|
SORU: Bir taraftan hür ve baðýmsýz yaþamayý, diðer taraftan da diyalog arayýþýnýn ve hoþgörü anlayýþýnýn gereði olarak herkesle bir nevî irtibat içinde bulunmayý hürriyet telakkimiz açýsýndan nasýl deðerlendiriyorsunuz?
CEVAP: Hürriyet, dinin ruhuna aykýrý olmayan her isteði, herhangi bir engelle karþýlaþmadan gerçekleþtirebilmenin unvanýdýr. Bununla beraber o, ölçüsüz bir serbestlik deðildir; herhangi bir baský, mahkûmiyet ve boyunduruk altýnda bulunmama hâlidir. Tamamen bedenî bir varlýk haline gelen ve her zaman iþtihalarýný tatmin peþinde koþanlar, hürriyeti, herhangi bir sýnýrlama ve engelle karþýlaþmadan her türlü isteði gerçekleþtirmek þeklinde anlamýþ ve tarif etmiþlerdir. Bu çarpýk hürriyet mülâhazasýyla, ahlâk ve faziletin yerine cismaniyeti yerleþtirmiþlerdir. Ölçüsüz serbestliði hayat felsefesi haline getiren bu talihsizler, özgür olduklarýný ve serbestçe yaþadýklarýný iddia ettikleri ayný anda hiç farkýna varmadan bedenin, cismânî arzularýn, dünyevîliklerin ve bohemliðin aðýna takýlmýþ; makam ve mansýbýn, servet ve þehvetin kullarý-köleleri olmuþlardýr. Böyle bir esaretin neticesinde, Allah’la irtibatsýzlýktan kaynaklanan tatminsizlikler yaþamýþ, çeþit çeþit illetlere yakalanmýþ ve anarþiye açýk yýðýnlar haline gelerek toplumu bunalýmdan bunalýma sürüklemiþlerdir. Dinimizde, insanýn her aklýna geleni ve arzu ettiði her þeyi yapmasý demek olan “mutlak hürriyet” yoktur. Günümüzün batýlý anlayýþýna göre hürriyet, "Baþkasýna zarar vermeyen her þeyi yapabilmek" þeklinde tarif edilse de; bizim hürriyet telakkimiz, "insanýn, ne kendisine ne de baþkasýna zarar vermemek þartýyla meþru dairede istediðini yapmasý" þeklindedir. Kul Oldum!.. Ayrýca, biz, Ýslam’ýn kalbî ve ruhî yaný açýsýndan, hürriyeti “insanýn Allah’tan gayri hiçbir þey ve hiçbir kimsenin boyunduruðu altýna girmemesi, hiçbir þey karþýsýnda baþ eðmemesi” olarak anlarýz. Hayatýný, cismanî hazlarýnýn arkasýnda sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karþýsýnda þükredeceðine iyice küstahlaþan ve kazandýkça biraz daha hýrsa kapýlýp þýmarýklaþan ama diðer taraftan da elindeki imkânlarý yitireceði korkusuyla tir tir titreyen bir zavallýyý -dünyaya hükümdar bile olsa- hür kabul edemeyiz. Çünkü, bize göre gerçek hürriyet ancak, insanýn dünyevî endiþelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sýyrýlýp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleþebilir. Bundan dolayýdýr ki, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) gönlünü dünya metâýna kaptýran ve sürekli onu düþünen kimseleri, “dinarýn, dirhemin, kadife ve kumaþýn kullarý” olarak tavsif etmiþ ve kýnamýþtýr. Bir Hak dostu da, talebesine nasihat ederken, “Oðul, kölelik baðýný çöz ve azat ol; daha ne kadar altýn ve gümüþün esiri olarak kalacaksýn?” demiþtir. Evet, deðiþik arzu, istek ve beklentilere baðlanmýþ olan bir kalbin sahibi kat’iyen hür sayýlamaz. Ömrünü bir kýsým dünyevî çýkarlar ve cismanî hazlar karþýlýðýnda baþkalarýna ipotek eden ve sürekli onlara bedel ödemek zorunda olan birisi hür kabul edilemez. Aksine, dünyanýn nefis ve hevesâta bakan yanlarýna karþý kapanan, kalbini dünyadan, dünyayý da kalbinden uzaklaþtýran bir insan, zindanda dahi olsa gerçek hürriyeti bulmuþ demektir. Yaratýcý’ya yönelen, gerçek kýblesine dönen, sadece Hakk’a kul olmak suretiyle arzulara kulluk, kuvvete kulluk, þehvete kulluk, þöhrete kulluk gibi çeþit çeþit kulluklardan kurtulan böyle bir insan gerçek hürdür. O boynuna hiçbir kementin geçirilmesine razý olmaz; ihtiraslar onun ufkunu kirletemez; heva, heves ve þehvet ona boyun eðdiremez. O, Hazreti Mevlânâ edasýyla, “Kul oldum, kul oldum, kul oldum... Her köle, hürriyete erince mesut ve bahtiyar olur. Ben Sana kulluðumla saadet ve sevinci buldum.” der; kulluðuyla beraber bir çeþit sultanlýða erer. Tiryakilerin Esareti Aslýnda, baðýmsýzlýðý daha umumi manada ele almak gerekir. Mesela, adetleri, alýþkanlýklarý ve tiryakilikleri terketmek ve bir manada tam baðýmsýz yaþamak da hürriyetin ayrý bir yanýný meydana getirir. “Terku'l-âdât mine'l-mühlikât – Âdet ve tiryakilikleri terketmek de öldüren faktörlerden biridir.” sözünde ifade edildiði gibi insanýn alýþtýðý ve adeta baðýmlýsý haline geldiði þeylerden uzaklaþmasý çok zordur. Yeme-içme baðýmlýsý, uyku düþkünü, rahat tutkunu ve yuva meftunu olan insanlarýn bunlarý muvakkaten de olsa terk etmeleri neredeyse imkansýzdýr. Oysa ki bir müslüman, komando gibi en zor þartlarda yaþamaya dahi kendisini alýþtýrmalý ve hasbelkader öyle bir þeye maruz kalýrsa çarçabuk pes etmemelidir. Bir insanýn yuvasýný sevmesi ve onu bir Cennet otaðý olarak görmesi tabiîdir; ama yuvasýna baðýmlý hale gelmesi ve onu olmazsa olmaz kabul etmesi doðru deðildir. Çanakkale’de þehit olanlar kendi yuvalarýna, hayata ve dünyevî güzelliklere baðýmlý olsalardý, bugün biz hürriyeti hiç tadamazdýk. Dolayýsýyla, insan, gerekirse din, iman, vatan ve millet uðruna sýmsýcak hanesini de terk edecek ve kafasýndan bile silip atacak kadar bütün kayýtlardan azade olmalýdýr ki bazý mahrumiyetler sebebiyle büyük sarsýntýlar yaþamasýn. Baþ Eðmeyiz Edânîye... Hürriyetin diðer bir buudunu ise, kuvvetin hakta olduðu prensibine göre hareket etmek, zalim kuvvetlerin dayatmalarý karþýsýnda asla “pes” dememek ve baþka güçlerin boyunduruðuna razý olmamak teþkil eder. “Baþ eðmeyiz edânîye dünyâ-yý dûn içün; Allah’adýr tevekkülümüz, itimadýmýz” diyen Bâkî böyle bir hürriyet düþüncesini seslendirir. Evet, þayet Allah’a tevekkül etmiþsen ve O’na tam güveniyorsan üç-beþ günlük dünya için sen de aþaðýlýk kimselere baþ eðmez, boyun bükmezsin. Hazreti Ýbrahim ve ona tabi olanlar gibi “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnýz Sana güvenip dayandýk, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacaðýz.” (Mumtahine, 60/4) der ve hep dik durur, merdane yürürsün; ne zulmü alkýþlar ne de zalime serfürû edersin. Allah’ý yegâne Azîz ve Hakîm bilmiþsen, kalbini sýkýþtýran ve ruhuna aðýr gelen hadiseler karþýsýnda bile “Vardýr bir hikmeti..” deyip, en kötü þartlarý dahi lehine çevirebilecek bir Rabb’e dayandýðýný düþünerek rahatlarsýn. Cenâb-ý Hakk’ý Gâlip ism-i þerifiyle tanýmýþsan, O’nun sözünün üzerine söz olamayacaðýna, kudretinin üstünde herhangi bir kudret bulunamayacaðýna ve dilediði her þeyin mutlaka gerçekleþeceðine kat’iyen inanarak sadece O’na kul olur ve diðer bütün kulluklardan kurtulursun. Allah’a hakkýyla tevekkül edersen, dünyevî korkulardan, titremelerden ve sarsýlmalardan emin olur; elin-âlemin îcâd edip ortaya sürdüðü senaryolardan ürküp paniðe kapýlmaz, çeþit çeþit ruh kýrýlmalarý yaþamaz ve þahsiyet deformasyonuna uðramazsýn. Aksi halde, her güçlüye kul olur, her kaba kuvvet sahibine kölelik yapmak zorunda kalýr; bugün buna, yarýn þuna ve ertesi gün de bir baþkasýna temenna durursun; daha güçlü ve kuvvetli birileri dayattýklarý zaman da bu defa onlara serfürûda bulunursun. Ýþte bu açýdan, nice kimseler vardýr ki, baþ döndüren bir ihtiþam içinde yaþamalarýna raðmen, gerçek hürriyeti bir türlü duyup tadamaz ve esir hayatý sürerler; niceleri de vardýr ki, mahrumiyetler içinde olsalar bile, Allah’tan baþka hiç kimseye diyet ödeme durumunda bulunmadýklarýndan dolayý bir lâhza olsun esaret ve mahkûmiyet hissetmezler. Hazreti Bediüzzaman bu hakikati ne güzel ifade eder: “O’nu tanýyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardýr. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadýr, bedbahttýr.” Baþkalarýna “diyet ödeme” durumunda olmak çok büyük bir zillettir. Bazýlarý karþýsýnda baðýmsýzlýðýnýzý kaybettiðiniz zaman, ne kadar insanýn esareti altýna girmiþseniz, ayakta kalabilmek için o kadar çok diyet ödemek mecburiyetinde kalýrsýnýz. Fakat, sizi esir edenlerden herbirinin istekleri de farklý farklý olur. O bir þey ister, diðeri baþka bir þey diler, öbürü de daha baþka bir þey talep eder. Herbirinin isteðini yerine getirmek zorunda olunca, talebine müsbet cevap vermek istediðiniz kimselerin dileklerini bile yerine getiremezsiniz; farklý farklý isteklerle baþa çýkamazsýnýz. Bir yönüyle, Türkiye’nin hâl-i hazýrdaki durumu da böyledir. Avrupa Birliði’nin, Orta Asya’nýn, Orta Doðu’nun ve bazý güçlü devletlerin deðiþik deðiþik talepleri vardýr ve bazen bu talepler de birbirine terstir. Siz kendi kendinize ayakta duramýyor ve bazý planlarýn, projelerin bir parçasý olmaya zorlanýyorsanýz; deðiþik stratejilerde birinci dereceden söz sahibi olamýyor ve onlar planlanýrken siz de düþüncenizi açýkça ortaya koyamýyorsanýz, tam baðýmsýz deðilsiniz demektir. Bu durum, sizin belli kayýtlarla mukayyet olduðunuzun ve ortada bir ortaklýðýn bile bulunmadýðýnýn delilidir. Böyle olunca, hiçbir tarafý tatmin edemez, hiç kimseye yetemez ve dolayýsýyla da esaretten kurtulamazsýnýz. Baðýmsýz Bir Hareket Bu zaviyeden, “Gönüllüler Hareketi” olarak zikredilen diyalog ve eðitim faaliyetlerinin de baðýmsýz olmasý çok önemlidir. Bu hareketle alakalý akademik çalýþma yapan sosyologlar ve siyasal bilimciler de her fýrsatta bu baðýmsýzlýða deðinmekte ve “Bu teþebbüs, hiçbir dýþ güce dayanmayan baðýmsýz bir sivil toplum faaliyetidir” demektedirler. Evet, “günümüzün karasevdalýlarý” diyerek andýðým eðitim gönüllüleri, “Bu necip millet kendi yarasýný kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceðiz; ama asla baþkalarýna baðýmlý olmayacak ve yabancýlara diyet ödeme zilletine düþmeyeceðiz” diyerek çýktýlar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açýsýndan milletimizin himmetini yanlarýna alarak hürriyet soluklaya soluklaya, baðýmsýzlýk yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadýlar, kimseye borçlanmadýlar. Kimseye borçlanmadýlar; zira, bu güzide milletin fertleri çoðunluk itibarýyla diyalog ve eðitim faaliyetlerinin felsefesini tasvip ediyorlardý. Doðru ve kalýcý iþler yapýldýðýna inanýyorlardý. Belki bazý aceleci fýtratlar, eðitime ve insan gönlünü kazanmaya matuf olarak yapýlan yatýrýmlardan semere alabilmek için uzun zaman beklemek gerektiðini bilemediklerinden ve umduklarý neticeleri hemen göremediklerinden dolayý bir süre gözetlemeye ve dinlemeye duruyorlardý. Bazen beþ-on sene uzaktan seyrediyor, dinliyor; adanmýþ ruhlarýn ne kadar vefalý ve samimi olduklarýný anlamaya çalýþýyor; sinelerinin her zaman din, vatan ve millet için çarpýp çarpmadýðýna bakýyor ve uzun uzun ölçüp tarttýktan sonra onlar da bu yolun doðru ve güvenilir olduðuna kanaat getiriyorlardý. Allah’ýn izniyle, insanýmýzýn gözünün bu yolla açýlacaðýný ve ülkemizin bu yolla güçleneceðini düþünüyorlardý. Milletimize karþý yapýlacak bir gadir, bir zulüm ve bir haksýzlýk karþýsýnda hep birden seslerini yükseltip bir yeryüzü korosu teþkil ederek, bütün dünyada Türkiye’nin sesi-soluðu olacak hür lobilerin ancak bu yolla oluþacaðýna inanýyorlardý. Edirne’den Kars’a kadar Anadolu insaný bu hareketi mâkul bulmuþ ve onun etrafýnda toplanmýþtý. Dolayýsýyla, mesele sadece bir insiyâkýn (sevkedilmenin) eseri deðildi; ayný zamanda onun ta baþtan itibaren mantýkî bir derinliði de mevcuttu. Tabii ki, o mantýkî derinliðin ötesinde Cenâb-ý Hakk’ýn sevk-i sübhânîsi ve gönülleri bu hayýrlý iþlere yönlendirmesi vardý. Yani, Allah birine önemli bir hususu düþündürüyor; ayný meseleyi bir baþkasýnýn kalbine de düþürüyor; o iki kiþiyi yeni tanýyan bir insanýn zihnini de o düþünceyle dolduruyor. Bunlar birbirini tanýyýnca, hepsinin kalbine sýcak gelen o mesele, aralarýnda ortak bir payda haline geliyor. Dolayýsýyla, o mesele bir manada hiçbiri için yeni deðil; fakat, hepsi birbirinden kuvvet bularak o iþe iyice sarýlýyor. Þayet, gönüllerine düþen o kor, bir eðitim müessesesinin açýlmasýyla ilgili ise, hepsi himmetini ortaya koyuyor ve beraberce o müesseseyi açýyorlar. Öyle ki, zamanla bu salih amelin tiryakisi oluyor; infak etmenin ve Allah yolunda malýnýn bir kýsmýný vermenin baðýmlýsý haline geliyorlar. Hele, kendileri bir vermiþse, Cenab-ý Hakk’ýn onlara on lutfettiðini görünce bütün bütün cömertleþiyorlar. Cömertlik Abideleri Ashâb-ý Kirâm efendilerimiz de Allah yolunda infak etmeye bu þekilde alýþmýþlardý. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlarýn gönüllerindeki verme kapýlarýný aralamada kim bilir ne zorluklar çekmiþti. Mesela, bir gün Arab’ýn aslý olan Mudar kabilesinin müslümanlarý gelmiþlerdi. Giyecek baþka bir þey bulamadýklarýndan dolayý üzerlerinde yün elbiseler olduðu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmýþtý. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanlarý görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuþtu.. onlarý öyle ýzdýrap içinde gördüðü için neredeyse aðlayacaktý. Hemen infakla alakalý ayetleri okumuþ; ashabýna, insanlara yardým etmenin faziletlerini anlatmýþtý. Fakat, Sahabe Efendilerimiz henüz baþkalarýna yardým etmeye alýþmamýþlardý; dolayýsýyla, hiç kimse bir coþkunluk ve bir heyecan ortaya koymamýþtý. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve iþin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fýrlayýp evine gitmiþ, parmaklarýnýn arasýndan dökülecek kadar ellerini doldurmuþ ve getirdiklerini Rasûlullah’ýn huzuna dökmüþtü. Onu görünce diðerleri de ne yapýlmasý lazým geldiðini anlamýþ ve herkes infak için koþmuþtu. Nitekim, Peygamber Efendimiz’in önünde bir oðlak büyüklüðünde yardým malzemesi birikmiþti. Ýþte o zaman, yüzündeki hüzün bulutlarý birer birer sýyrýlan Þefkat Peygamberi ashabýna tebessüm etmiþ ve þöyle buyurmuþtu: “Bir iþe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmýþ gibidir.” Evet, Ashab Efendilerimiz o gün verme kapýsýný açmýþ ve zamanla da sahip olduklarý her þeyi vermeye âmâde hale gelmiþlerdi. Onlardan kimisi malýnýn tamamýný, bazýsý servetinin üçte ikisini, bir baþkasý bir anda yedi yüz deveyi ve bir diðeri de en çok sevdiði bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleþmiþlerdi. Zannediyorum, bu millet içinde de “infak tiryakisi” pek çok insan vardýr. Öyle ki, Allah’ýn lutfettiði malý-mülkü gelecek nesillerin en iyi þekilde yetiþmesi için deðerlendirmeye alýþmýþ ve senelerden beri bu istikamette hep vermiþ bu insanlar, eðer bir sene infak edecek bir þey bulamasalar, geceler boyunca uykusuz kalýrlar. Onlardan birine, “Bu sene iþlerin iyi görünmüyor; senin burs verip okutacaðýn öðrencilere biz bakalým” dense, bu sözden alýnýr, belki gönül koyar ve “Allah, Kerîm’dir; ben þu kadar taahhüt edeyim de, O vermezse sonra düþünelim” der. Ýþte, bu halis niyet, temiz düþünce ve saf duygu sadece bir kesime ait deðildir; bu mesele millete mâl olmuþtur. Bu yönüyle de, tamamen kendi milletinizin civanmertliðine dayanan faaliyetlerde hürriyetinize dokunan ve baðýmsýzlýðýnýzý zedeleyen bir husus söz konusu deðildir. Çünkü, millet yapýp ettiklerine karþýlýk kimseden bir þey beklemiyor; herkes gözünü Ulu Dergâh’a dikmiþ, oradan gelecek ihsanlarý intizar ediyor. Bu fedakar ruhlar, fânî varlýklardan mükafat bekleyip, alacaklarýný beþerî bir darlýða mahkum etmek istemiyorlar; Allah’ýn engin rahmetine ve nâmütenâhî cömertliðine teveccüh edip; Cevvâd u Kerim’in saðanak saðanak baþlarýndan aþaðýya dökeceði lütuflarý gözlüyorlar. Dolayýsýyla, Allah için gelip gidiyor, Allah için infak ediyor ve iþledikleri her þeyi Allah için iþliyorlar. Ömür Boyu Diyet Ödememek Ýçin... Haddizatýnda, her zaman Allah namýna vermeli, Allah namýna almalýyýz. Allah namýna vermeyen ve verirken minnet edip beklentilere giren gafil insanlardan hiçbir þey kabul etmemeliyiz. Çünkü, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasýný ucuz vermez, pek pahalý satar. Bazen, bir senelik dünya hayatýna bir derece yardým edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ý ebediyeyi tahrip etmeye sebep olur. Yaptýðý yardýma mukabil bin kat fazla fiyat ister.” Ýlk defa Avrupa’ya gideceðim zaman Yaþar Tunagür Hoca bana demiþti ki; “Ehl-i dalâlet, sizden iki bardak çay parasý koparacaklarýna inanmasalar, kat’iyen size bir bardak çay içirmezler. Þayet, size bir arpa boyu destekte bulunmayý teklif ediyorlarsa, bilin ki, sizden sadece iki deðil, belki dört-beþ arpa çýkarmayý düþünüyorlardýr, hesaplarýnda o vardýr.” Demek ki, Allah rýzasýný gözetmeyen ve dünyasýný maddî çýkarlar üzerine kuran kimseler size ömür boyu diyet ödetme peþindedirler. Yeryüzündeki bütün ehl-i dünyanýn ve hesaplarýný dünyevî ölçülere göre yapanlarýn niyeti böyledir. Bundan dolayý, bu hareketin baðýmsýzlýðý üzerinde hassasiyetle durulmalý; hür baþlayan ve hür devam eden diyalog ve eðitim faaliyetlerinin bundan sonra da millete ait baðýmsýz bir teþebbüs olarak kalmasýna azami dikkat edilmelidir. Hürriyet ve Herkesle Ýrtibat Diðer taraftan, hür ve tam baðýmsýz olma ile diyalog arayýþýnýn ve herkesin konumuna saygý anlayýþýnýn gereði olarak herkesle bir nevî irtibat içinde bulunma birbirine ters þeyler deðildir. Çünkü, sadece Allah’a kul olduðunuzun þuuruyla hareket ediyor ve O’nun rýzasýný tahsil etmek için çalýþýyorsanýz, baðlanacaðýnýz kapýya baðlanmýþ ve sâir kayýtlardan kurtulmuþsunuz demektir. Bu niyetinizi gerçekleþtirmek için diyalog, hoþgörü ve eðitim yolunu vesile kabul ediyorsanýz, baþka insanlarla biraraya gelirken bazý davranýþlarýnýza bir kýsým kayýtlar koyuyormuþ gibi olabilirsiniz; mesela, onlarý da hesaba katmak, onlarýn tavýrlarýný, davranýþlarýný ve hissiyatlarýný da gözetmek zorunda kalabilirsiniz. Fakat, aslýnda bunlar hürriyeti sýnýrlama manasýna gelmediði gibi temelde Ýslam’ýn ruhuna da aykýrý deðildir. Çünkü, insanlarý kendi hissiyatlarýyla okuyamaz, kendinizi onlarýn yerine koyamaz ve günümüzün ifadesiyle “empati” yapmazsanýz, onlarýn ihtiyaçlarýný göremez, isteklerini belirleyemez, dillerini çözüp duygularýný öðrenemez ve çok meselede isabetli kararlar veremezsiniz. Ýsabetli karar verebilmeniz ve adýmlarýnýzý daha rahat atabilmeniz için onlarý iyi tanýmanýz, kültürlerinin temel örgülerine vâkýf bulunmanýz, hassas olduklarý noktalarý bilmeniz ve hissiyatlarýný da hesaba katmanýz gerekir. Þayet, bu hususlarý gözardý ederseniz, kendi deðerlerinizi öne sürerken hiç farkýna varmadan onlarýn deðerlerine dokunmuþ; onlarý kendinizden ve öz deðerlerinizden kaçýrmýþ olursunuz. Mesela; Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderildiðinde ve Sultânü’l Enbiya olduðunda þüphemiz yoktur. Evet, O’dur nübüvvet silsilesinde vücud-u Hakk’a en açýk burhan. O’dur ilahi emirlere en fasih tercüman. Esmâ-i ilâhiye ve sýfât-ý sübhâniyenin merkez noktasý O, peygamberlik semasýnýn kutup yýldýzý da O’dur... Ne var ki, Hazreti Mesih’i her þey gören, hatta onun hulul ve ittihadýna inanan ve ona bir yönüyle “Rab” diyen insanlarýn yanýnda, “Efendimiz eþi menendi olmayan birisidir, bütün Peygamberler –bilâistisna– O’nun kapýkulu ve halâyýkýdýr.” der; Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun, “Mahþerde nebîler bile senden medet ister, Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dýr Efendim.” mýsralarýyla gürlerseniz, muhataplarýnýzýn hissiyatýný hesaba katmamýþ ve daha ilk anda onlarýn kabul kapýlarýný kapatmýþ olursunuz. Söyleyeceðiniz sözlerin doðru olmasý gerektiði gibi, o doðrunun dile getirileceði yer, zaman ve üslup da çok iyi tesbit edilmelidir. Þahsen, bu türlü hususlara dikkat ederken, çok defa “Ya Rasûlallah, beni affet; burada sana hakkýyla tercüman olamadým. Fakat, muhataplarýmýn hissiyatýný gözönünde bulundurarak, onlarý tepkiye sevk etmemek ve seni tam olarak anlatabilmek için böyle davrandým” demiþ ve O’ndan özür dilemiþimdir. Evet, siz o insanlarý tanýmazsanýz, bazý meselelerde onlarýn duygu ve düþüncelerini gözetmez ve bir ölçüde konumlarýna saygýlý olmazsanýz, kendinizi anlatma fýrsatýný yakalayamazsýnýz. Dininizden, milletinizden ve tarihinizden renkler taþýyan kimliðinizi ortaya koyma imkanýný bulamazsýnýz. Dolayýsýyla, hoþgörü-diyalog derken ve herkesle bir çeþit irtibat içinde bulunurken de dinin ruhsat verdiði dairede dolaþmýþ, yine Hakk’a kulluðunuzu seslendirmiþ, hürriyetin ayrý bir yanýný tatmýþ ve baðýmsýzlýðý baþkalarýna da tattýrma gayretinde bulunmuþ oluyorsunuz.
|