mazhar kýlýnma mevzuunda da ayný yanlýþa düþüldüðünü görürsünüz. Beraber büyüme, birarada oturup kalkma, ayný sofrada yemek yeme ya da ayný mekaný paylaþma kimi zaman aldatýcý olur. Ebû Cehilleri, Utbeleri ve Þeybeleri aldatan hususlardan biri de bu olmuþtur. Onlar, Peygamber Efendimizi dün sokakta beraber koþtuklarý bir çocuk olarak görme zaafýndan kurtulamamýþ ve bakýþ açýlarýndaki bu hatadan dolayý O'nu hakkýyla takdir edememiþlerdir. Hazreti Ebû Bekir'e “sýddýk” payesini kazandýran ise, bir manada, ondaki maneviyât inancýdýr. Evet, Hazreti Sýddýk, “Allah dilerse, dün beraber oynadýðýmýz bir insaný seçer ve âlemlere rahmet kýlar.” mülahazasýyla evc-i kemâlât-ý insaniyeye çýkmýþtýr; diðerleri ise, gözleri maneviyâta kör olduðu için, en parlak hakikati bile görememiþ ve cehalet gayyalarýna yuvarlanmýþlardýr.

Bu açýdan, Allah Teâlâ'nýn ekstradan lütuflarýna mazhar olabilmek için Cenâb-ý Hakk'ýn kudret ve kuvvetiyle her þeyin gerçekleþebileceðine tam inanmak ve her zaman maneviyâta açýk durmak lazýmdýr. Ýþte, böyle bir inançla ve arzettiðim þartlar çerçevesinde kýrk sabah namazýný kýlan herkesin va'dedilen neticeye ulaþmasý potansiyel olarak mümkündür.

Yegâne Gâye “O” Olmalý...

Þu kadar var ki, insan yapýp ettiði hayýrlý iþlerde ve ibadetlerinde maddî-manevî hiçbir beklenti içinde olmamalý; her þeyi Cenab-ý Hakk'ýn rýzasýna baðlamalýdýr. Baþka beklentiler içinde olma rýza-yý ilahi peþinde bulunmaya halel getirir. Ýmam Þatýbî gibi büyükler, açýklamaya çalýþtýðýmýz hadis-i þerifle ilgili þöyle bir kýssa anlatýrlar. Birisi gelip halinden þikayet eder ve der ki, “Kýrk sabah cemaati hiç aksatmadým ama dilimden hikmet incileri döküldüðüne de asla þahit olmadým. Hadiste denileni yaptýðým halde, benim hikmet pýnarým neden coþmadý?” Hazreti Ýmam, “Çünkü, sen yaptýklarýný Allah'ýn rýzasýna baðlamadýn, va'dedilen hikmeti elde etmek için sabah namazýna ve cemaate yapýþtýn. Þayet, sedece O'nun hoþnutluðunu dileseydin, hem rýza-yý ilahiye ulaþýr hem de hikmet ehli olurdun.” cevabýný verir. Evet, her türlü iþimizde Allah'ýn rýzasý yegâne hedef ve gaye olmalýdýr. Salih amellere ve ibadetlere terettüp eden semereler, o rýzaya tabi olarak meccanen verilirse, iþte o zaman makbuldür; aksi halde, onlar asla asýl maksat yapýlmamalýdýr.

Ayrýca, bazý kimseler sýr tutucu olamazlar. Onlar, her þeyi ulu orta konuþur; en küçük bir mazhariyeti caka yapmaya bir vesile sayar ve her yerde anlatýrlar. O güne kadar gördüklerinden farklý bir çikolata hediye alan bir çocuðun, sokak sokak dolaþýp onu herkese göstererek çocukça caka yapmasý kabilinden, bu kimseler de farklý olmak ve bir farklýlýk ortaya koymak için fýrsat kollarlar. Ýþte, Cenâb-ý Hak, manevi mevhibe ve varidât sebebiyle caka yapabilecek kimselere, ahiret meyvelerini dünyada yiyip bitirmemeleri için, ihsanlarýný hissetirmeyebilir. Bu da Allah Teâlâ'nýn ayrý bir lütfudur. Hazret-i Üstad da, bu hususa iþarette bulunurken, “En büyük ikram-ý ilâhî, ikramýný hissettirmemektir” der. Dolayýsýyla, meseleyi bir de bu açýdan deðerlendirmek gerekir. Yani, bazý kimseler zahirî bir mahrumiyet yaþýyorlarsa, onlarý mutlak manada mahrum görmek de doðru deðildir. Ýhtimal, onlar, bazý zaaflarýna binaen, ikram-ý ilahiyi hissetmeme lüftuna mazhardýrlar. Duymalarý ve hissetmeleri beklenen mevhibeler birer ahiret meyvesi olarak ötede verilmek üzere saklanýyordur.

Hasýlý, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehaya) sadece Allah rýzasýný kazanma gayesiyle, en az kýrk sabah namazýný ta'dil-i erkan üzere ve huþu içinde cemaatle ikâme eden, bunu yaparken de riya ve süm'a gibi gizli þirklere girmeyen ve dünyevî hiçbir beklenti gözetmeyen bir insanýn gönlünde bir hikmet menbaýnýn kaynamaya duracaðýný, onun içine ötelerden bir kýsým mevhibeler akacaðýný ve o mevhibelerin birer söz cevheri olarak o kulun dilinden dökülmeye baþlayacaðýný müjdelemiþtir. Kim bilir, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bizim aklýmýza gelenler dýþýnda daha hangi yüce hakikatleri îma etmiþtir ve kim bilir, onun tarif ettiði þekilde kýlýnan bir namaz daha nice ilahi lütuflara gebedir...

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler
Çok Okunan Yazýlar

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 3 misafir bal
Son Eklenenler

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com