Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa arrow M. Fethullah Gülen arrow Makam Sevdasý ve Ýltifat Tiryakileri


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Makam Sevdasý ve Ýltifat Tiryakileri Yazdr E-posta
Soru: Risaleler'de þeytanýn en büyük altý hücumundan biri olarak zikredilen “hubb-u câh” ifadesi hangi hususlarý ihtiva etmektedir? Günümüzün insanlarý için de büyük bir tehlike olan bu þeytanî tuzaða karþý nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Nur Müellifi, “Hücumât-ý Sitte” adýyla meþhur risalesinde þeytanlarýn en tehlikeli altý tuzaðýný nazara vermiþ; “hubb-u cah, korku, ‎ tama', ýrkçýlýk, enaniyet ve tenperverlik” olarak sýraladýðý bu þeytanî hücumlara karþý müdafaa yollarýný göstermiþtir. ‎

Kalb Hayatýnýn Virüsleri

Aslýnda, kötü ahlakýn bir þubesi olarak kabul edilen haset, riya, kibir, ucub ve yeis gibi her türlü fenalýk ve çirkin huy kalbî hayat için çok tehlikelidir ve bunlarýn hepsi insan bünyesinde hastalýða sebep olan virüslere benzer birer virüstür. Virüslerin bir kýsmý öldürücü olduðu gibi, manevî hayatý felce uðratan bu kötü hasletlerin bazýlarý da kalb ve ruhu öldürebilir. Bunlarýn bir kýsmý küfre çok yakýndýr; adeta onunla sýnýr komþusudur. Ýnsan onlardan birini iþleyince küfrün hududuna kadar yaklaþmýþ ve onun tesir edici alanýna girmiþ olur.

Öyle bir noktada bulunan kimseye imana âit bazý güzellikler renksiz ve tatsýz gelmeye baþlar; küfre ait bazý çirkinlikler ise, –Allah korusun– çok televvünlü ve cazibedâr görünür. Dahasý, bu öldürücü virüsler arasýnda öyle hayret verici bir haber aðý vardýr ki, biri bünyeye girip vücudun mukavemetini kýrýnca, hemen diðer virüslere sinyal gönderir. Birbiriyle çok irtibatlý ve biri diðeri hesabýna iþleyen bu virüsler bir fâsit daire teþekkül ettirmek suretiyle içine girdikleri bünyeyi zamanla yer bitirirler. Böylece insan anbean mahiyetindeki yücelik ve nezahetten biraz daha uzaklaþýp bütün bütün olumsuzluða ve bayaðýlýða açýlýr; yeryüzüne müsbetin temsilcisi olarak gönderilmiþ olmasýna raðmen, bir olumsuzluk unsuru haline gelir; Hâbil olabilecekken, hiç farkýna varmadan Kâbil oluverir.

Ayrýca, maddî virüsler için sürekli bir deðiþim ve yenilik söz konusu olduðu gibi, manevî hastalýklara sebep olan virüsler de çaða göre deðiþiklik arz edebilir. Bildiðiniz gibi, doktorlar bazý hastalýklar için her sene biraz daha farklý bir aþý geliþtirmek zorundadýrlar. Çünkü, önceden tesbit edilen virüsleri vücudun tanýmasýný saðlayan ve o virüslere karþý bünyeyi uyaran bir aþý, bu sene faydalý osa bile, bir sonraki sene, ayný hastalýða yol açan ama gen yapýsýnda deðiþiklik meydana geldiðinden dolayý farklý bir þekle bürünen virüse karþý tesirsiz kalmaktadýr. Mesela, bu senenin grip aþýsý gelecek sene -çok defa- iþe yaramamaktadýr; çünkü, gribe neden olan virüsün gen yapýsý o sene içerisinde deðiþmekte ve her sene yeni bir þekle girmektedir. Aynen öyle de, manevî virüslerin yapýsý ve az ya da çok zarar verme açýsýndan sýralamasý da zamana, mekana ve þartlara göre deðiþebilmektedir.

Bu itibarla, Hazreti Üstad, söz konusu eserinde kendi döneminin en büyük virüslerine dikkat çekmekte ve onlara karþý çaðýna uygun aþýlar tarif etmektedir. Bugün belki baþka hastalýklardan ve þeytanýn bu asra özel tuzaklarýndan da bahsetmek mümkündür. Fakat, onun nazara verdiði manevî hastalýklarýn günümüzde de tesirlerini sürdürdüðü ve hatta bazý kimseleri tam bir felakete sürüklediði de þüphesiz bir gerçektir.

Hubb-u Câh

Ýþte, bugün de çok tehlikeli olan þeytanî tuzaklardan biri “hubb-u câh”týr. Hubb; sevgi, baðlýlýk, tutku demektir; câh ise, makam, mansýb, pâye, þöhret ve itibar manalarýna gelmektedir. Dolayýsýyla, “hubb-u câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, þöhret düþkünlüðü, rütbe hýrsý ve itibar arzusu gibi manalarý çaðrýþtýran bir terkip olarak dilimize girmiþtir ve yaygýnca kullanýlmaktadýr. Bediüzzaman hazretleri, kendini beðenme, övünmeyi sevme, insanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarýnda saygýn bir kiþi olmayý isteme gibi desiseleri de hubb-u câhýn tarifine dahil etmiþ ve insanýn en zayýf damarý olarak onu göstermiþtir.

Evet, hubb-u câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazý zayýf karakterli kimseler ondan dolayý pek çok hileye baþvurur, haksýzlýklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansýp sahibi olmak sonra da yerlerini ve itibarlarýný korumak için olmadýk sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaþýr ve pek çok günah iþlerler. Bundan dolayýdýr ki, Allah Rasûlü bir hadis-i þerifte mealen þöyle buyurmuþtur: “Þöhret ve makam sevgisinin insana verdiði zarar, koyun sürüsüne saldýran bir kurdun o sürüye verdiði zarardan daha çoktur!”

Özellikle de dünya hayatýný her þey sanan kimselerde, yükselme meraký, makam arzusu ve teveccüh tutkusu had safhadadýr. Bazýlarý, siyasî, adlî, mülkî ya da askerî bir makamý elde edebilmek için can atarlar. Ýnsanlara çok parlak görünen bir kýsým pâyelere ulaþmak ve halkýn teveccühünü kazanmak için çýrpýnýr dururlar. Bunlarýn çoðu kalblerini itminana erdireceðini zannettikleri bir makama yükselmek için üst üste tavizler verirler. Þayet, o arzularýna nâil olurlarsa bu defa da bir yandan diðer beklentilerini gerçekleþtirmek, diðer taraftan da o makamý korumak maksadýyla yeni tavizleri normal karþýlarlar.

Nice insanlar vardýr ki, gayet ciddî, pek doðru ve çok hâlisâne mülahazalarla yola çýkmýþlardýr; fakat, Allah'la münasebetleri ve dava düþünceleri, dünyanýn göz alýcý güzellikleri karþýsýnda baþlarýnýn dönmesini engelleyebilecek kadar kuvvetli olmayýnca, bir süre sonra dökülüp yolda kalmýþlardýr. Mesela, samimi bir niyetle ve millete hizmet etmeye matuf iyi düþüncelerle idareye tâlip olmuþlardýr. Heyhat ki, yeterli bir donanýma sahip olmadýklarýndan ve Allah'la münesebetlerini kavî tutmadýklarýndan dolayý, her gün biraz daha asýl gayelerinden uzaklaþmýþ ve vasýtalarý gaye yerine koymuþlardýr.

Makam Baðýmlýlýðý, Þöhret Tutkusu

Öyle ki, hubb-u câhý bir kere tadýnca, artýk onun tiryakisi olmuþ ve ne pahasýna olursa olsun onsuz bir hayat düþünemez hale gelmiþlerdir. Her þey kabul ettikleri bir mevkiye yükselebilmek için, bir-iki taviz vermekle baþladýklarý yolun her duraðýnda baþka yeni bir tavizle daha karþý karþýya kalmýþlardýr. Nasýl ki, bazý uyuþturucularý bir defa almak, hatta azýcýk tatmak bazý kimseleri baðýmlý yapmaktadýr; bir kýsým uyuþturucular da bir kere de olmasa bile ikinci ya da üçüncü defadan sonra kurbanlarý tarafýndan zaruri bir ihtiyaç gibi algýlanmaktadýr; aynen öyle de, kimi insanlar için belli bir makamý ihraz edip o makamda kalmak bir tiryakiliktir. Daha ileriye gitmek ayrý bir tiryakilik, ondan da üstteki bir rütbeye sýçramak daha dehþetli bir tiryakiliktir. Makam, pâye ve rütbe baðýmlýsý olan kimselerin, orada uzun zaman kalabilmek ve oradan da baþka bir basamaða atlamak için verdikleri tavizler, uyuþturucu baðýmlýlarýnýn o zehri bulabilmek maksadýyla yaptýklarý maskaralýklardan daha aþaðý deðildir.

Çünkü, makam ve mansýp baðýmlýsý olan bir insan, ayný zamanda bir teveccüh tiryakisidir; o her yerde takdir edilmeyi bekler, alkýþlanmayý ister, beðenilmeyi ve methedilmeyi diler.. evet o, makamla beraber þöhretin, teveccühün, takdirin ve alkýþýn da baðýmlýsýdýr. Hatta, -ezkaza- bir gün þeytanlara konferans verme ile karþý karþýya kalsa, þeytanlardan bile takdir bekler, onlarýn da alkýþlarýný almak ister. Oysa ki, insaniyet onur ve haysiyetini yitirmemiþ birinin “Aman ya Rabbi, ben hangi cürmü iþledim ki Ýblis'in avenesine onlarýn gönüllerince bir konferans verme derekesine sukut ettim? Nasýl bir günah iþledim ki þeytanlarýn takdir ettiði bir insan haline geldim?” deyip nefsini sorgulamasý gerekir. Kendi kendine “Allah, Allah! Acaba bende bir bit yeniði mi var ki bunlar beni takdir ediyorlar?!” demesi icap eder. Vakýa, bir kýsým hakperestler kendileri gibi düþünmeyen insanlarý da takdir edebilirler; fakat, þerde birleþmiþ bir topluluðun umum hüsn-ü kabulünde mutlaka bir bit yeniði vardýr.. ve þayet böyle bir takdire maruz kalan –betahsis mazhar olan demedim– kimse “Rabbim, þeytanlar tarafýndan alkýþlanmaktan, onlara alet ve maskara olmaktan Sana sýðýnýrým!” deyip istiðfar etmiyorsa, o iþte bir bit yeniði olmakla beraber o insanýn kalbinde de bir akrep ýsýrýðý var demektir. Öyledir ama gelin görün ki, bazýlarý hubb-u câha iþte o denli müptelâdýr ve alkýþlayan þeytan bile olsa onlar için makbuldür.

Gâye ve Vesile

Tabii ki, bir makama ulaþmayý ve bir pâyeyi elde etmeyi isteyen her insaný ayný kategoride deðerlendirmek yanlýþ olur. Bazý insanlar nisbî pâyelerin geçici olduðunu bilir, elde imkan varken onlarý Hak yolunda deðerlendirir, bulunduklarý makamlarý daha anlamlý hale getirir ve taþýdýklarý unvanlara yepyeni bir ruh verirler; kendi zatî deðerleri sayesinde makamlarýnýn kýymetini de yükseltirler. Bazýlarý da vardýr ki, pâye ve mansýplarýn gölgesinde bir kýsým arzularýný gerçekleþtirmeye uðraþýr; dolayýsýyla, üzerlerinde çok bol bir elbise gibi duran o makamý dolduramadýklarýndan oldukça gülünç durumlara düþerler; beklentilerinin ve kendilerinden beklenenlerin altýnda kalýr ve ezilirler. Ýkincilerin durumu hubb-u câh virüsüne yenik düþmüþ kimseler için örnek teþkil etse de, birincilerin duygu ve düþüncelerini makam sevdasý, þöhret tutkusu ya da kýdem arzusu þeklinde deðerlendirmek haksýzlýk olur.

Evet, vatan ve millet aþýðý bir insan da belli bir makama sahip olmayý isteyebilir. Fakat onun bu isteði vazife þuuruna, ülküye ve ülkeye hizmet düþüncesine baðlýdýr. O, söz konusu makamýn tiryakisi deðildir; onu kalýcý olarak da görmüyordur. O makam böyle bir insanýn nazarýnda sadece bir vesiledir; kendi ülkesine ve ülküsüne hizmet etme gayesine yardýmcý bir vasýtadýr. Bu düþüncedeki bir dava adamý, o makamý gaye kabul etmediði için ona ulaþmak ya da bulunduðu konumu korumak maksadýyla tavizler vermek durumunda da kalmaz. Onu en baþta rýza-yý ilahî adýna, sonra da millete hizmet hesabýna bir basamak sayar; “Allah bana imkan verirse, ben de Rabbimin rýzasý için milletim, þanlý tarihim, ülküm ve ülkem hesabýna bazý hizmetlerde bulunurum; þayet öyle bir konum nasip olmazsa, o zaman da þimdiki imkanlarýmla rýza-yý ilahîyi tahsile çalýþýrým.” der; ilahi takdire teslim olur ve hep inþirah içinde o anki konumunun hakkýný vermeye koyulur. Eðer on kiþiden sorumlu olarak bir vazife eda ediyorsa, o on kiþiyle yirmi kiþilik iþler yapmaya çalýþýr; bu suretle, o konuma saygýsýný ve Allah'ýn onun hakkýndaki takdirine karþý memnuniyetini ortaya koyar.

Þahsý adýna bu kadar müstaðni ama ayný zamanda hizmet delisi bir insan, nerede ve hangi mevkide olursa olsun çok rahattýr; kadr u kýymeti bilinmiþ bilinmemiþ, ufkuna göre bir vazife kendisine tevdi edilmiþ edilmemiþ, þanýna yaraþýr bir makama getirilmiþ ya da getirilmemiþ... onun için bunlarýn hepsi müsâvîdir. Çünkü, o her þeyin ve herkesin ötesinde bir hikmet eli müþahede etmektedir. Her hadise karþýsýnda,

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalýr bir.
Gelen gider, giden gelmez, bu bir sýr.
Gelirse gelir bir kýl ile eyleme tedbir.
Giderse gider eðlemez bir koca zincir!”

duygularýyla dolar, Cenâb-ý Hakk'a tevekkül eder, ilahî rahmet ve inayete sýðýnýr. Onu yer yer tasalandýran ve zaman zaman hüzne boðan tek husus vardýr; o da o an bulunduðu konumun hakkýný verememe endiþesidir.

Bir Garip Tiryakilik

Aslýnda, tanýnma, bilinme, meþhur olma ve parmakla gösterilme isteði hakiki mü'minlerin deðer ölçüleri açýsýndan çok kýymetsizdir ve basit kimselerin þiarý olan pestpaye bir duygudur. Ne var ki, hubb-u câh, iman ve Kur'an hizmetinde koþturan kimseler için de her zaman teyakkuzda olunmasý gereken bir felaket sebebidir. Zira, hubb-u câh resmî olabileceði gibi, gayr-i resmî de olabilir; devlet dairelerinden herhangi biriyle ilgili bir makam sevgisi þeklinde insanýn gönlüne düþebileceði gibi, bazen kendini herkese beðendirme, baþkalarý tarafýndan övülme, hep önde görünme ve aranan, ihtiyaç duyulan bir insan olma isteði þeklinde de tezahür edebilir.

Evet, imana ve Kur'ana hizmet eden insanlardan bazýlarý da hubb-u câh hastalýðýna tutulabilirler. Tutulur ve bulunduklarý her yerde kendilerini ifade etme, toplum içinde farklý ve ayýrt edilir bir insan görünme, bazen sözle, bazen yazýyla, kimi zaman sesle, kimi zaman da edayla halkýn teveccühünü toplama düþüncesiye deðiþik tavýr ve davranýþlar sergileyebilirler. Mesela, zahiren tesirli konuþan ve görünüþte güzel þeyler yazan bir insan herkesin parmakla gösterdiði biri haline gelir. Herkes tarafýndan parmakla gösterilmek de bir çeþit pâyedir. Þayet, bu insan hubb-u câha müptelâ ise, artýk hayatýný o þan ü þöhrete göre programlamaya baþlar. Ondan sonra her fýrsatta o istikamette daha baþka takdir ve teveccühler koparmaya çalýþýr.

Hatta, o kadar teveccüh ve nazar tiryakisi olur ki, her konuþtuðunda karþýsýnda aðlayýp inleyen, heyecandan bayýlan kimseler bir gün ayný hali sergilemeyecek olsalar onlara karþý ciddi öfke izhar eder. Halka hitap ettiði her yerde, alkýþ primi alýyor, takdir görüyor ve parsa toplar gibi “Aman ne güzel söyledin!” iltifatlarý topluyorsa, bu atmosfere öyle tutulur ki, artýk o insan bir uyuþturucu baðýmlýsý misali takdir ve alkýþ baðýmlýsý haline gelir. Þayet, bir gün falso yapsa, bir kabz hali yaþasa, anlatmak istediði hususlarý gönlünce dile getiremese ve her zamanki teveccühleri bulamasa –Allah korusun– her þeye ve herkese gönül koyar. Önce, “Bu insanlar neden bu kadar kalbsizdi bugün; neden beni heyecanlandýracak ve coþturacak bir tavra bürünmediler, neden bakýþlarýný gözlerimin içine teksif etmediler?” der, muhataplarýna darýlýr ve genel atmosferi sorgular. Daha sonra, “Ya her zaman bu meclise sekine taþýyan melekler neredeydiler? Bugün neden beni teyid etmediler?” düþünceleriyle dolar ve meleklere küser. Hatta haddini bütün bütün aþarak, meseleyi daha da ileri götürme tali'sizliðine de düþer ve “Neden her zamanki gibi ilham göndermedi?” türünden çirkin mülahazalarla içten içe Allah'a da küser. Emin olun, pâye tutkunu, þöhret düþkünü ve hubb-u câh müptelâsý böyle bir insanýn tahayyül ve tasavvurlarýna muttali olsanýz, kalbinin ve zihninin bu denli kötü duygularla ve bu kadar kirli mülahazalarla dolu olduðunu görürsünüz.

Oysa, insan her zaman ayný ölçüde selis ve belið konuþamayabilir; her defasýnda maksadýný akýcý, noksansýz ve güzel anlatmaya muktedir olamayabilir. Bazen manevî feyzler birden kesilmiþ gibi olur, adeta dile kilit vurulur ve insanýn bütün melekeleri tutulur. Bu durumda, insan irâdesinin nisbî bir tesirinden söz etmek mümkün olsa da, aslýnda o hal tamamen Allah'ýn elindedir. Semâlardan insanýn kalbine kadar her þeyi dilediði zaman evirip-çeviren O olduðu gibi, Peygamber Efendimiz'in ifadesiyle, “Kalb de, Hazret-i Rahmân'ýn parmaklarý arasýndadýr; Cenâb-ý Hak hâlden hâle çevirir ve ona istediði þekli verir.” Allah Teâlâ, dilediði zaman insanýn kalbini öyle sýkar, öyle ihtiyaçlara boðar ki, artýk O'ndan gayri kimse ona inþirah veremez. Haddizatýnda, iþte o hal de Hazret-i Rahman'ýn bir rahmet tecellisidir. Yüce Yaratýcý bir manada kuluna, “Gördün mü ya, konuþma kabiliyetini bile aldým elinden; dilersem görme, iþitme ve düþünme melekelerini de alýrým; saðýr, kör ve dilsiz gibi kalýverirsin bir anda!” der; onu Kendine döndürür ve “Rabbim! Beni Sensiz etme; Seni söylemeyen dilden, Senin eserlerini görmeyen gözden ve Senin zâkirlerini iþitmeyen kulaktan Sana sýðýnýrým!” niyazýyla yönelmesi gereken kapýya yönlendirir. Bu itibarla da, öyle bir tutukluk yaþayan insan onu bile Rabb'in teveccühü bilmeli; konuþmasý sýrasýndaki anlýk gafletlere karþý dahi tavýr almalý, gönül gözünü bir kere daha verâlara tevcîh etmeli ve istiðfarla o hali savmaya bakmalýdýr. Ne var ki, makam sevdasýna dûçar olmuþ ve alkýþ peyleme peþine düþmüþ kimselerin bunlarý düþünmeleri ve uygulamalarý da zorlardan zordur.

“Ben Düþmem” Deme!..

Evet, hubb-u câh herkesin yakalanmasý muhtemel olan öldürücü bir hastalýktýr. Bu hastalýða yakalanmama hususunda hiç kimsenin teminatý yoktur. Bu sebeple insan, her gün kalbini defaatle cilalamalý; iç dünyasýný, týpký bir kandili lebrîz ediyor gibi, tekrar ber tekrar parlatmalý ve gönül kýblesinin nereyi gösterdiðini sürekli kontrol etmelidir. Yoksa –hafizanallah– “Ben doðru inanýyorum, Allah yolundayým, istikamet üzere yürüyorum; bundan sonra aldanmak benim için söz konusu deðildir.” þeklinde düþünen biri bütün bütün kaybetmeyle karþý karþýyadýr. Bir insanýn, kendini bu derece güvende hissetmesi ve aldanmanýn onun için mevzubahis olmadýðýný düþünmesi, zaten aldanmýþ olduðunun delilidir; bir gün mutlaka onun sýrtý da yere gelecektir ama o zaman meselenin hakikatini anlasa bile iþ iþten geçmiþ olacaktýr.

Nitekim, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” hubb-u câh denen o kandan irinden deryada boðulup gitmiþlerdir de, o gayyaya nasýl düþtüklerinin farkýna bile varamamýþlardýr. Öyle ki, Ýslam ulemasýnýn üzerinde hassasiyetle durduðu ve Risaleler'de de ele alýndýðý üzere, bir süre seyr ü sülûk-i ruhanîde yol alýp Hýzýr aleyhisselamýn ya da Kutb-u a'zam'ýn gölgesini bir an da olsa üzerinde hisseden kimselerden bazýlarý kendilerini o ulvi kâmetler yerine koymuþ, hubb-u câh tuzaðýna düþerek enaniyete maðlup olmuþ; þükrü býrakýp fahre girmiþ, fahirden gurur çukuruna sukut etmiþ ve nihayet ya divane olmuþ ya da hak yoldan sapmýþlardýr.

Bu itibarla da, insan teveccühler karþýsýnda eðilmemeli ve kulluk düþüncesinden asla taviz vermemelidir. Belki halkýn takdir ve hüsn-ü kabulü karþýsýnda þöyle demelidir: “Allahým, bu insanlarýn onca teveccühüne ben lâyýk ve ehil deðilim. Onlar, hakkýmda hüsn-ü zan edip yanýlýyorlar, bir içtihad hatasý içindeler; onlarý bu hatalarýndan dolayý affet, beni de hubb-u câha düþme gibi bir kaymadan muhafaza buyur.” Evet, mü'mince duruþ, tavýr ve davranýþ böyle düþünüp, böyle söylemeyi gerektirir; iþin mü'mincesi budur. Baþka mülahazalarýn kâfirce olduðunu söylemeyeceðim ama mü'mince olmadýklarý da muhakkaktýr. Muhakkaktýr; zira, hubb-u câh, ihlâsý kýran ve riyaya yol açan pek çok sebepten biridir. Riya ise, “þirk-i hafî”dir ve küfürle hemhudut olan bir günahtýr. Makam sevgisi ve itibar tutkusu, þöhretperestliðe sebep olur; insaný halkýn nazarlarýný çekmeye zorlar ve böylece onu riyaya, süma'ya sevk eder; görsünler, desinler, bilsinler... duygusuyla hareket etmeye sürükler.

Gönüllerin Fatihi O'dur!..

Ýþte, böyle riyakârca ortaya konan tavýr ve davranýþlar, mü'mince deðildir; deðildir çünkü, insanlarýn teveccühünü kazanma niyetiyle yapýlan bir iþte bir bölüþtürme söz konusudur; sadece Allâh için yapýlmasý gereken o iþe baþkalarýný da ortak koþma bahis mevzuudur. Oysa, Cenâb-ý Hak, daha Kur'an'ýn baþýnda “Elhamdü lillahi rabbi'l-alemîn” buyurarak, çok önemli bir hususa dikkatlerimizi çekmiþtir. “Lillah” ifadesinde yer alan “lam” harfi, ihtisas ve istihkak bildirir; yani, bütün hamd ü senalarýn, her çeþit þükür ve minnet duygularýnýn Allah'a mahsus ve Allah'ýn hakký olduðunu belirtir. Her þekliyle hamd ü sena O'nun hakký olduðu gibi, teveccüh de yalnýzca Cenâb-ý Hakk'a aittir, O'na mahsustur, sadece O'nun hakkýdýr. Dolayýsýyla, bir mü'min için, her amelde Cenâb-ý Hakk'ýn teveccühü ve rýza-yý ilahî esas olmalýdýr. Þayet, bir kimse, bu esasý görmezlikten gelir de halktan teveccüh beklentisine girerse, o zaman Allah'ýn hakkýný insanlara ve kendi nefsine taksim etmiþ olur. Ameline þürekânýn nazarýný da bulaþtýrmýþ sayýlýr ve farkýnda olmadan þirk-i hafiye yuvarlanýr.

Bu itibarla, muvahhid mü'min, Cenâb-ý Hakk'ýn teveccühüne baþka ortaklar koþmaz ve O'nun rýzasýný her türlü mükafatýn üstünde tutar. O, sadece Allah'ýn teveccühünü ve rýzasýný tahsile çalýþýr; insanlarýn teveccühüne ve istihsânýna zerre kadar kýymet vermez. Halkýn nazarýný ve kabulünü, ancak Cenâb-ý Hakk'ýn kabulünün ve teveccühünün bir yansýmasý ve gölgesi ise makbul sayar. Fakat, teveccüh-ü nâsýn bir istidraç olabileceðini de hiç hatýrdan çýkarmaz ve bu konuda da hep temkinli davranýr. Halk tarafýndan alkýþlanmayý ve onlarýn takdirini almayý esas maksat yapmaz. O, Hazret-i Rahman'a hasr-ý nazar eder; teveccühünü bütünüyle asýl hak sahibi Rabb-i Rahim'e yönlendirir ve sadece O'nun hoþnutluðunu kazanmaya çalýþýr. Bilir ve inanýr ki, Cenâb-ý Hak isterse ve hikmeti öyle gerektirirse onu halka da sevdirir, hakkýnda hüsn-ü kabul ve sevgi vaz' eder.

Evet, gönül kapýlarýnýn açýlmasý Allah Teâlâ'nýn meþietine baðlýdýr; o dilemeyince hiç kimse insanlarýn nazarýný celb edemez, kendini onlara sevdiremez. Gördüðünüz gibi, bazýlarý insanlar nezdinde inanýlan, güvenilen ve sevilen kimseler olabilmek için ölüp ölüp diriliyor, her fýrsatý o istikamette deðerlendirmeye çalýþýyorlar. Güç-kuvvet ellerinde, dayatma ve sindirme imkanlarýnýn hepsine sahipler; beyin yýkama mekanizmasý da diyebileceðimiz medya onlarýn emrine amâde... Fakat, onca imkana raðmen, bir türlü kendi toplumlarýnýn ve umum insanlarýn sevgisine ve kabulüne mazhar olamýyorlar. Þeytaný bile hayrette býrakan çok büyük kötülüklerini saklýyor; ama –baðýþlayýn– þov türünden þeylere girerek ve en ufak iyiliklerinin günlerce reklamýný yaparak dikkatlarý kendi üzerlerine çekmeye çalýþýyorlar. Deðiþik illüzyonlarla minnacýk bir akýntýyý þelale gibi göstermeye gayret ediyor ve halkýn teveccühünü kazanmak için her yola baþvuruyorlar. Ne var ki, gönül kapýlarýný bir türlü açamýyor, milletin takdirini asla kazanamýyor ve istedikleri teveccühe mazhar olamýyorlar; hatta maksatlarýnýn tam aksiyle tokat yiyorlar. Beri tarafta ise, güç ve kaba kuvvet temsilcilerinin karýnca kadar bile görmedikleri insanlar, hiç öyle bir beklentileri olmadýðý halde halkýn teveccühünü ve hüsn-ü kabulünü tahsil ediyorlar. Onlar, sadece teveccüh-ü ilâhî peþinde koþuyorlar, Cenâb-ý Hak da onlara teveccüh-ü nâsý da yâr ediyor.

Bu meselede deðinilmesi gereken bir husus da þudur ki; halkýn teveccühü, ilahi teveccühün bir gölgesi olmasý itibarýyla makbul kabul edilse bile, kanaatimce, biz öyle bir mülahazaya baðlý kalmak þartýyla da olsa teveccüh-ü nâsa kýymet vermemeli; böyle masumâne görünen bir düþüncenin dahi Allah'a teveccühümüze ve O'nun bize teveccühüne gölge yapabileceðinden korkmalýyýz. Korkmalý ve Enbiyâ-ý izâm'ýn hulusuna tâlip olmalýyýz. Cenâb-ý Hak, her peygamberi peygamberliðe has bir donaným ve mahiyette yaratmýþtýr; canlarýmýz onlara kurban, biz onlarýn hiçbirinin kýtmiri olamayýz. Fakat, peygamberlik isteme baþkadýr; peygamberlerin vasýflarýyla muttasýf olmayý dileme daha baþkadýr. Artýk hiç kimse için peygamberlik söz konusu deðildir ama her mü'min, peygamberlerle temsil edilen güzel ahlaka sahip olmayý gönülden istemelidir. Ýþte, bu teveccüh-ü nâs konusunda da bize yakýþan tavýr, peygamberâne bir ihlas talebidir.

Evet, bu mevzûda, Allah Rasûlü'nün þu beyaný ne kadar mânidardýr: “Öyle peygamberler gördüm ki arkalarýnda tek bir ümmet dahi yoktu.” Bir peygamber düþünün ki, bir ömür boyu çalýþýp didiniyor da, kendisini anlayacak tek aþina sîmâ bulamadan vefat ediyor. Senelerce teblið ve temsil vazifesinde bulunduðu ve hem de muhataplarýna Allah'ýn elçisine yaraþýr bir edayla hitap ettiði halde, sözünü dinleyen çýkmýyor, üç-beþ kiþi bile onu takip etmiyor. Fakat, o ne sabýr, nasýl bir ihlas ve ne büyük bir vazife þuurudur ki, insanlarýn teveccühünü kazanamamýþ olmadan dolayý ye'se düþmüyor, tavýr deðiþikliðine girmiyor ve vazifeden el çekmiyor. Ötelere giderken zahiren yalnýz ve kimsesiz olarak yürüyor ve görünüþte eli boþ gidiyor; ama aslýnda Cenâb-ý Hakk'ý kazanmýþ ve O'nun rýzasýna ulaþmýþ olarak Cennete uçuyor.

Bu açýdan, yapýlan hizmetleri ve salih amelleri insanlarýn teveccühüne göre deðerlendirmemeli. Unutmamalý ki, -Üstad'ýn ifadesiyle- Cenâb-ý Hakk'ýn rýzasý ihlâs ile kazanýlýr, kesret-i etbâ' ile ve fazla muvaffakiyetle deðil. Dahasý, teveccüh-ü nâs ve þöhret, insana kabir kapýsýna kadar arkadaþlýk etse de, kabir ve sonrasýnda baþa bela olabilir; dolayýsýyla onu arzu etmek deðil, belki ondan ürkmek ve kaçmak gerektir. Ayrýca, inanan insanlar, kendilerinden önce yaþayýp gitmiþ olan makam-mansýp sahiplerinin akýbetlerini düþünmeli ve dünyalýk bakýmýndan en debdebeli bir hayat süren kimselerin bile sonunda mezar denen iki metrelik makamla yetinmek zorunda kaldýklarýný hatýrdan dûr etmemelidirler. Etmemeli ve henüz vakit varken hubb-u câhtan kurtulup ihlas tiryâkisi olmanýn, rýza-yý ilahiye baðlanmanýn ve maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakarlýkta bulunarak Allah'a ulaþmanýn peþine düþmelidirler.

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler
Çok Okunan Yazýlar

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede
uanda 1 misafir bal
Son Eklenenler

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com