|
Fethullah Gülen, Osmanlý modernizminin býraktýðý enkaz üzerinde kurulan, fakat, en azýndan henüz bu enkazýn kaldýrýlamadýðý, kaldýrýlamamýþ olmasýnýn yanýsýra, modernizm öncesi “Ýleri Osmanlý Toplumu”nun ana dinamiklerinin büyük ölçüde reddedildiði bir dünyaya gözlerini açtý.
Onun, denebilir ki, “kökü maziye baðlý bir âtî” olarak yetiþmesinde en önemli tesirlerden birini icra eden ve Erzurum ilinin Hasankale (Pasinler) ilçesinin 50-60 haneli Korucuk köyünden baþlayýp, Erzurum’un içine uzanan bu dekorun merkezinde, Ýslâm ruhunun çok canlý olduðu baba ocaðý bulunuyordu. Bu ocakta, kendi deðerlendirme ve ifadeleriyle, bir ciddiyet, temkin, vakar ve dinî salâbet timsali olan büyükbaba Þamil Aða, torunuyla kimsenin farketmediði bir gönül alýþveriþi içinde idi. Baba Ramiz Efendi, Türkiye’nin maddî-manevî yokluk, kýtlýk ve kuraklýk dönemlerinde ve küçük bir köyde yetiþmiþ olmasýna raðmen, “Enderun terbiyesi almýþçasýna” asil, ilim âþýðý, vaktini asla boþa geçirmez, kývrak bir zekânýn göstergesi olarak nüktedan ve dinine gönülden baðlý kerim bir zattý. Babaanne Mûnise Haným, sessiz, durgun deryalar gibi derin ve engin, inanmayý ve Allah ile irtibatý her hal ve hareketiyle ortaya koyan örnek bir hanýmefendi; bir paþa ailesinden gelen anneanne Hatice Haným ise, her yaný ile bir nezahet âbidesi, kýzý ve Fethullah Gülen’in annesi Rafia Haným da, ayný þekilde, köyün bütün kadýnlarýna Kur’ân öðreten bir þefkat ve deruniyet timsaliydi. Böyle bir ocakta neþet eden Fethullah Gülen, daha 4 yaþýnda iken annesinden Kur’ân okumayý öðrenir ve bir ay içinde Kur’ân’ý hatmeder. O yýllarda, Türkiye’de açýktan Kur’ân okutmak bir hayli zordur. Bu sebeple, anne Rafia Haným, gece kalkar, oðlunu kaldýrýr ve ona öyle Kur’ân öðretirdi. Bu ocak, civardaki bütün tanýnmýþ ilim ve manâ insanlarýnýn gelip konduðu, konup göçtüðü bir misafirhane gibiydi de âdeta. Âlimleri çok seven baba Ramiz Efendi, her gün evde hiç olmazsa bir misafirin bulunmasýný arzuladýðý için, yaþýtlarýndan çok büyüklerle oturup kalkmayý seven çocuk Fethullah efendi, kendisini neredeyse doðumundan itibaren bir ilim ve maneviyat halkasý içinde bulmuþtu. Kýsaca, þuuraltýný oluþturacak ilk tesirleri aldýðý, dolayýsýyla ruhunun tekevvününde ilk mayalanmayý yaþadýðý ve merkezinde bu ocaðýn bulunup, en önemli özelliðini, Yahya Kemal’in “Âhiret öyle yakýn seyredilen manzarada, O kadar komþu ki dünyaya, duvar yok arada; Geçer insan bir adým atsa birinden birine, Kavuþur karþýda kaybettiði bir sevdiðine.” mýsralarýnda ifadesini bulan dünya-Âhiret iç içeliðinin oluþturduðu bu dekoru, içindeki ilk tahsil ve izlenimleriyle birlikte bizzat Fethullah Gülen þöyle anlatmaktadýr: Benim ilk hocam, validemdir. (O’ndan Kur’ân okumayý öðrendim.) Önceleri köyümüzde ilkokul yoktu; daha sonra açýldý. Okulda bir de Belma öðretmen vardý. Bana çok iltifat ederdi. “Bir gün Galata Köprüsü’nde genç bir teðmen dolaþacak ve ben onu þimdiden seyrediyorum” derdi. Evin bütün ayak iþleri bana düþerdi. Anneme de ev iþlerinde yardým ettiðim gibi, ineklerimizi ve koyunlarýmýzý da ben güderdim. Ýþlerden boþ vakit bulduðum zaman kitap okur veya Kur’ân ezberlerdim. Babam Alvar’da imam iken Hasankale’de Hacý Sýdký Efendi’den tecvid okuyordum. Hasankale’de kalacak yerim olmadýðýndan, aradaki 7-8 km.lik yolu yaya olarak gidip gelmek zorundaydým Ýlk Arapça hocam babam oldu. Daha sonra, Muhammed Lütfi efendinin torunu Sadi efendiden okudum. Ailemin dýþýnda, üzerimde Muhammed Lütfi efendinin tesiri çok büyüktür. O’nun aðzýndan çýkan her kelime, bana baþka bir âlemden akýp gelen ilhamlar þeklinde görünürdü. O konuþurken, þimdiye kadar yere inmemiþ bir takým semavî þeyler dinliyor gibi kulak kesilirdim. Onu idrak ettiðimi söyleyemem. Çünkü o, ötelere göç ettiði zaman, ben henüz 16’ncý yaþýmýn yamaçlarýnda dolaþýyordum. Buna raðmen, ilk þuur ve ilk ihsaslarýma seslenen bir ruh olmasý itibariyle, benim o idrake kapalý yaþým, baþým ve istidatlarýmdan ziyade, onu yine onun tenezzüllerinde yakalamaya çalýþtýðýmý ve bugünkü seziþ, duyuþ ve hissediþlerimi o günkü ihsaslarýma borçlu olduðumu rahatlýkla söyleyebilirim. Erzurum’da ders görürken dedem ve ninemin ölüm haberi beni iyiden iyiye sarsan bir hadise oldu. Gece gündüz, “Ya Rabbi, ne olur, benim de canýmý al da, dedeme ve nineme kavuþayým” diye dua ettim. Bu kadar sarsýntý geçirmem, biraz da aile fertleri olarak birbirimize çok ileri seviyede tutkun olmamýzdan kaynaklanmaktaydý. Meselâ, ben Edirne’ye gittiðim günden itibaren kardeþim Mesih tek kelime konuþmamýþ ve bu, ben askerden izinli gelinceye dek sürmüþ. Yine çocukluðumda bir kardeþim vefat etti. Senelerce onun kabrinin baþýnda da göz yaþý döktüm. Hayatýmýn en sarsýcý hadiselerinden biri de Alvarlý Muhammed Lütfi efendinin vefatý oldu. Onun ölümüyle dünya, yeri doldurulamayacak bir boþluk daha görecek ve bu ‘yaþlý ana’ bir defa daha inleyecekti. Babam, Alvar köyünden ayrýlmak zorunda kaldý. Bir ara, Artuzu köyünde vazife yaptýktan sonra Erzurum’a yerleþti. Erzurum’da okurken bütün eþyam, kolumda taþýdýðým bir sandýk dolusu kadardý. Çok zor þartlar altýnda tahsilime devam ediyordum. Yemeðimizi, yattýðýmýz ayný yerde kendimiz yapardýk. Çok zaman soðuk kýþ günlerinde buz gibi su ile banyo yapmak zorunda kalýrdýk. Bir ara kaldýðýmýz yerdeki oda çok dardý. Yatmak istediðimde baktým, ayaðýmý arkadaþlardan birine doðru uzatmam gerekiyor; saygýsýzlýk olur düþüncesiyle uzatmadým. Diðer tarafta kitaplarýmýz vardý; onlara doðru da ayaklarýmý uzatmam mümkün deðildi. Beri taraf kýbleye denk geliyordu. Ayaðýmý uzatabileceðim tek yön de Korucuk köyünü gösterdiðinden, bu defa, babam köyde olabilir ve ona saygýsýzlýk etmiþ olurum endiþesiyle, o tarafa da ayaðýmý uzatamadým. Birkaç gece bu þekilde hiç uyumadan oturdum. Hayatýmda bir defa olsun babama doðru, yani onun doðduðu ve þu anda medfun bulunduðu Korucuk’a doðru ayaðýmý uzatýp yatmadým. Benim anne-babama karþý saygý anlayýþým budur. Dinî ilimleri alýrken, baþka kitaplar da okur ve tasavvufî ilimleri de ihmal etmezdim. Bende, dinî ilimlerle tasavvufun izleri hep ayný ritmi dokuyarak devam etmiþtir. Çok enerjik ve çok hareketliydim. Kültür-fizik yapmayý ihmal etmezdim. Gözüm karaydý. Buna aþýrý cesaret de denebilirdi. Kurþunlu Camii’nin önündeki yüksek kavak aðacýna göz açýp kapayýncaya kadar týrmanýr ve etrafý oradan seyretmeyi severdim. Minare þerefesinin üzerinde yürümek ise çok hoþuma giderdi. Giyimime çok dikkat ederdim. Tertemiz ve biraz da o güne göre lüks giyinirdim. Günlerdir aç kaldýðým olurdu da, ütüsüz pantolon, boyasýz ayakkabý giydiðim hiç görülmemiþtir. Ütü bulamadýðým zaman pantolonumu yataðýn altýna koyardým ve pantolon ütülenmiþ gibi olurdu. (Küçük Dünyam) Ýþte Fethullah Gülen, bu dekorun penceresinden geçmiþe ve hâle þöyle bakar: Bir zamanlar bizim dünyamýz, kendine has renk ve ýþýklarý, güzellik ve derinlikleriyle müþahedesine doyum olmayan bir meþher ve baþlý baþýna bir kültür; bir medeniyet ülkesiydi. Bu ülkede hayat o kadar sýcak ve yumuþak, o kadar cazip ve imrendirici idi ki, buraya, cihanýn dört bir yanýndan hac kafileleri gibi kervanlar teþkil edilir ve onun yamaçlarýnda tenezzühe koþulurdu. Onu tanýyamamýþ olanlar, her bucakta ve her köþe baþýnda ayrý bir sürprizle büyülenir gider; ona ait ihtiþam ve güzellikleri tanýma fýrsatýný bulanlar da, bir daha bu cazibe ikliminden ayrýlmak istemezlerdi. Bu dünyada þehirler, köyler maddî ve manevî rabýtalarla sýmsýký birbirine baðlý ve bütün ülke köyü, kasabasý ve þehirleriyle büyük bir kent gibiydi. Bu ideal sitedeki bütün insanlar, derin bir ahlâk saffeti, saðlam bir din þuuru ve sarsýlmaz bir millî vahdete sahiptiler... Ve bu sayede de eriþilmez bir huzur ve saadet içinde yüzüyorlardý. Hemen her yerde hayat, o kadar hadisesiz, o kadar nizasýz ve o kadar tecavüzlere, cinayetlere kapalý sürer giderdi ki, insaflý seyyahlar burada her þeyin mucizevî cereyan ettiði zehabýna kapýlýrdý. Burada herkes, iyilik ve güzelliklerle dolar boþalýr; herkes birbirinin hayýrhahý olduðu þuuruyla hareket eder, herkes, umumun þeref, haysiyet ve namusunun muhafýzý gibi davranýr ve herkes toplumun mesut olmasý yolunda; içten gelen bir samimiyet, fevkalâde mürüvvetli ve fevkalâde duyarlý olmaya gayret gösterirdi... Ýmkâný olanlar imkânlarýyla devletin ve milletin emrine amade yaþar; imkânsýzlar da, saða sola yüzsuyu dökmeye mecbur edilmezlerdi. Evet, ikinciler bir þey isteme âdiliðine itilmez, birinciler de, verdiklerini duyurma bayaðýlýðýna düþmezlerdi. Bu ülkede bütün iyilikler, güzellikler, hayýrlar tamamen müesseseleþmiþti.. ve ülke insaný da âdeta, Hakk’ýn inayetini temsil ediyor gibi, hayatýn her kesiminde düþkünü, muhtacý, kimsesizi kucaklýyor; alîle, yolda kalmýþa ve periþana el uzatýyordu. Bugün birçok kimse, o muhteþem medeniyetten arkada kalan her þeye ölmüþ daðýlmýþ bir cenazenin parçalarý nazarýyla bakýyor. – Ölüp parçalanmayacaklar sevinsin! – Medeniyetler de, mezarlardaki insanlar gibi fânidirler: Bir bir gelir, bir bir varlýða erer, bir bir giderler. Bu geliþ ve gidiþte ne geleni engellemek, ne de gideni durdurmak mümkün deðildir. Keþke, o ihtiþam dönemine ait ömürleri, ömürlerin bir mutluluk armonisi içinde göklere doðru akýþýný ve bir bir saadet içinde çaðlayýp geçen mevsimleri, yýllarý; mevsimler ve yýllar içinde akýp giden rengârenk hayatý, kalbden kalbe, ruhtan ruha boþalan neþeyi, sevinci, itminaný ve bunlarla hususi bir ses, bir þive, bir terkip, bir tarz, bir üslûp haline gelen güzelliklerin kemalle kutuplaþmasýný, olgunluðun mücerred güzellikler buuduna ulaþmasýný günümüzün þu kadirnâþinaslarýna da gösterebilseydik..! Aslýnda, günümüzün takdir bilmezleri gibi bizler de muhteþem medeniyeti, üstüste zelzelelerle, enkaz yýðýný haline geldikten sonra idrak edebildik. Bizler ve onlar, bu harika dünyayý, onun sihirli nizamlarý ve baþ döndüren intizamlarý hüküm sürerken, yani baðlarý henüz bozulmadan, çiçekleri solmadan, ormanlarý yanýp kül olmadan, topraklarý erozyonla akýp akýp gitmeden, küheylanlarý çatlamadan, süvarileri mehlika sultana tutulmadan, gaziler sarhoþ edilip mehter müzeye kaldýrýlmadan, gözler hakikata kapanmadan, güneþler batýp her yaný karanlýklar basmadan, akan çaylar kesilmeden, çeþmelere civa akýtýlmadan, ilâhîler susmadan, ilâhîlik söndürülmeden, her yer mezar haline getirilmeden, mezarlar mezbeleliðe döndürülmeden... hasýlý, her þey kývamýnda iken görüp seyredemedik. Dün milleti arkasýna alýp zirvelerin zirvesinde gezdirenler, torunlarýnýn baþlarýna gelecek þu üstüste felâketlerin en küçüðüne dahi ihtimal vermiyorlardý. Ýhtimal vermek þöyle dursun, onu rüyalarýnda görmeye dahi tahammülleri yoktu. Ama iþte onlar ve iþte acý-tatlý hatýralarý..! Günü gelince herkes de gidecek! Koca daðlarýn yerinden oynadýðý bir dünyada, küçük tepelere ebedî saltanat vehmetmek aldanmýþlýktýr. Evet gelen herkes gidecek; ama, kimileri þanlý soyumuz gibi gönüllerimizde en tatlý hatýralar býrakýp öyle gidecek; kimileri de, milletin zihninde bir mülevves yâd olarak... (Sýzýntý, Aralýk 1989) Öze Dönme, Sürekli Yenilenme ve Batý’ya Bakýþ Açýktýr ki Fethullah Gülen, geçmiþe, tamamen ruhî, manevî ve ahlâkî dinamikleriyle, insanî, medenî ve kültürel dokusuyla, insan ruhunu dinlendiren tabiî ve ekolojik çehresiyle baðlýdýr. Bunu, onun “Mutlu Yarýnlar” (Sýzýntý, Aralýk 1987), “Mutlu Nesiller” (Sýzýntý, Ocak 1988) gibi ilgili diðer yazýlarýnda da rahatlýkla görebiliriz. Bu yazýlarýnda nasýl bir gelecek düþlediðini anlatan Fethullah Gülen, bu geleceðe dönmeyi, 20’inci asýrda pek çok Müslüman düþünürün kullandýðý bir ifade ile, “Öze Dönme” olarak adlandýrýr. Öze dönmek, þahsýn kendi karakter, kendi kültür ve kendi ruh köküne dönmesi demektir. Bu da ancak, fert ve toplumun kendi düþünce ve iradesiyle varolmasý, kendi ayaklarý üzerinde yürümesi, kendi elleriyle iþlemesi, kendi temel kültür malzemesiyle beslenip geliþmesi, millî þahsiyetini hýrpalayacak taklitlerden sakýnmasý; örf-âdet ve millî hususiyetler gibi asýrlardan beri kaynaya kaynaya benliðimizle bütünleþmiþ þeylerin, fevkalâde hassasiyetle korunup kollanmasýyla mümkün olabilecektir. Fethullah Gülen, “öze dönme”den ne anladýðýný bu þekilde kýsaca ortaya koyduktan sonra, onun ne olmadýðý üzerinde durur. Gülen’e göre “öze dönme”, ýrkî bir tavýr, kan baðýyla hareket etme, ya da dýþ dünyaya karþý bütün bütün fermuarýný çekip kendi modeli içinde sýkýþýp kalma manâsýnda anlaþýlmamalýdýr. O, ne zamanýn diþleri arasýnda aþýnýp giden ve maddî-manevî hiç bir deðer ifade etmeyen þeylere gönül kaptýrmýþlýk, ne de temelde bize ait olmadýðý halde sonradan içimize sokulmuþ yabancý deðerlere, bâtýl inançlara, ruhî ve zihnî tekâmülümüzü engelleyen eskimiþ þeylere baðlýlýktýr. Öze dönme, dünü bugünle, bugünü de yarýnla bir arada görme ve asýrlarýn birikimi kültür menþuruyla, ayýklanacaklarý çýkarýp atma, geride kalanlara da sýmsýký sahip çýkma demektir. “Öze dönme”nin ne olup ne olmadýðý konusundaki düþüncelerini kýsaca açýklayan Fethullah Gülen, bunun ardýndan, Türkiye’deki acý uygulamalarý esefle dile getirir. Ona göre, yýllar yýlý bu ülkede, kendinden kaçan bir kýsým müstaðripler (Batýlýlaþma heveslileri), hep baþkalarýnýn nefeslerini solukladý, hep suni teneffüsle yaþadý; bir kere olsun kendileri olarak tabiî teneffüste bulunamadý ve tabiîlikteki derin zevki duyamadýlar. Dolayýsýyla da, halkla kendileri arasýnda ortak idealler köprüsü kurulamadý; bu ideallere varýþ yollarý belirlenemedi; yýðýnlarýn donmuþ, hareketsiz ruhlarýna onlarý canlandýracak iman, þuur ve heyecan aþýlanamadý. Böylece aydýn(!) bir tarafta, halk yýðýnlarý diðer tarafta, herkes kendi anlayýþ ve düþüncesi veya kendi hezeyan ve isyanlarýyla çürüyüp gitti. Bunun neticesi olarak da, kalp, ruh, his ve düþünce dünyamýzda kendimizi koruyup kollayamadýðýmýz gibi, kendilerini taklit çizgisinde bulunduðumuz milletlerden de hiç mi hiç yararlanamadýk. Gülen, Batý ile temasa, ondan istifade etmeye karþý deðildir. Onun karþý olduðu, Batý’ya bakýþ, onu deðerlendirme ve onunla temastaki yanlýþlýklardýr. Ayný zamanda, körü körüne Batý düþmanlýðý yapmayý da eleþtirir. Ona göre, Ýslâm dünyasýnýn maruz kaldýðý felâketlerin önemli bir sebebi, Batý’yý gerektiði gibi anlayýp deðerlendirememe ve onu yükselten faktörlerden faydalanamamadýr. Gülen, her þeyin akýl, mantýk ve muhakeme süzgecinden geçirilmesi, realitelerin kavranýp, ona göre ve Türk toplum dokusunun müsaade edeceði ölçüde hareket edilmesini savunmaktadýr: Bizde öteden beri alafranga bir zümre, herhangi bir kritiðe tâbi tutmadan her þeyiyle Batý’yý taklit ederken, diðer tarafta ayrý bir grup, hep onu suçlamayý deneyip durmuþtur. Aslýnda her iki zümre de peþin hükümlülük içindeydi ve hata ediyordu. Batý, ne öyle taklit edilmeli, ne de böyle yerin dibine batýrýlmalýydý. Bugüne kadar kayýtsýz þartsýz Batý’ya hayranlýk duyanlar olsun, onu hakikî manâsýyla taklit edebilselerdi, kim bilir belki de belli bir seviyede batýlý olabilirlerdi..! Ama, ne onlar, ne biz, ne de baðlý bulunduðumuz þu garipler dünyasý, basitlerden basit bu meseleyi hiçbir zaman kavrayamadýk; bundan dolayý da hasýmlarýmýz tarafýndan tekrar tekrar nakavt edildik. Fethullah Gülen, bu tesbitlerinin ardýndan, toplum hayatýnda, bir milletin kalkýnmasýnda ilim, din, düþünce ve kültürle birlikte, bunlarýn münasebetleri üzerinde de durur. Ona göre, kendi usûl ve prensiplerine göre öðretilip hayata mal edilmeyen ilim aydýnlatýcý, yol gösterici olamayacaðý gibi, ayný talihsizliðe uðramýþ din ve dinî kültür de, kendinden bekleneni asla veremeyecektir. Dinin fonksiyonunu tam eda edebilmesi için, düþünce ile arasýndaki engellerin ortadan kaldýrýlmasýna ve bu yöndeki týkanýklýklarýn açýlmasýna ihtiyaç vardýr. Bu yapýlmadýðý takdirde, zihin ruhla bütünleþemeyecek, kalp ve kafa arasýnda diyalog kurulamayacak, dolayýsýyla da din fonksiyonunu tam olarak eda edemeyecek, bir kýsým zavallýlar da bunu dinin yetersizliðine verecektir. “Öze dönme”, ülkenin kendisi olarak problemlerini çözüp kalkýnabilmesi için dil meselesine de deðinen Fethullah Gülen, “dil de, tarihî tekâmülü içindeki aðýrlýðýyla ele alýnýp güçlendirilmeli ve dünya dilleri arasýnda iþtiyakla yazýlýp okunan bir lisan haline getirilmelidir” der ve þunlarý ekler: “Dil, insanýn þahsiyetini temsil eden önemli unsurlardan biridir. Ondaki kusur ve eksiklik, kültür hayatýný felce uðratýr ve bir ölçüde toplumu da bedevîleþtirir. Bir milletin dili, o milletin kültürüne bekçilik yapacak kadar geliþmiþ ve güçlü deðilse, o milletin baþka kültürlerin iþgaline uðramasý ve zamanla da bütün özünü yitirmesi kaçýnýlmaz olur.” Saðlýklý toplum yapýsýna sahip bir millet ve kalkýnmýþ bir ülke olmanýn en önemli þartlarýný peþ peþe sýralayan Fethullah Gülen, tarih þuuruna deðinir ve “tarih þuuru, geçmiþle geleceði baðlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kurup koruyamayan milletlerin, öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarýný kestirmek oldukça zordur” der. O, daha sonra da, genel bir deðerlendirme içinde kültür konusuyla birlikte, zamaný aþmadan da bahseder ve analizlerini þöyle baðlar: Onun içindir ki topyekün millet; bir kýta sahanlýðý prensibiyle milli ruh ve sahillerini, semalarýný kimseye ihlal ettirmeme düþüncesiyle milli mefkûre atmosferini, ayný hassasiyetle milli kültür haremini koruyup kollamalý ve þartlar ne olursa olsun, göz ve gönüllerimiz mutlaka kendi ülkemiz üzerinde bulunmalý; bütün bunlarla beraber, bugünün nesilleri, hem “dün” hem de “yarýn” olmasýný bilmeli ve bu anlayýþla geleceði, mazi kaneviçesine göre bir dantela zarafet ve inceliði içinde iþlemelidir ki, bugüne kadar milletçe maruz kaldýðýmýz içtimâî erozyonlara bir daha düþülmesin; kaybedilen þeyleri telâfiye çalýþýrken, yeni kayýplara sebebiyet verilecek fâsit dairelere girilmesin ve varolma kavgasýnýn verildiði ayný noktada, çeþitli dejenerasyonlarla ölüme davetiye çýkarýlmýþ olmasýn...! (Sýzýntý, Eylül 1985) Esasen, “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl” anlayýþýndaki bir insanýn, baþka türlü düþünmesi de mümkün deðildir. Hakan Yavuz’un da parmak bastýðý gibi (Towards an Islamic Liberalism? The Middle East Journal, Sonbahar 1999, s:594–95), Gülen, geçmiþin hatýrlanarak millî benliðin restore edilmesi için bu benliði yeniden keþfetme (öze dönüþ) çaðrýsýnda bulunurken, onun içinden çaðdaþ benliðin çýkarýlýp inþa edilmesini istediði geçmiþ, sadece bir ‘geçmiþ’ deðil, fakat halin geçmiþidir. Fethullah Gülen, Batý’ya ve Batý’nýn bütün deðerlerine körü körüne karþý ve düþman da deðildir; hiçbir zaman böyle de olmamýþtýr. Þu kadar ki, tarih boyunca kendine has dinamikleri ve ana unsurlarý bulunan medeniyetler var olagelmiþtir. Modern Batý medeniyeti de bunlardan biri olup, onu kendisi yapan aslî unsurlarý vardýr. Bunlarýn bir baþka medeniyet veya kültür ailesi tarafýndan aynen alýnýp uygulanmasý mümkün deðildir. Medeniyetler, asla birbirine dönüþemez. Fakat, her medeniyetin diðerinden alacaðý unsurlar vardýr. Önemli olan, dünyadaki geliþmelere, baþka kültür ve medeniyetlere kapalý kalmak deðil, bunlarý bütün yönleriyle çok iyi tesbit edip, alýp özümsenebilecek yanlarýný alýp özümsemektir. Bu, planý, maksadý belli; ayrý bir iklim ve coðrafyada, hususi bir estetik anlayýþýna dayalý bir binayý kurarken, ona ait gerekli bazý malzemeleri ithal etme gibidir. Fethullah Gülen, Batý’ya ve Batý’yla olan, olmasý gereken münasebetlerimize bu açýdan bakmakta ve dolayýsýyla bilmeden þuursuzca Batý taklitçiliði gibi, Batý’ya düþmanca bir tavýrla bütün bütün kapanmanýn da müsbet bir tavýr olmadýðýný vurgulamaktadýr. Onun Türkiye’de modernleþmeye getirdiði eleþtiriler de bu açýlardandýr. Fethullah Gülen’in “öze dönüþ” ve sürekli ayakta, canlý kalabilme hedefi adýna teklif ettiði süreç ise sürekli yenilenme veya “kendini yenileme”dir. Fakat o, yenilenme fantezisi içinde ve baþka diyarlarda dokunup, önümüze sürülen her “elbise”yi yeni diye üzerimize geçirme yanlýsý bir yenilikçi deðil, insaný insan, bir milleti kendisi yapan öz deðerlere baðlýlýk içinde zamanýn önünde yürüme yanlýsý bir yenilikçidir. Kendini yenilemeyi, devamlý varolabilmenin ilk þartý ve en mühim esasý kabul eden Gülen’e göre, sýrasý geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her þey, kendini yenileyerek canlý kalýr ve varlýðýný sürdürür. Yenileme durunca da caný çekilmiþ ceset gibi, çürümeye, heba olup daðýlmaya terk edilmiþ olur. Yenileþmenin ‘tabiat’ta sürekli gözlenen bir vakýa olduðuna dikkat çeken Fethullah Gülen, bu yenileþmeyi þairane bir üslûpla þöyle tasvir eder: “Bahar mevsiminde yeryüzü, her þeyin kendini yenilediði ne muhteþem meþherdir! Otlar, aðaçlar ve týrnak kadar bir parçasýnda milyonlarca canlýya dâyelik yapan toprak... Çýk da bir kere gez, baharýn o formalarýný takýp bin çýðlýk yenilenen ve geliþen canlýlarý arasýnda! Bak, nasýl ölü gibi camid þeyler, resm-i geçide hazýrlanan ordular misillü, rengârenk niþanlarý ve deðiþik deðiþik silahlarýyla, bir baþtan bir baþa yeryüzünü þenlendirip cennetlere çeviriyorlar. Ve dünya çapýnda, umûmî yenilenmenin bir deðil, binlerce, milyonlarca misâlini birden veriyorlar.” Fethullah Gülen, daha sonra insanoðlunun kendini sürekli yenilemesi gerektiðine dikkat çeker. “Devletler, milletler duygu ve düþüncede, kalbî ve ruhî hayatta, kendilerini yenileyip gençleþtikleri nisbette, dünya çapýnda mesuliyetler altýna girip, cihaný fethetmeye hazýrlanabilirler” diyen Gülen, bu fethi, “ilme aydýnlýk, tekniðe iman kazandýrmak ve insanoðluna diriliþ adýna mesajlar sunmak suretiyle gerçekleþebilecek bir fetih” olarak tarif eder ve kendini yenileyemeyen kavim ve topluluklar, esaret içinde ezilip gitmekten kendilerini kurtaramayacaklardýr” ikazýnda bulunur. “Kendini yenileme”nin önem ve niteliðiyle ilgili analizlerinin ardýndan “kendini yenileme” ile “yenileþme fantezisi” arasýndaki farka vurgu yapan Fethullah Gülen, “kendini yenileme, yenilik hayranlýðý ve moda düþkünlüðü ile de karýþtýrýlmamalýdýr. Bunlardan biri her þeyiyle delik deþik olmuþ yýðýnlarýn yüzüne boya çalýp, yarýklarý kapama ameliyesi ise, diðeri Hýzýr çeþmesinden getirilen “âb-ý hayât”la, topluma ölümsüzlük kazandýrma aksiyonundan ibarettir” der. Ona göre gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki saffeti koruyarak, verâset yoluyla geçmiþten süzülüp gelen bütün gerçek kýymetlerin, hâlihazýrdaki düþünce ve irfan buðularýyla sentezleri yapýlarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaþmaktýr. Kendini yenilemek, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh planýnda bir diriliþtir. Ayrýca o, ilimlerin geliþip inkiþaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazýrlayýp istifademize sunmasýný en iyi þekilde deðerlendirerek, kendimizi, ilmî ve ruhî terakki adýna nerede olduðumuzu sürekli kontrol etmek, kanaat, düþünce ve tasavvurlarýmýzý yeni baþtan bir defa daha, ardýndan bir defa daha yoklayarak, her lâhza birkaç defa bütün kâinatlarý hallaç edip, gönlümüzdeki irfan peteðine yeni yeni nektarlar ilâve etmektir. Zaten, baþka türlüsüne diriliþ de denmez. Yenilik ve eskiliði, sýrta geçirilen bir cepken ve ferâcede, bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmýþlýk ve öyle göstermeye kalkýþmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlýktýr. Bu açýklamalarýnýn ardýndan, Fethullah Gülen, yenilemeyip yok olup gitme ve yenileþme adýna fantezilerle daha bir komaya girmeye tarihten örnekler verir ve þunlarý zikreder: Ömer bin Abdülaziz’in yenilenme adýna teklif ettiði düþünceleri, toplumun her kesimine maledemeyen Emevîler, kuvvetli rakipleri ve þiddetli fikir akýmlarý karþýsýnda kendilerini ölümden kurtaramadýlar. Zillet içinde ve mülevvesin baðrýnda eriyip gittiler. Ayný þeyleri, ruhta ve gönülde yenilenme yerine, çeþitli yenilikler ve ruhu aþýndýran paradokslara açýk kapý siyaseti tatbik eden Abbasîler, Endülüs Emevîleri, hattâ 17’nci asýr sonrasý Osmanlý Türkleri için de düþünebiliriz. Ayný kader çizgisinde eriyip giden bu çok muhteþem ve þanlý devletler, hasýmlarýndan yedikleri darbelerle sendeledikleri bir zamanda, kendilerini ruh planýnda yenileyeceklerine, gidip Grek düþüncesini ve Latin felsefesini imdada çaðýrdýlar. Bu ise, onlarýn ölümlerini hýzlandýrmadan baþka bir iþe yaramadý. Hele, Osmanlý münevverinin, yenilenme adýna kendini maskaraya çevirecek bir kýsým yenilikler yapmaða kalkmasý, Türk toplumunu bütün bütün kendine has çizgiden kaydýrarak, bir ucube haline getirdi. Evet, ne “Nizâm-ý Cedît” düþüncesi, ne “yeniçeri kýyým” hadisesi, ne de Gülhane’deki toy karbonarilerin “Hatt-ý Hümayûn”larý Osmanlý toplumuna kendini yenileme yolunu açamadý. Böyle bir yolu açmak þöyle dursun, aksine, bu hareketler, Türk toplumunun baþýna inmiþ balyozlar gibi, onu cankeþ edip komaya soktu. Bu arada bir kýsým müsbet kýpýrdanýþ ve gayretlerin bulunduðunu da inkâr etmemek gerekir. Ancak bu gayretlerin, hemen hepsi, mevziî (yerel) ve tedâfüî (savunmacý) mahiyette olduðundan beklenen “yenilenme”yi getiremedi. Hattâ, Türk toplumunun, açýk seyreden rahatsýzlýklarý, bu hareketlerle sinsileþerek, daha da tehlikeli bir hal aldýðý da söylenebilir. Evet, toplumun çeþit çeþit rahatsýzlýklarýna karþý yerinde olmayan bu türlü müdahaleler, týpký ihtilaçlar içinde kývranan bir hastaya, müsekkin verip sesini kesmek veya fýtýk üzerine yerleþtirilen kasýk baðý nevinden þeylerdi ki, hastayý muvakkaten teskin etmekten baþka bir þeye yaramadý. (Sýzýntý, Aralýk 1982) Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayýnlarý, Ýstanbul, 2002
|