Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kimsesiz Çocuklar ve Evlât Edinme Yazdr E-posta
Soru: Son günlerde bir kez daha medyaya yansýyan çocuk yuvalarýndaki iþkence hadiselerinin önüne geçebilmek ve kimsesiz çocuklarý topluma kazandýrabilmek için neler yapýlabilir? Dinimizin bu hususta ortaya koyduðu ölçülere de riayet etmek þartýyla, “evlât edinme” bir alternatif çözüm yolu sayýlabilir mi?

Cevap: Doðrusu, iþkence gören o masum çocuklarýn hâlini televizyonda seyredince benim de içime kan damladý. Hiçbir þeyden haberi olmayan yavrularýn, çok büyük cinayet iþlemiþ insanlar gibi cezalandýrýlmalarý karþýsýnda adeta kaným dondu. Kaldý ki, bugün Avrupa Birliði'nin öne sürdüðü esaslar ve Kopenhag kriterleri, en büyük cinayetleri iþleyen cânilere bile iþkence yapýlmamasýný þart koþuyor. Deðiþik ülkelerde, kanunlarý uygulamakla görevli bazý kimseler çoðu zaman bunu ihlal etseler de, uluslararasý hukuk iþkenceyi mutlak þekilde yasaklýyor. Hatta, bazý yabancý kuruluþlar tarafýndan hapishaneleriniz, karakollarýnýz gözetleniyor ve çok büyük kötülükler yapan mücrimlerin haklarýnýn korunmasý hususunda dahi hassasiyet izhar ediliyor. Fakat diðer tarafta, oynamak, hata yapmak, düzeni bozmak, bazý þeyleri kýrmak.. tabiatlarýnýn bir yaný olan o minnacýk çocuklar hakaretlere maruz kalýyor, azarlanýyor, dövülüyor ve hatta iþkence görüyor.

Oysa ki, ister kreþ ister anaokulu isterse de bakým evi olsun, o müesseseler, çocuklarýn terbiye edilmeleri, güzelce yetiþtirilmeleri, insanî deðerler tâlim edile edile, potansiyel insanken hakiki insan seviyesine yükseltilmeleri için açýlmýþtýr. Devlet, o müesseseleri desteklemekte, hem çocuklarýn bakým ve görümü hem de o iþte çalýþan memurlarýn maaþlarý için para vermektedir. Fakat, maalesef, o çocuklara bakmakla mükellef bazý memurlar onlarý dövmekte ve tartaklamaktadýr. Aslýnda, bir insan, müstehak olsa bile kendi evlâdýna o kötü muameleyi yapamaz; þayet vicdaný çürümemiþse, baþkasýnýn evlâdýna da yapamaz. Çünkü, koþup oynamak, düþüp kalkmak, bozup daðýtmak ve kýrýp dökmek çocuklarýn tabiî hâlidir; bunlardan dolayý o masumlar dövülemez. Bu davranýþlarýný, onlarýn tabiatlarýnýn dýþa vurmasý þeklinde kabul etmezseniz, onlarý kat'iyen terbiye edemez ve insanlýk seviyesine yükseltemezsiniz.

Haddizatýnda, hayret ve dehþetle seyrettiðimiz o manzaralar yeni de deðil. Daha önce, Barbaros Köyü'ndeki çocuk evinde ve baþka yuvalarda da benzer hadiseler ortaya çýkmýþtý. Hatta, bunlarýn bazýlarýnda misyonerlik faaliyetleri de yapýlýyordu. Bir insan, hür iradesiyle istediði dini seçebilir. Fakat bir çocuk deðiþik duygu, düþünce ve cereyanlarýn tesirinde kalabileceði bir dönemde yabancýlara teslim edilemez. Hiçbir millet de kendi evlâdýnýn yabancýlara teslim edilmesine razý olmaz. Fakat, bizim ülkemizde o türlü yerlerin açýlmasýna, hatta çocuk köylerinin kurulmasýna göz yumulmuþtu. Ýþte, oralarda da benzer çirkinlikler iþlenmiþ ve çocuklar olmadýk iþkencelere maruz býrakýlmýþtý. Bu açýdan da, öyle anlaþýlýyor ki, ortaya çýkan hadiseler, sadece meselenin suyun yüzüne vuran kýsmýndan ibaret. Zannediyorum, Milli Eðitim Bakanlýðý baþta olmak üzere ilgili bakanlýklarýn yetkilileri ve mahallî idareciler deðiþik bölgelerde bu mevzuda ciddi incelemelerde bulunsalar, bazý müesseselere yaptýklarý gibi baskýn türünden teftiþler yapsalar; “kamu alanýdýr” bahanesine sýðýnarak, gece-gündüz demeden her saat Kur'an kurslarýna ve bazý özel okullara girip denetledikleri gibi oralarý da teftiþ etseler, daha çok þeylerle karþýlaþýrlar. O çocuklara mikrofon uzatsalar ve onlarý dinleseler, kendilerini ürpertecek çok þeyler duyabilirler.

Yarayý Kanatan Sebep

Evet, Türkiye'nin pek çok kanayan yarasý vardýr; bu yaralardan bir tanesi de kimsesizliðe terkedilen çocuklarýn içler acýsý hâlidir. Bu problemin temelindeki en önemli unsurlardan biri ise, kültürümüzdeki aile yapýsýnýn deðiþmesi olmuþtur. Eskiden bizim evlerimizde anne-baba veya nine-dedenin etrafýnda pek çok gelin ve evlât bulunurdu. Pederþâhî veya cedþâhî diyebileceðimiz yuvalarýmýz adeta iç içe aileler topluluðuydu. Mimarimiz de buna göre geliþmiþti, her aile diðerleriyle yarý ayrý yarý beraber yaþardý. O atmosferde nineler ve dedeler yuvalarýn baþýnda birer sýyanet meleði gibiydi. Zayýf bir hadiste de ifade edildiði gibi, “Yaþýný–baþýný almýþ, olgun insanlar evin içinde bir nevî birer Nebî mümessilidirler.” Bizim evlerimizde de yaþlýlarýmýz bir Nebî'nin ders halkasýndan feyz almýþçasýna uhrevîlik arz ederlerdi. Onlarý aðýrbaþlý, ciddi, ötelere açýk ve hep güzel þeyleri telkin eden birer semâvî gibi görürdük. Dedelerimiz-ninelerimiz, bize dinimizi anlatýrken, bahis mevzuu olan her þeyi bir Nebî'den dinliyor gibi dinlerdik. O me'hazlar bizim için çok kutsaldý; dolayýsýyla, onlardan aldýðýmýz her þeyi kutsala saygýnýn gereði olarak alýrdýk. O büyük ailenin fertleri birbirlerini tamamlarlardý, böylece her insan yuvada aradýðý sevgi, þefkat, anlayýþ ve merhameti mutlaka bulur ve tatmin olurdu.

Heyhat, zamanla o aile yapýsý deðiþti; bu deðiþim evlerimizin mimarisine bile aksetti. Küçük küçük aileler, kibrit kutusu gibi evlere hapsedildi. Daha kendisi bakýma ve görüme muhtaç gençler damat oldu; sýrtýnýn sývazlanmasýna ve saçlarýnýn taranmasýna ihtiyaç duyan kýzlar gelinlik giydi. Evlenenler birer birer baba evinden kopup uzaklaþtý. Hayatý bilmeyen, hayat adýna hiçbir þey okumamýþ olan gencecik anne-babalar çocuk yetiþtirmek gibi zorlardan zor bir vazifeyle baþbaþa kaldý. Çevrelerinde Nebî mümessili ihtiyarlar bulunmayýnca çocuklar onlarýn tecrübesizliklerine kurban gitti. Bütün bütün iþ iþten geçmeden anne-babanýn güngörmüþlüðünden, dede ve ninenin tecrübelerinden istifade etmenin gerekliliðine inananlar, bir yanlýþtan dönmeye çalýþsalar da, bu defa da devrin þartlarý ve o anlayýþla bozulan mimari buna imkan vermedi. Zaten kibrit kutusu gibi bir daireye sýkýþan insanlar, anne-babalarýný yanlarýna alýp beraber yaþamaya hiç muvaffak olamadý, onlarý koymak için bir odalýk yer bile bulamadý.

Bu kötü durumu düzeltebilir miyiz, bilemeyeceðim. Mimariye kadar aksetmiþ bir yanlýþlýðý bir hamlede düzeltmemiz mümkün görünmüyor. Fakat, nasýl ki, bizim aile yapýmýzýn sarsýlmasý þehircilik ve yerleþmeye kadar pek çok sahada bir düzine yanlýþlýklara sebebiyet verdi; þimdi, tekrar o eski günlerin ve o sýmsýcak yuvalarýn huzurunu bulabilmek de mimariye kadar her þeyi bu zaviyeden ele alýp deðerlendirmeye baðlý olsa gerek.

Çocuðun Ýlacý Þefkattir

Unutulmamalýdýr ki, anne-baba þefkatinden mahrum büyüyen çocuklarýn þuuraltý müktesebâtý annesizliðe ve babasýzlýða göre programlanýr. Dünyadaki umum nizamý alt–üst eden, içtimaî herc ü merçlere sebebiyet veren kimseler, genellikle anne ve baba alakasýndan mahrum yetiþen dünün sahipsiz çocuklarýdýr. Hatta, zannediyorum, bütün dünyada deðiþik kargaþalarýn arkasýndaki insanlar hep nesep problemi olan kimselerdir; derinlemesine bir tetkik yapýldýðý zaman ciddi bir nesep problemi çýkar zalimlerin, despotlarýn ve tiranlarýn altýndan. Anne-baba þefkatinden mahrum büyüyenler arasýndan da bazen temiz ve iyi insanlar çýkabilir ama bunlarýn içinde toplum düþmanlarý daha çoktur; nizamý sevmeyenler, anarþi çýkaranlar ve milletin huzurunu bozanlar büyük ölçüde onlarýn içinde neþ'et ederler. Sokak serserileri, tinerciler, kap-kaççýlar, onlarýn üstündeki daha büyük þekâvet örgütleri ve hatta –afedersiniz– hortumcular, iyi bir psikanalize tâbi tutulsalar görülecektir ki, umumiyetle anne-baba þefkatinden mahrum yetiþmiþ toplum düþmaný kimselerdir.

Bu zaviyeden, çocuklarýn toplum için büyük bir problem olmamasýnýn ilk þartý, her çocuðun sadece ailede bulabileceði merhamet, sevgi ve þefkat atmosferinde büyümesini saðlamaktýr. Kendi toplumumuzu, onun âhengini ve geleceðini büyük bir tehlikeden kurtarmanýn en önemli vesilesi, ülkemizdeki her çocuða bir þekilde ailenin sýcaklýðýný yaþatmak ve anne-baba sevgisini tattýrmaktýr.

Dolayýsýyla, anne-babalar, ne durumda olurlarsa olsunlar, öz çocuklarýný yuvalara ve bakým evlerine terk etmemelidirler. Zira, annenin ve babanýn çocuða vereceði þey, þefkat alaþýmlýdýr, merhamet ambalajlýdýr ve baþkalarýnýn sevgi tavýrlarýndan çok farklýdýr. Bir yabancý, þefkat meleði bile olsa, kat'iyen bir annenin, bir babanýn davrandýðý gibi davranamaz. Onun davranýþlarý, aldýðý terbiyenin gereðidir, sun'îdir. Onunki anne þefkati deðil, þefkat gibi bir þeydir; merhamet deðil, merhamet gibi bir þeydir. Ancak anne-babanýnki tam merhamettir, katýþýksýz þefkattir; çünkü onlar, çocuklarýna karþý kendi canlarýna ve vücutlarýnýn bir azasýna gösterdikleri ihtimamý gösterirler. Baþkalarý aradaki o ince farký anlayamasa da, çocuk kendi ruhunda tartar, deðerlendirir; birine karþý daha fazla açýlýr, öbürüne biraz daha kapalý kalýr. Sizin çözemediðiniz bazý þifreleri çocuk çözer. Kimin tavýrlarýnýn gönülden kiminkinin yapmacýk olduðunu hemen anlar. Kimin sinesi daha sýcaktýr çocuk onu bilir.. bildiðindendir ki, siz sinenizi yarýp içinize koysanýz, yine de ona kendi annesinin baðrýnda duyduðu o sýcaklýðý veremezsiniz. Onlarýn biri sun'î bir sýcaklýk; öbürü ise, ýsýsýný gönlün en derin noktasýndan alan samimi bir sýcaklýktýr. Bundan dolayý, anne ve babalar, çocuklarýný valideynin hakiki sevgisinden, hakiki þefkatinden ve hakiki merhametinden mahrum etmemelidirler. Çocuklarýn, toplumun þefkat ve merhametine de ihtiyaçlarý vardýr; fakat bütün yavrular her þeyden daha ziyade anne-baba þefkatine muhtaçtýrlar. Bunu düþünerek, bütün anneler ve babalar kendi çocuklarýna sahip çýkmalýdýrlar.

Bazý çalýþan anne ve babalar, çocuklarýný gündüzün belli bölümlerinde, birkaç saatliðine kreþ ve anaokulu gibi yerlere býrakmak zorunda kalýrlarsa, o zaman da, mutlaka çok emin bulduklarý bir yere koymalý ve onlarý güvenilir ellere teslim etmelidirler. Ýcabýnda o müesseseleri kendileri kurmalý; kendi duygu ve düþüncelerini paylaþan insanlarýn bulunduðu o yerleri tercih etmelidirler. Bununla beraber, günlük meþgaleler arasýnda çocuklarýný asla savsaklamamalý; onlarý her akþam dinlemeli ve ne yapýp edip o küçücük gönüllere anne-babanýn samimi sevgisini, hakiki þefkatini ve mecazî olmayan merhametini duyurmalýdýrlar.

Þayet, bir çocuðun anne ve babasý ölmüþse ya da bir þekilde ondan ayrý yaþamak zorunda kalmýþlarsa, o zaman anne-baba olma vazifesi mümkünse abi ya da ablaya; onlar için mümkün deðilse, dedeye ve nineye düþmektedir. Onlar da sahip çýkamayacaklarsa, bu defa çocuðun en yakýnlarý olarak amca, dayý, hala ve teyzeden birinin onu teslim almasý, büyütüp yetiþtirmesi en uygun olan yoldur. Çocuk, anne-babadan alacaðýný baþka kimseden aynýyla alamasa bile, birinci ve ikinci dereceden akraba da ona lazým olan sevgi ve merhameti gösterebilir. Ýnanan bir amca veya dayýnýn, Allah'tan korkan bir hala ya da teyzenin göstereceði alaka da çocuðun sevgi ve þefkat atmosferinde büyüme ihtiyacýný giderebilir. Bizim dünyamýzda, amcanýn gösterdiði sevgi babanýnkine denktir; teyzenin ortaya koyduðu þefkat anneninkini aratmayacak kadar derindir. Ýþte, çocuklar, hiç olmazsa, böyle bir sevgi ve þefkat ikliminde yetiþtirilmeli ve asla yabancý ellere terk edilmemelidir.

Çocuk Arzusu

Eðer, bir çocuðun anne-babasý olmadýðý gibi, ona birinci-ikinci dereceden yakýnlarý da sahip çýkmýyorsa, o çocuðu alýp yetiþtirmek ve yarýnlara hazýrlamak toplumun üzerine düþen bir vazifedir. Toplumumuzda çocuðu olmayan pek çok kadýn, erkek ve bir sürü de çift vardýr. Ýþte, özellikle çocuðu olmayan ailelerin, o kimsesiz çocuklara kol-kanat germeleri, onlarý kendi çocuklarýymýþ gibi yetiþtirmeleri hem içtimaî bir vazifeyi eda etmek demektir hem de çok büyük sevaptýr. Vakýa insan, tabiatý gereði kendi sulbünden bir çocuðu olmasýný ister ve bu gayet normaldir. Kur'an-ý Kerim, melekler tarafýndan çocukla müjdelenen Hazret-i Ýbrahim'in (aleyhisselam) sevincini ima eder ki, bu ondaki çocuk isteðinin bir emaresidir. Hazreti Zekeriya'nýn “(Rabbim) Eþim kýsýr! Lütf-u kereminden öyle bir oðul nasib et ki bana da, Yâkub hanedanýna da vâris olsun. Onu, razý olacaðýn bir insan eyle!” (Meryem, 19/6) þeklindeki yakarýþý; “Ya Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”(Âl-i Ýmran, 3/38) deyiþi ve “Rabbim, beni yalnýz býrakma, Sen varislerin en hayýrlýsýsýn.” (Enbiyâ, 21/89) duasý onun evlât arzusunu ve hakiki bir varis isteðini göstermektedir. Ayrýca, Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Mâriye Validemiz'den oðlu Ýbrahim'in ölümü karþýsýnda hüzünlenip aðlamasý da Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in böyle bir isteðini akla getirebilir. Gerçi, mukarrabînin evlât talebinde dava-yý nübüvvete mirasçý býrakma niyeti aðýr basar; ama, neticede onlarýnki de bir taleptir. Bu açýdan da, bir annenin ya da babanýn kendi özünden olan bir çocuðu baðrýna basmayý arzulamasý gayet tabiîdir. Fakat, þayet Allah bir insana çocuk nasip etmemiþse, o zaman, sahipsiz yakýnlarýndan, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasýndan ya da bakým evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarýný iþlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiþtirmesi de çok büyük hayýrlara vesile olacaktýr.

Mevzu ile alakalý gördüðüm için Gandi'nin baþýndan geçen bir hadiseyi hatýrlatarak sözlerime devam edeceðim: Onu çok derin bir insan olarak tanýdým. Hayatýný okuduðum zaman, o derinliðini ömrünün her karesine yansýttýðýný ve bazý tavýrlarý, bir kýsým davranýþlarý itibarýyla tam bir muvahhid gibi yaþadýðýný gördüm. Nakledildiðine göre; Müslümanlar ile Hindular arasýndaki çatýþmalarýn kýzýþtýðý günlerde, Hindu çocuklardan biri de hayatýný kaybeder. Çocuðun babasý, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder. Bunu haber alan Gandi, adamý çaðýrýr ve ona niçin masum bir çocuðu öldürmek istediðini sorar. Hindu adam, “Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacaðým” der. Gandi'nin mukabelesi düþündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüþ çocuðunu geri getirebilir mi? Ýlle de çocuðunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuðu evlâtlýk edin, onu kendi öz oðlun gibi baðrýna bas ve güzelce yetiþtir.”

Saðlam Karakter Sýcak Yuvayý Bulunca...

Aslýnda, Ýslam Tarihi bu konuda baþka misaller aramaya ihtiyaç býrakmayacak kadar güzel örneklerle doludur. En baþta, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Zeyd bin Harise'yi evlât edinmiþ; onu saadet hanesinin bir ferdi olarak kabul etmiþti. Öyle ki, bu konuda ayet ineceði ana kadar herkes onu “Muhammed'in oðlu Zeyd” diye çaðýrýr olmuþtu. Peygamber Efendimiz, Hazreti Zeyd'in oðlu Üsame'yi de (Allah hepsinden razý olsun) torunlarý Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin'den ayýrmazdý. Hem Hazreti Zeyd hem de Hazreti Üsame peygamber ocaðýnýn terbiyesiyle büyümüþ ve kendi dönemlerindeki Ýslam ordusunun kumandanlýðýna kadar yükselmiþlerdi.

“Sâlim mevlâ Ebi Huzeyfe” þeklinde anýlan Hazreti Sâlim de annesiz babasýz bir köle iken Hazreti Ebu Huzeyfe tarafýndan önce hürriyetine kavuþturulmuþ, sonra da sadakati ve dirayeti sebebiyle oðul ilan edilmiþti. Oðulluklarýn hakiki oðul gibi sayýlmayacaðýný belirten, “Öyleyse evlâtlara babalarýný esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doðrudur. Eðer babalarýný bilmiyorsanýz, bu takdirde onlarý kardeþ veya mevlâ olarak kabul edin!” mealindeki Ahzâb Suresi'nin 5. ayeti nâzil olduðu zaman, Ebu Huzeyfe'nin hanýmý Sehle binti Süheyl, Rasûlullah'a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek, “Biz Sâlim'i oðlumuz biliyorduk. O benim yanýma rahat girip çýkýyordu. Zaten bizim tek evimiz var. Onun hakkýnda ne dersiniz?” diye sorunca, Allah Rasûlü, onu emzirirse süt sebebiyle kendisine mahrem olacaðýný söylemiþ ve o da öyle yapmýþtý. Kadý Ýyaz'ýn naklettiðine göre; Sehle Hatun, sütünü bir kaba  saðmýþ, Sâlim de o kaptan içmiþti. Çünkü, o gün Hazreti Sâlim bir çocuk deðildi, delikanlý idi.

Ümmühatu'l-Mü'minîn'den Hazreti Aiþe'nin haricindekiler süt emme yaþý geçmiþ büyük kimselerin emzirilmesiyle süt kardeþliðinin tesis edilemeyeceðine, Peygamber Efendimiz'in Hazreti Sâlim hakkýndaki cevâzýnýn sadece ona mahsus bir ruhsat olduðuna inanmýþ ve bir baþkasýnýn kat'iyen bu ruhsatla amel edemeyeceði kanaatine varmýþlardýr. Selef ve halef ulemasý da, büyüðün emzirilmesiyle süt anneliðinin hasýl olmayacaðý hususunda icma etmiþlerdir.

Kendisine hususi ruhsat verilen Hazreti Sâlim'e, bir de dirâyet ve kiyâset itibarýyla bakarsanýz, bu meseledeki bir kýsým hikmet-i ilahiyeyi daha berrak görürsünüz. Annesiz-babasýz bir çocukken çok iyi bir eve düþmüþtür. O evde kendisine pek güzel bakýlmýþ, bütün ihtiyaçlarý görülmüþ; sevgi ve þefkatle yetiþtirilmiþtir. Öyle ki, Hazreti Sâlim, Kur'âný çok iyi bilen ve en güzel okuyanlardan biri olmuþ; Peygamber Efendimiz “Kur'an-ý Kerim'i þu dört kiþiden öðreniniz" diyerek övdüðü güzîde insanlar arasýnda onu da saymýþtýr. Hicret'te Hazreti Ömer gibi ileri gelen sahabilerin de aralarýnda bulunduðu Muhacirlere imam olmuþtur. Dahasý, Hazreti Ömer sinesinden yediði bir hançerle son dakikalarýný yaþarken, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr efendilerimizi halife seçmek üzere tayin etmiþ ve sonra da “Ebû Huzeyfe'nin mevlasý Sâlim sað olsaydý onu seçerdim. Ötede bana niçin onu seçtiðim sorulursa, Rasûl-ü Ekrem'in onun hakkýnda, ‘Sâlim, Allah'ý en çok seven kimsedir' dediðini duydum diye cevap verirdim” demiþti. Ýþte, Hazreti Sâlim gibi saðlam karakter sahibi bir insan, Ebu Huzeyfe'ninki gibi sýcak bir yuva bulunca bu denli yücelebilmiþti.

Mevâlî

Bu örnekler, Ýslâm literatürüne “mevâli” tabirinin girmesine vesile olmuþtu. Bu ifade, sonradan hürriyetlerine kavuþan ve samimi mü'minlerin yanýnda tam bir evlât gibi yetiþtirilen insanlarýn unvanýydý. Mesela; Ýmam Mâlik hazretlerini yetiþtiren Ýmam Nâfi mevâlidendi. Abdullah b. Ömer'in cariyesi Mercâne'nin oðluydu. Abdullah b. Ömer, Nâfi'yi baðrýna basar, onunla özel olarak ilgilenirdi. Bu sayede, Nâfi hazretleri ilmin zirvelerine çýkmýþtý ve kendisi de pek çok seçkin talebe yetiþtirmiþti.

Denebilir ki, Meymûne validemizin mevlasý Atâ bin Yesar'dan Atâ ibni Ebî Rebah'a, Ýmam Mesruk'tan Tâvûs b. Keysân'a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarýnýn neredeyse yüzde sekseni mevâliydi. Onlarýn çoðu bir kölenin oðlu olarak ele düþmüþ; evsiz-barksýz ve kimsesiz kalmýþlardý. Daha sonra, inanan insanlar onlarý yanlarýna almýþ, beslemiþ, büyütmüþ, yetiþtirmiþ ve olgun birer insan olarak topluma kazandýrmýþlardý. Onlar da, bir yönüyle o ezik yanlarýný bir rüzgar gibi arkalarýna almýþ ve bir boþluðu doldururcasýna kendilerini tamamen dine vermiþlerdi. Neticede onlarýn herbiri baþýmýzý ayaklarýnýn altýna koyacaðýmýz imamlardan bir imam olmuþtu. Dolayýsýyla, ister Gandi'nin mülahazasýna isterseniz de tarihin o safhasýna bakarsanýz, hâl-i hazýrdaki bu problemi çözme hesabýna bu yolu da kullanmanýn isabetli olacaðýný görürsünüz.

Bu arada, þunu da ifade etmeliyim ki, evlâtlýklarýn hakiki evlât gibi sayýlmayacaðýný belirten ayet ve evlât edinme ile alakalý bazý sýnýrlamalar kat'iyen kimsesiz çocuklarla ilgilenmeme anlamýna gelmez. Söz konusu ayet ve hükümler, câhiliye devrinde carî olan ve sýhrî hýsýmlýk, nesep, evlenme, boþanma ve miras konularýnda öz çocuklarýnkine denk hükümler doðuran evlâtlýðý kaldýrmýþtýr. Yoksa, bir Müslüman, herhangi bir çocuða bakabilir; onu eðitip meslek sahibi yapabilir ve bundan dolayý da büyük sevap kazanabilir.

Evlât Edinme ve Süt Hýsýmlýðý

Þu kadar var ki, bir kýz ya da erkek çocuðu alýp onu barýndýrma, besleyip büyütme hususunda dinimizin ortaya koyduðu bazý kurallar vardýr. Eðer alýnan çocuk birinci-ikinci dereceden akraba deðilse, bir zaman sonra, erkekse evin hanýmýna, kýzsa evin erkeðine nâmahrem olacaktýr. Dolayýsýyla, mümkünse o çocuða süt emzirtmek suretiyle bir mahremiyet tesis etmek gereklidir. Bir ç ocuk, süt emme döneminde iken, kendi annesinden baþka bir kadýndan süt emerse, o çocukla süt emziren kadýn ve o kadýnýn yakýnlarý arasýnda bir süt hýsýmlýðý meydana gelir. Çoðunluða göre, hýsýmlýða vesile olmasý için, sütün ilk iki yaþ içerisinde emilmesi gerekir. Ebû Hanife'ye göre ise emme süresi otuz aydýr. Bu süre zarfýnda süt hýsýmlýðý tesis edilirse, hadisin ifadesiyle, “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.”

Evet, imkan varsa, bakýlýp görülecek çocuk daha emme çaðýndayken alýnmalý; büyüdüðü zaman bir mahremiyet meselesi söz konusu olmamasý için, kýz ise baba tarafýndan, erkek ise de anne tarafýndan bir süt hýsýmlýðý saðlanmalýdýr.

Þayet, süt emme dönemini geride býrakmýþ bir çocuk almýþsanýz ya da bir süt hýsýmlýðý hasýl edememiþseniz, o zaman da, meseleye biraz daha temkinli yaklaþýr, daha hassas davranýrsýnýz. Hâl ve davranýþlarýnýza dikkat eder, belli bir yaþa kadar onu evinizde besler, büyütürsünüz. Daha sonra da, icabýnda bir okula koyar, okuyup yetiþmesine vesile olursunuz; belli bir yaþtan sonra biraz mesafeli durur ama yine de ona kimsesizlik yaþatmazsýnýz. Bu konuda da, eskiye nispetle þimdilerde çok daha avantajlý sayýlýrsýnýz. Bugün bir talebeyi gözünüz arkada kalmadan emanet edebileceðiniz evler, yurtlar, pansiyonlar ve okullar vardýr. Onlardan birine yerleþtirir, zaman zaman arar sorar, ara sýra gidip ziyaret edersiniz. Hafta sonlarý o da sizi ziyaret eder, gelir sizinle teselli olur. Hatta, zamaný gelince evlenmesi, yurt-yuva kurmasý hususunda da yardýmda bulunursunuz. Böylece, hem onu muhtemel bir zulüm ve iþkenceden kurtarmýþ, hem kendi vesayetinizle yetiþtirip topluma yararlý bir insan haline getirmiþ, hem de bakým evlerinin ve çocuk yuvalarýnýn yükünü hafifletmiþ olursunuz. Her anne-baba bunu hazmedebilir mi hazmedemez mi, bilemeyeceðim. Fakat, böyle hayýrlý bir iþin, pek önemli bir ahiret yatýrýmý olduðu ve insana çok sevap kazandýracaðý kanaatini taþýyorum.

Tabiî, toplum hesabýna böyle önemli bir vazifenin eda edilebilmesi ancak devletin desteklemesiyle gerçekleþebilir. Devlet bu mevzuda bir kampanya baþlatmalý, evine çocuk alan aileleri zaman zaman denetlemeli, hatta o ailelelere bazý maddî yardýmlarda bulunmalý ve birkaç sene geçince, yanýna aldýðý çocuðu topluma kazandýrabilen kimselere plaket vermeli, onlarý takdir etmeli ve ödüllendirmelidir. Evet, devlet bir yandan o çocuklarýn durumunu kontrol etmeli, gittikleri yerlerde üvey evlât muamelesi görüp görmediklerine bakmalý; þayet, uygun þartlarda kalmýyorlarsa onlara daha elveriþli bir çevre hazýrlamalý; eðer, gereken i'zâz u ikrâmý görüyorlarsa, o zaman da onlarýn bakýmý ve görümü için yapýlan bazý harcamalarýn külfetine katlanmalý ve o konuda samimi gayret gösteren kimseleri mükafatlandýrarak baþka aileleri de o iþe teþvik etmelidir. Bu sayede, devlet hem yurtlara-yuvalara yaptýðý masraftan çok daha az bir miktarla kimsesiz çocuklara bakmýþ ve hem de onlarýn iyi yetiþmelerini saðlayarak toplumun yarýnlarýný teminat altýna almýþ olacaktýr.

Ateþle Oynama!

Mevzuyla alakalý son bir hususa deðinerek sözlerimi bitireceðim: Televizyonda seyrettiðim sahnelerde, o küçücük ve masum çocuklara iþkence eden insanlarýn bazýlarýnýn baþlarýnýn kapalý oluþu dikkatimi çekti. Sanki, “Bakýn! Dinine, diyanetine baðlý kimseler çocuklara zulmediyorlar!” gibi bir mesaj da verilmek isteniyordu. O manzara da beni ayrýca üzdü.

Öyle çirkin bir iþ yapan bir Müsüman da olsa, bilinmelidir ki, o Ýslam'a aykýrý bir davranýþ içerisindedir. Allah'a inanan ve Ýslam'ý hayatýna hayat kýlan bir insanýn, o günahsýz yavrulara karþý öyle bir muamelede bulunmasý mümkün deðildir.

Rehberimiz Hazreti Muhammed ( aleyhi efdalüssalavat ve ekmelüttahiyyat ) ise ki, O'dur; O'nun hayatý kýlý kýrk yararcasýna hak-hukuk gözetmenin misalleriyle doludur. Bir gün, Peygamber Efendimiz ashabýna dönerek, “Sizden kime bir haksýzlýk yapmýþ isem, þimdi benden hakkýný alsýn, ahirete býrakmasýn” der. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaþlý bir sahabi olan Hazreti Ukkaþe ayaða kalkar. Bir savaþta, Allah Rasûlü'nün deðneðinin onun sýrtýna deðdiðini söyler. Rasûlü Ekrem, bir deðnek getirtir ve hakkýný almasý için Hazreti Ukkaþe'ye seslenir. Bu manzarayý hayretle seyreden Hulefâ-yý Râþidîn Efendilerimiz, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz'e bedel kendilerine kýsas uygulanmasýný isterler, bu konuda ýsrar ederler; Allah Rasûlü'ne kýyamaz ve aðlarlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çýkar, sýrtýný uzatýr ve “Hakkýný al!” der. Ukkaþe (radiyallahu anh) “Ya Rasûlallah! Bana vurduðunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sýrtýný açar. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazýlarý yüksek sesle aðlamaya baþlarlar. Hazreti Ukkaþe, Peygamberimizin mübarek sýrtýna yaklaþýr, dudaklarýný yapýþtýrýr, bir güzel öper ve sonra da “Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” der. Allah Rasûlü, hakkýný helal etmesi için ona ýsrar edince, Hazreti Ukkaþe, büyük bir mahçubiyet içinde, ahirette þefaatçý olmasý recasýyla bütün haklarýndan vazgeçtiðini söyler. Peygamber Efendimiz de, “Kim cennetteki arkadaþýmý görmek isterse bu yaþlý adama baksýn” diyerek onu müjdeler.

Ýþte, sadece þu hâdise bile, dini kendisinden öðrendiðimiz Zât'ýn kul hakký konusunda ne kadar hassas olduðunu gösterir ve bizi de herkesin hukukunu gözetmeye çaðýrýr. Hele söz konusu bir yetimin hakký ise, dinimiz o meseleyi daha baþtan belli hükümlere baðlamýþtýr. Kur'an-ý Kerim, mü'minlerin yetim malý yemeleri bir yana o mala yaklaþmalarýný dahi mahzurlu saymýþ, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunmasý gerektiðini nazara vermiþ ve “ Yetimlerin mallarýný haksýz yere yiyenler, aslýnda karýnlarý dolusu ateþ yerler. Onlar, yarýn harýl harýl yanan bir ateþe gireceklerdir. ” (Nisâ, 4/10) ikazýnda bulunmuþtur. Duhâ Suresi'nde de “ Sakýn yetimi güçsüz bulup hakkýný yeme, sakýn onu küçümseyip üzme.” buyurmuþtur. (Duhâ, 93/9)

Öyleyse, bir Müslüman bütün davranýþlarýný ve muamelelerini ötede hesabýný vereceði mülahazasýna baðlamalýdýr. Üzerinde baþkasýna ait bir arpa kadar hak varsa, ondan dolayý da hesaba çekileceðini düþünmeli ve daha hayattayken o haktan kurtulmanýn yollarýný aramalýdýr.

Ödenmemiþ Haklarla Öteye Gitmemeli

Ýdarecilik yaptýðým dönemlerde, haylazlýklarýyla insaný þirazeden çýkaran bazý talebeler tanýmýþtým. Onlardan çok azýný hafif þekilde cezalandýrdýðým da olmuþtu. Fakat, birine karþý azýcýk yüzümü ekþitmiþsem, daha ilk fýrsatta onu bir kenara çekip harçlýk vermeye, gönlünü almaya ve hakkýný helal ettirmeye çok dikkat etmiþimdir. Gerçi, o talebeler, genel tavýr ve davranýþlarým itibarýyla kendilerini çok sevdiðimi ve hep onlarýn iyiliðini düþündüðümü bilir ve kat'iyen hak iddiasýnda bulunmazlardý. Fakat, ben yine de küçük bir siteme bedel hiç olmazsa birkaç tatlý sözle onlarýn gönlünü almaya çalýþmýþýmdýr. Aradan geçen onca seneye raðmen, üzerimde hakkýnýn kalmýþ olabileceðine ihtimal verdiðim insanlarý arayýp sormaya, izlerini bulmaya ve helalleþmeye ihtimam gösteriyorum. Geçenlerde aklýma geldi ve birkaç arkadaþa da bu duygumu açtým; “Unuttuðum kimseler olabilir; Akademi sayfasý bana isnad edildiðinden dolayý, oraya ‘Bana kimin arpa kadar hakký geçmiþse, benden kimin bir kuruþ bile alacaðý varsa, falan yere müracaat etsin' þeklinde bir not düþsem!” dedim. Ýnanýn, gönlümün ve vicdanýmýn sesini dile getiriyorum; Allah'ýn huzuruna birinin hakkýný yemiþ olarak gitmemek için baþýma basýlmasýna bile razýyým. Allah'tan korkan ve hak-hukuk tanýyan bir insan, “Hakkýmý helal etmem için baþýna basmak istiyorum” dese, ödenmemiþ haklar sýrtýmda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karþý karþýya kalmayý tercih ederim.

Zannediyorum, þahsen böyle düþündüðüm ve inandýðým gibi, bütün Müslümanlar da böyle düþünüyor ve inanýyorlardýr. Dolayýsýyla, deðil masum çocuklara iþkence etmek, baþkasýna ait en ufak bir hakký yemek ya da en küçük bir haksýzlýk yapmak bile hakiki Müslümanlardan ve Ýslam'dan fersah fersah uzaktýr. Bununla beraber, kim yaparsa yapsýn, zulüm zulümdür; haksýzlýk haksýzlýktýr; gadir de gadirdir. Müslümanlar içinde o türlü zulümler iþleyenler varsa, onlar da dinin ruhunu anlamamýþlar demektir ve irtikap ettikleri o haksýzlýklarýn cezasýný ötede mutlaka göreceklerdir.

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com