|
Soru: Üstad hazretleri hizmet insaný için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduðunu belirtiyor; onu, umum meþakkatin anasý ve umum rezaletin yuvasý olarak vasýflandýrýyor. Rahata düþkünlüðün umum meþakkatin anasý ve umum rezaletin yuvasý olmasý ne demektir? Bu tehlikeye karþý alýnabilecek tedbirler nelerdir?
Cevap: Bediüzzaman hazretleri yeis, acelecilik ve bencillik gibi deðiþik tehlikelere temas ettiði yerde bir de “meylürrahat”a deðinmektedir. Soruda da ifade edildiði gibi, “Sonra, umum meþakkatin anasý ve umum rezaletin yuvasý olan meylürrahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ý sefalete atar.” diyerek, bu felakete dikkat çekmektedir. “Meylürrahat”, meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir; bazen, tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanýlan bu ifade, çalýþmayý sevmeme, iþ görmeyi istememe, sýkýntýya katlanmaya hiç yanaþmama ve hep rahat etme, dinlenme, eðlenme peþinde olma manalarýna gelmektedir. Hazreti Üstad, Risalelerin pek çok yerinde farklý yanlarýyla hep bu mesele üzerinde durmuþ; tasrîf yaparak konuyu deðiþik vesilelerle farklý zaviyelerden defalarca ele alýp açýklamýþ, onu þeytanýn desiselerinden biri olarak saymýþ ve ondan kurtulma yollarýný göstermiþtir. Rahat Zahmettedir Rahata düþkünlük de diyebileceðimiz “meylürrahat”, ayný zamanda, dünyanýn cazibedar ve zahirî güzellikleri karþýsýnda hevesin uyanmasý ve insanda çalýþmaya karþý bir gafletin hasýl olmasý demektir. Bu hastalýða yakalanan bir insan, artýk cismânî varlýðý hesabýna hareket etmeye, ömrünü bedenine baðlý olarak sürdürmeye baþlar; hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eðlenip dinlenme, yatýp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatýn keyfini çýkarma mülahazasýyla yaklaþýr. Aslýnda bu düþüncedeki bir insan, zamanla öyle bir hayattan da býkar; bir süre sonra, yapýp ettiði hiçbir þeyin tadý, tuzu kalmaz. Baþlangýçta severek yaptýðý ve peþinden koþtuðu iþler bile artýk ona zevk vermez ve o ardý arkasý kesilmeyen þikayetlerin, öldüren sýkýntýlý hallerin aðýna düþer; sürekli ondan bundan þikayet eder ve devamlý buhranlar içinde yaþar. Þikayetler ve bunalýmlar kýsýr döngüsünde kývranýr durur; zira, Risalelerde tafsilâtýyla ifade edildiði gibi, þerlerin ve günahlarýn aslý ve mayasý ademdir, yani yokluktur. Adem ise bizâtihî þerdir, karanlýktýr. Yeknesak istirahat, sükûnet ve durgunluk gibi hâletler, ademe, hiçliðe yakýn olduklarý için ademdeki karanlýðý hissettirip sýkýntý verirler. Evet, kendilerini sadece zevk ve eðlenceye veren, çalýþmaya yanaþmayan ve yararlý iþler ortaya koyamayan kimseler, derin bir karamsarlýða ve felç eden bir bedbinliðe yakalanýrlar. Hem iþ yapamamanýn karamsarlýðý, hem bir iþe yaramýyor olma mülahazasýnýn karamsarlýðý, hem de arkadaþlarýndan ayrý düþmenin, herkesin ardýnda kalmanýn, çýtayý aþaðý düþürüp iþi aþaðýdan götürmenin karamsarlýðý ile iç içe sýkýntýlara ve bunalýmlara girerler. Her bunalým içlerindeki çalýþma gücünü biraz daha kýrar ve onlarý bütün bütün bedbinliðe sürükler. Onca zevk u sefaya raðmen rûhen bomboþ bir hâle ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler; bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar; kurtulmak bir yana, ruh boþluðundan sýyrýlalým derken aldatan bir oyundan öldüren baþka bir eðlenceye, cismânî bir çukurdan nefsânî baþka bir gayyaya yuvarlanýr dururlar. Ömürleri sürekli böyle bir fasit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidiþin önüne geçemezler. Cenâb-ý Hak, bütün mevcudâtýn baðrýna hareket etme ve çalýþma meyli koymuþtur; “sünnetullah” dediðimiz bu sýrdan dolayýdýr ki, topyekün canlýlar hareket halinde olduðu gibi, bir bakýma cansýz eþya bile, þevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadýr. Ýþte, Yüce Yaratýcý'nýn bu ilahî adetini görmezlikten gelerek iþsiz, tembel ve rahat döþeðine baðlý yaþayanlar, çoðunlukla çalýþanlardan daha ziyade zahmet ve sýkýntý çekerler. Çünkü, onlar bir taraftan ademe yakýnlýðý itibarýyla iþsizliðin ve tembelliðin hasýl ettiði bunalýmlara düþerken, diðer taraftan da çalýþarak elde edemediklerine, baþka yollarla ve genellikle gayr-ý meþru vasýtalarla ulaþmaya çalýþýrlar. Rahat yaþama ve hayattan kâm alma düþüncesinde olan kimseler meþru dairede çalýþýp helal dairesinde geçimlerini saðlayamayýnca bin bir türlü gayr-ý meþruluða bulaþýr ve belki helal kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meþakkati rahatlýk aradýklarý o çirkin yollarda çekerler. Bu açýdan da, darbýmesel haline gelmiþ þu cümle çok doðrudur: “Rahat zahmette, zahmet rahattadýr.” Gerçi, bizim ülkemizde hýrsýzlýk, kapkaççýlýk ve soygunculuk gibi þeytanî iþler, ahlakýn tefessüh etmesini ve toplum yapýsýndaki dejenerasyonu da kullanan bazý güçler tarafýndan organize ediliyor. O türlü cürümlerin neredeyse yüzde sekseni bir kýsým þer þebekeleri tarafýndan planlanýp sahneye sürülüyor. Ülke ve millet düþmaný bazý güç odaklarý, insanlarý güvende olmadýklarýna inandýrmak, toplumu kaosa sürüklemek, böylece mevcut iktidarý zor duruma düþürmek ve ülkede istikrar kalmadýðýný iddia ederek anti-demokratik bir kýsým müdahalelere zemin hazýrlamak gibi deðiþik mülahazalarla bu adi suçlarý bile büyük planlarýnýn bir parçasý olarak profesyonelce yapýyorlar. Bazýlarý da, onlara bakarak ve nasýl olsa onlara fatura edileceðini düþünerek mafyalaþýyor; kimi masumlarýn kollarýný kýrýyor, kimilerini elsiz ayaksýz býrakýyor ve kendi hesaplarýna dilenmeye ya da hýrsýzlýk yapmaya mecbur ediyorlar. Ýþte, bazý ülkelerdeki belli bir plana matuf bu türlü gayr-ý meþru faaliyetleri hususi mahiyette deðerlendirmek gerekse de, umumi manada bu suçlarý iþleyenlerin de olmadýk zahmetlere katlandýklarý görülüyor. Kolay bir þekilde para kazanma ve kýsa yoldan zengin olup rahata kavuþma peþinde koþan bu mücrimler de çok büyük meþakkatlere giriyorlar. Mesela, bankalarýn paralarýný -kendi ifadeleriyle- hortumlayan ve milletin servetini baþka kanallara akýtanlar, çok ciddi bir fikir cehd ü gayreti sergiliyorlar; öyle ki, aldatma, kandýrma, dolandýrma hesabýna zonklayan þakaklarýný meþru dairede aðrýtacak kadar helal yolda çalýþsalar, belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaþayacak, saygý duyulan insanlar olacak ve kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar. Günah arkasýnda koþturup kendilerini tehlikeye attýklarý kadar, meþrû dairede de koþtursalar, zannediyorum, baþkalarýnýn elde edemeyeceði imkanlara ulaþacaklar. Bu itibarla, hýrsýzlarýn ve soyguncularýn iþleri de çok rahat deðil; onlarýn yaptýklarýnda da bir sa'y ve gayret var; fakat, onlarýnki yanlýþ yolda bir sa'y ü gayret. Aslýnda, Hazreti Üstad'ýn ortaya koyduðu, “Helal dairesi keyfe kafidir; harama girmeye ihtiyaç yoktur” disiplini her alanda geçerlidir. Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçlarýn, sair beþerî arzularýn ve cismânî iþtihalarýn hepsi Allah'ýn meþru kýldýðý dairede tatmin edilebilir, kat'iyen harama girmeye gerek yoktur. Haram þeytanýn iþidir; o insandaki iþtihayý kabartýr, meþrunun dýþýnda baþka þeylere karþý insanýn içinde arzu uyarýr. Arzularýnýn esiri olan insanlar da maddî gözleri gördüðü halde kör gibi yaþarlar; kulaklarý vardýr ama hakikatleri duyamazlar; akýllý gibi görünseler de eþya ve hadiseleri deðerlendiremezler. Dolayýsýyla da insanlýk onur ve haysiyetiyle asla baðdaþmayacak iþler yaparlar. Bütün Rezilliklerin Yuvasý Bu açýdan, meylürrahat, ayný zamanda umum rezaletin yuvasýdýr; bütün utanç verici haller, maskaralýklar ve rezillikler onun gölgesinde boy atýp geliþirler. Hayýrlý faaliyetlerin içinde yer almayan kimseler þeytanýn aðýna yakalanýrlar. Þeytan onlarý mutlaka bazý þeylerle meþgul eder, nefsanî ve cismanî bir kýsým iþlere yönlendirir. Mesela, biraz gezip stres atayým, bir yerde az eðleneyim, Ýnternet siteleri arasýnda dolaþayým, þöyle bir film seyredeyim... mülahazalarýyla lâubâli ve mâlâyâni þeylere girmelerini fýsýldar. Bu fýsýltýlarý takip ederek günah deryasýna yelken açan insanlar hem en deðerli zamanlarýný boþ yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadýk günahlara, rezilliklere ve maskaralýklara girerler. Kendilerini tembelliðe, tenperverliðe ve lâubâliliðe salmýþ insanlarýn dünyada baþardýklarý hiçbir þey yoktur. Nitekim, beþinci asýrdan bu yana rahat yaþama sevdasýna tutulan ve zevk ü sefaya düþen bizim zavallý ve bahtsýz dünyamýz ilmî müesseselerini, araþtýrma aþkýný ve yeni keþiflere ulaþma cehdini baþkalarýna kaptýrmýþtýr; dolayýsýyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaþamaya dûçâr olmuþtur. Geçmiþin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumlarý ilmî seviyeleri, araþtýrma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet kurmuþlardýr ve bizi dilenci haline getirmiþlerdir. Getirmiþlerdir; zira belgesellerde hayranlýkla seyrettiðimiz kâþiflerin her birerleri belki senede ancak bir-iki defa evlerine gitme imkaný bulabilmiþlerdir. Bazýlarý ömürlerinin yirmi senesini kobralarýn hayatýný araþtýrmaya adamýþ, bir ormanda yatýp kalkmýþ ve bugün çoklarýnýn din adýna bile katlanmayacaklarý mahrumiyetlere katlanmýþlardýr. Dolayýsýyla, tembelliðin ve rahata düþkünlüðün, her türlü zillet ve mahrumiyetin en baþta gelen sebeplerinden olduðuna en güzel þahit bizim hâl-i hazýrdaki durumumuzdur. Zaten, kendini rahat ve rehavetin kucaðýna salýveren ölü ruhlarýn, kalkýp laboratuvarlarda uzun süreli çalýþmalarý, kendilerini o iþe vermeleri ve her þeyi didik didik etmeleri düþünülemez. Bu rahat ve rehavete düþkünlüðe bir de aþýrý hâneperestlik de eklenince, artýk mücahede hattýnýn terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaþamasý mukadderdir. Bu itibarla, þayet dünyanýn en tembel ve araþtýrma aþkýndan mahrum insanlarý bizim dünyamýzdaysa, iþte bu bizim için bir zillet ve bir ayýptýr. Evet, fert planýnda rahata meyletme, toplum planýnda da böyle kötü bir tablo meydana getirir; neticede hem fertler hem de o fertlerin oluþturduðu toplum esaret ve zillete mahkum olur. Haddizatýnda, toplumlarý mahveden sebeplerin baþýnda, fertlerin kendi rahatlarýnýn ve keyiflerinin peþine düþmeleri, baþkalarýnýn sýrtýndan geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diðer insanlarýn halini hiç düþünmemeleri gelmektedir. Ömrünü istirahatta geçiren, baþkasýnýn sýrtýndan geçinen, bedavadan yiyen–içen ve tufeylîliði hayat felsefesi haline getiren böyle kimseler hem bu dünyada kronik sarhoþ olarak yaþarlar, hem de ötede þeytan tarafýndan çarpýlmýþ gibi kalkarlar. Merhum Hamdi Yazýr, “Faiz yiyenler týpký þeytanýn çarptýðý kimsenin uykudan kalkýþý gibi kalkarlar.“ (Bakara, 2/275) mealindeki ayet-i kerime münasebetiyle onlarýn halini çok güzel resmeder: “Bunlar ribâ ile, emek ve iþ sahiplerinin çalýþmalarýnýn ürününü adeta gasb edip onunla geçindiklerinden sürekli tembellik içinde yatarlar; kalkma vaktinde de rahat ve hýzlý bir þekilde uyanamaz ve hemen doðrulamazlar; pek çoðu þeytan çarpmýþ gibi saatlerce aðzýný, yüzünü buruþturarak yataklarýnda saða sola dönüp durur ve sendeleye sendeleye kalkarlar. Fakat asýl mesele bu deðil, bunlar karýnlarýný riba ile doldurduklarýndan dolayý bir hadîsi Nebevîde de beyan olunduðu üzere kabirlerinden kalkarken umumiyetle saralý veya mecnun halinde kalkacaklar ve bu hal onlarýn alâmeti farikalarý olacaktýr.” Felâkete Sebep Olan Þýmarýklar Kur'an-ý Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasýnda-kalkmasýnda aþýrý aristokrat davranan, þan-þöhret, makam-mansýp, konfor ve iktidardan alabildiðine yararlanan ve sahip olduðu imkanlar sebebiyle zamanla doðru yoldan saparak hayasýzlýða dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmýþ ve onlarý helâke götüren hususlarý nazara vermiþtir. Gazab-ý ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduðuna ve dolayýsýyla yemeyi-içmeyi, rahatý ve eðlenceyi gâye-i hayal hâline getirmiþ bu insanlarýn ilâhî tehdide sebep teþkil ettiðine dikkat çekmiþtir. Nitekim, bir ayet-i kerimede þöyle buyurulmaktadýr: “Ve izâ eradnâ ennühlike karyeten” Herhangi bir beldeyi imha etmek istediðimizde; “emernâ mütrafîhâ” Oranýn lüks içinde yaþayan þýmarýklarýna, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmýþ aristokrat sýnýfýna iyilikleri emrederiz; “fe fesekû fîhâ” Buna raðmen onlar dinlemez, fýsk u fücura devam ederler, kulluk adýna takdir edilen çerçevenin dýþýna çýkarlar, kendileri için mukadder olan fýtratýn sýnýrlarýný aþarlar; “fe hakka aleyhe'l-kavlu” Bu sebeple, o belde hakkýnda ceza hükmü kesinleþir, onlar Allah'ýn vereceði o hükme müstehak olurlar; “fe demmernâhâ tedmîrâ” Biz de orayý yerle bir ederiz, oranýn altýný üstüne getiririz. (Ýsrâ, 17/16) Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akýl, mantýk, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzularý istikametinde hareket ederler; hayatlarýný nefsanîliðe baðlý sürdürür ve davranýþlarýný hayvanî içgüdülerine göre belirlerler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardýrlar ne de hesap endiþesinden; insanî deðerlere saygý nedir bilmez, yerinde en rezilâne davranýþlarýn bile müdafaasýný yaparlar; fazilet-rezalet ayrýmýný, hayýr-þer farklýlýðýný bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endiþe taþýmazlar. Öyle bir gaflet içindedirler ki, halleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatýrlatýr. Bunlar, cismânî ve nefsânî arzular arkasýndan koþarken hayattan kâm alma ve kadýn-erkek birbirinden yararlanmadan baþka bir þey düþünmezler. Her þeyi ve herkesi sadece hayvanî iþtihalarý hesabýna kullanýr; yalnýzca yaþama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alýp verirler. Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eðlenceye kaptýrýrlar ki, adeta þehevânî hislerini ve cismânî arzularýný tatmin etmek için yaþarlar. Mesela Eski Roma'nýn aristokratlarý en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, týka-basa doyarlardý; fakat, hedefleri doymak deðil de lezzet almak olduðu için, safrayý ve mideyi boþaltmayý kolaylaþtýran bir þurub içer; az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad'ýn ifadesiyle- kapýcýya bahþiþ verir, dil ve damak zevkini tatmine çalýþýrlardý. Evet, Eski Roma'nýn mütrefîni, atalarý ve torunlarý gibi, adeta yemek, içmek, eðlenmek ve dinlenmek için yaþar; ölümü ve ölüm sonrasýný hiç düþünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalýþýrlardý. Ayný hayat çizgisini þöyle-böyle varoluþçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür. Onun bazý temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düþünebilmiþlerdir. Mesela, Fransa adeta bomba yaðmuru altýndayken, Almanlar kat'iyen aþýlamaz sanýlan lejyonlarý bir gecede aþýp Fransýzlarýn cesedleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden, “Bu adamlar bizi iflah etmeyecek, nasýl olsa öleceðiz; bari bu gece keyif adýna ne varsa hepsini yapalým, bir güzel eðlenelim!” mülahazalarýyla dolanlar olmuþtur. Ne tuhaf bir düþüncedir!. Gece boyunca eðlenecek olsalar bile cenaze evinde düðün alayý oluþturmanýn alemi nedir? Ýstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eðlenip levsiyâta balýklamasýna gömülseler de, ne yararý var onlara?.. Hele tadýp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acýnýn baðrýna düþmeleri acýlarýný, ýzdýraplarýný ve eseflerini katlamaz mý? Evet, kat'iyen mantýkî deðildir yaptýklarý. Fakat o telkin edilmiþtir ve buna bazýlarý “varoluþ” demiþlerdir. Güya, bu þekilde kendilerini ifade etmiþ, herhangi bir kimsenin takyid ettiði bir kayýtla mukayyet olmadýklarýný göstermiþ, gönüllerince yaþayabileceklerini isbat etmiþlerdir. Tabiî, bütün mütrefîn gibi onlarýn akibeti de hüsran olmuþtur. Ötede Meþakkat Çekmemek Ýçin Rahata düþkünlüðün sebep olduðu en büyük sefalet ve rezalet ise, tembelliðin, insana bu dünyada acý ve ýzdýrap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba dûçar etmesidir. Burada “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullah” hakikatine sýðýnmayan ve ruhlar aleminden mahþer meydanýna, oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azýk edinmeyen tembel kimseler zâhiren bazý yüklerden kurtulmuþ olacaklar ama her durakta önlerine çýkan tehlikeler karþýsýnda tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kývranýp duracaklardýr. Tembellik ve tenperverlikten dolayý burada namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden kaçanlar, görünüþte onlarýn yükünden kurtulmuþ olacaklar; fakat, daha sonra her köþe baþýnda kendilerini bekleyen þeytanî tuzaklara hazýrlýksýz yakalanacak ve dünyada razý olmadýklarý azýcýk meþakkate karþýlýk her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir. Allah'a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimseler ise, dünyadaki az bir meþakkate bedel, hem burada Cenâb-ý Hakk'a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek, hem de hayatta iken biriktirdikleri namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çýkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karþý azýk hazýrlamýþ olacaklardýr. Ýþte, bunlardan dolayýdýr ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zararlý ve istenmeyen þeylerden Allah'a sýðýnýrken tembelliði de zikretmiþ “Rabbim, tembellikten Sana sýðýnýrým.” demiþtir. Dahasý, huzuruna gelip müslümanlýðýný ilan edenlerden Allah'ýn emir ve yasaklarýna riâyet edeceklerine dair söz alýrken, bazýlarýndan tembellikte bulunmayacaklarý hususunda da biat etmelerini istemiþtir. Sa'y ü Gayret Bediüzzaman Hazretleri, “meylürrahat”ýn nasýl bir tehlike olduðunu belirttikten sonra, ona karþý alýnmasý lazým gelen tedbiri de nazara vermiþ; “Siz de, “Ýnsan için ancak çalýþtýðýnýn karþýlýðý vardýr.” (mealindeki) mücâhid-i âlicenabý o cellâd-ý sehhâra gönderiniz.” buyurmuþtur. Evet, insanýn tabiatýnda yeme, içme ve dinlenme ihtiyacý var olduðu, cismanî istekler ve nefsanî arzular bulunduðu gibi rahat etme isteði de mevcuttur. Rahata düþkünlük de insan tabiatýnýn bir yanýný teþkil etmektedir. Fakat, Cenâb-ý Allah insana bir de irade gücü bahþetmiþtir. Þayet o, iradesinin hakkýný verirse, meþru dairede bütün isteklerine nâil olabileceði ve ihtiyaçlarýný giderebileceði gibi, rahat etme duygusunu da dengeleyebilir. Öyleyse, meylürrahat türlü türlü ayak oyunlarý yapan bir sihirbaz gibi onun ayaklarýný kaydýracaðý, çalýþma aþk u heyecanýný kýracaðý ve himmet ü gayretini baðlayýp onu sefalete sürükleyeceði zaman, insan hemen iradesiyle kýyam etmeli, bir hamlede ayaða kalkýp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalýþmaya koyulmalýdýr. Eðer, kendi iradesi bu þekilde ayaða kalkmasýna yeterli olmuyorsa, “Bilsin ki insan için kendi çalýþmasýndan baþka bir þey yoktur. Çalýþmasýnýn semeresi ise ileride mutlaka görülecektir. Sonra ona karþýlýðý tastamam verilecektir.” (Necm, 53/39-41) mealindeki ayet-i kerimeye tutunmalý ve bu müjdeyle iradesini takviye etmelidir. Beyan-ý ilâhideki, “Ýnsan sa'yinin karþýlýðýný mutlaka görür.” sözünü sadece öbür âleme ait bir mükafât müjdesi, bir ahiret semeresi ve Cennet meyvesi þeklinde anlamamak lazýmdýr. Cenâb-ý Allah, çalýþan insaný daha dünyadayken de ödüllendirir; bazen bir inþirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karþý arzu ve iþtiyak þeklinde mükafât verir. Her çalýþma ve gayret ayný zamanda ruhânî bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ý Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtýný hizmet içinde derc etmiþtir. Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuþtur.” der. Evet, sen sa'y ettikçe Allah senin moralini yükseltir, kývamýna kývam katar, metafizik gerilimini güçlendirir. Seni daha güzel iþlere muvaffak eder. Vakýa, insan hayr ü hasenâtýnýn listesini tutmamalý, yaptýðý iþlerle övünmemeli, baþarýlarýndan dolayý fahirlenmemelidir. Bununla beraber, her baþarý mü'mim için iki hayrý daha beraberinde getirebilir. Bir yandan, insan, aczine, fakrýna ve kusurlarýna raðmen salih kullar arasýnda bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalýþýyor olma duygusuyla, kendisini o daireye dahil eden Cenâb-ý Allah'a karþý hamd ü senâ hisleriyle dolar. Diðer taraftan da, her baþarýnýn sonunda insan için farklý bir mücadele zemini de oluþur. Muvahhid mü'min, yapýlan iþleri ve baþarýlarý sahibine verme hususunda çok hassas davranýr; nefsine pay çýkarmamaya azami özen gösterir. “Hayýr! Þu periþan halimle ben bu baþarýlarýn binde birini bile elde edemezdim. Þu, þu, þu esaslardan dolayý bunlarý lutfeden Allah'týr. Baþarýlar O'ndan, hata ve kusurlar nefsimdendir.” der ve bir de o mücadelenin sevabýný kazanýr. Kâr içinde kâra muvaffak olur; hem sa'yin sevabýný alýr, hem hamd ü senânýn mükafatýný görür ve hem de baþarýlarý asýl sahibine verip Allah'a baðlýlýðýný ifade ederek hasenâtýný katlar. Böylece ayný zamanda bir salih daire oluþturmuþ olur; hayýr, baþka bir hayrý tevlid eder; o diðer bir iyiliðe vesile olur; o da baþka bir haseneyi doðurur. Böylece, rahat düþüncesine bir anlýk karþý koyma ve iradenin hakkýný verme neticesinde Allah Teâlâ insana çok þey kazandýrýr. Þeytanýn Düðümlerini Çözün!.. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) buyurur ki, “Bir insan (gece) uyuyunca þeytan onun boyun köküne üç düðüm atar. Her düðümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der. O kimse gece uyanýp abdest alýrsa, bir düðüm çözülür. (Kur'ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allah'ý anarsa, bir düðüm daha çözülür. Bir de namaz kýlarsa, þeytanýn düðümlerinin hepsi çözülür. Böylece insan, canlý ve hoþ bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde içi kararmýþ ve uyuþuk bir halde sabahlar.” Evet, bir taraftan nefis diðer yandan da þeytan sürekli insanýn kulaðýna fýsýldar dururlar; “Rahat et, hele azýcýk daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler. Ýnsan, bu nefsî ve þeytanî çaðrýlara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatýp dursa da, o fýsýltýlarýn ardý arkasý kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuþukluða sebep olur. Dolayýsýyla, ilk þeytanî fýsýltý anýnda iradenin hakkýný verip doðrulmak, kalkýp yataktan uzaklaþmak bir tepeyi aþmak gibidir; o tepeyi aþan insan iþin gerisini de yavaþ yavaþ getirir. Bazen üzerinize aldýðýnýz bir sorumluluk, altýndan kalkýlmaz gibi olur da çok zorlanýrsýnýz; o iþe baþlamada biraz çekimser davranýr, az sýkýlýr ve hatta bunalýmlar yaþarsýnýz. Bir vaaz, bir konferans ya da bir yazý vakti gelip kapýya dayanýnca dünyanýn yükü omzunuza binmiþ gibi olur, mesuliyetin altýnda ezilirsiniz. Fakat, o meselenin bir köþesinden baþlar, projesini yapar, ana noktalarýný belirlerseniz, iþin temel atkýlarýný örgülemiþ sayýlýrsýnýz. Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz; on saatlik bir iþin bir saatliðini bile yaptýðýnýz zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz, o kadarcýk bir sa'y içinize bir miktar inþirah salar. On fasýlda bir faslý halletmiþ olma düþüncesi, on faslý da halledebilecek duygu ve düþünceyi tutuþturur içinizde. Ondan sonra iðnenizle, týðýnýzla veya caðýnýzla yavaþ yavaþ iþlemesi kalýr geriye. Bir zaman sonra da karþýnýza büyük bir nakýþ çýkýverir. Hepsini hallettiðiniz zaman ise, öyle bir rahatlarsýnýz ki, zaferyâb olmuþ bir komutan, iþini baþarýyla noktalamýþ bir iþ adamý ya da irþad ettiði insanlarýn hepsi üzerinde þöyle–böyle müessir olmuþ bir mürþid gibi inþirah yaþarsýnýz. Bu açýdan da, meylürrahat hücum ettiði zaman hemen pes dememek, ona karþý mücadele etmek ve iradenin hakkýný vermek zor olsa da, netice itibarýyla onu aþmak insana öyle bir zevk verir ki, rahatta ya da istirahatta o zevki yakalamak mümkün deðildir. Ýnsanýn Rahatý Çalýþmadadýr Haddizatýnda, mü'min her zaman hareket halinde olmalýdýr. O, çalýþýrken de dinlenirken de hareketi hayatýna esas yapmalýdýr. Mesâisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatýnda boþluða hiç yer býrakmamalýdýr. Gerçi, beþerî bir ihtiyaç olarak tabii ki o da dinlenecektir; ama zarurî uyku haricinde onun dinlenmesi de yine aktif dinlenme þeklinde gerçekleþmeli ve onun istirahati bir iþten bir baþka iþe intikal þeklinde olmalýdýr. Mesela, kitap mütalaa ederken zihni yorulursa, kendini evrâd ü ezkâra vermeli; vakti gelince namazla nefeslenmeli, bir kere de kýyam, kýraat, rüku ve secde lisanýyla Cenâb-ý Hakk'a teveccüh etmeli; sonra sâir iþleriyle meþgul olmalý, onlarý yaparken bedenî yorgunluða düþerse, o yorgunluðu atmak için hemen kapýnýn önünde hazýr bekleyen ikinci bir namaza kalkmalý.. ve böylece, “çalýþarak dinlenme, dinlenirken çalýþma” metoduyla dinamik bir hayat tarzý ortaya koymalýdýr. Üstad Hazretleri bu mevzuyu noktalarken, “Evet, size meþakkatte büyük rahat var. Zira, fýtratý müteheyyiç olan insanýn rahatý yalnýz sa'y ve cidaldedir.” der. Üstad'ýn bu sözündeki cidal, Kur'an-ý Kerim'in “mirâ” olarak ele aldýðý baþkasýnýn sözüne itiraz edip onunla mücâdeleye tutuþmak ve galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek demek olan cidalden çok farklýdýr. Ýnsanýn baþkalarýyla uðraþmasý, söz kavgasý yapmasý ve galip görünmek için çekiþip durmasý manasýna gelen cidal, Ýslam ahlakýnda çirkin bir huy olarak kabul edilmiþtir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bir kavim, içinde bulunduðu hidayetten sonra sapýttý ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuþtur.” buyurarak, bir ümmetin içinde mirâ zuhur ederse, o ümmetin vahyin bereketinden mahrum kalacaðýný belirtmiþtir. Dolayýsýyla, fýtrat itibarýyla heyecanlý ve coþkulu bir yapýya sahip olan insan için önemli bir huzur bulma ve rahat etme vesilesi olan cidal, çalýþýp çabalama, gayret sarfetme ve bir maksadýn hasýl olmasý için elden geleni yapma manasýna gelen sa'y ü gayrettir. Evet, bir ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancý varsa, o, bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacak; Rabbi uðrunda, dünyada gösterdiði bütün cehd ve gayreti deðiþik deðiþik cennet nimetleri halinde ötede mutlaka bulacaðýný düþünerek sürekli salih ameller iþleyecektir. O her an baþka hayýrlý bir iþin peþinde olacak ve ahiret azýðý tedarik edebilmek için dur durak bilmeden çalýþacaktýr. Böyle bir çalýþma, zâhiren dünya için de olabilir; o iþe asýl deðer kazandýracak olan husus niyettir. Þayet insan, “Cenâb-ý Allah bana versin, ben de onu deðiþik þekillerde Rabbime iade edeyim. Rabbim saðanak saðanak baþýmdan yaðdýrsýn, ben onlarý baraj gibi bir merkezde biriktireyim; sonra da kanallarla kuvve-i inbatiyesi olan arazinin baðrýna salayým.” düþüncesindeyse, onun dünyalýk gibi görünen iþleri bile Bâkî'ye müteveccihtir ve beka televvünlüdür. Mesela, günümüzde, eðitim ve diyalog faaliyetleri adýna dünyanýn beþyüz yerinde ocak tüttürülüyorsa bu sayýyý bine çýkarma niyetiyle çalýþýp didinen insanlarýn gayretleri sadece dünyalýk olarak kabul edilemez. Beþyüz yere daha birer meþale ulaþtýrýp oralarý da aydýnlatma meselesi imkana vâbeste bir iþtir. Bu iþ için, bir taraftan o meþaleleri tutuþturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar yetiþtirmek gerekirken, beri taraftan da o insanlarý istihdam edebilecek çalýþma alanlarý hazýrlamak icap etmektedir. Ýþte, bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanlarý oluþturma hem de o alanlarý dolduracak rehberleri yetiþtirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya iþleriyle meþgul olsa bile, niyeti hâlis kaldýðý müddetçe hep ahiret hesabýna çalýþýyor demektir. O Allah'tan alýp yine Allah'a veren bir daðýtým memuru gibidir. Alvar Ýmamý, “Allah'dan al, Allah'a ver” derdi. Þayet ahiretin varlýðýna inanýyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklýlaþtýrýr, yine Allah'a iade edersin. Cenâb-ý Hak sana varlýk verir, vücud verir, insanlýk verir, sýhhat verir.. sen de bunlarý engin bir kulluk þuuruyla karþýlar, Allah'a karþý vefâ, sadâkât ve ibadet olarak deðerlendirir ve O'na iade edersin. Allah sana malî imkanlar verir, çalýþma gücü verir, canlýlýk verir, aþk u iþtiyak verir.. sen de bunlarý O'nun yolunda deðerlendirir ve Allah'ýn adýný î'lâ þeklinde O'na iade edersin.. ve böylece bir emanetçi gibi davranýrsýn. O'ndan alýrsýn; fakat bir emanetçi þuuruyla alýrsýn. Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her þeyi tam deðerlendirir, hatta geliþtirip nemalandýrýr ve sahibine iade edersin. “Ben bu mevzuuda sadece bir hizmetçiyim. Esas mal sahibi Sen'sin, benim sahibim de Sen'sin, mâlikim de Sen'sin, melikim de Sen'sin; ben hem Sen'in milkinim, hem de mülkünüm.” dersin. Ýþte, bu niyetle ortaya koyacaðýn bir sa'y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalýþma ve mukaddes bir hareketliliktir. Sözün özü; -Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleriyle- bu kainatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her þey, her an hareket halinde ve alabildiðine bir faaliyet içerisindedir; bütün varlýklar var güçleriyle harýl harýl çalýþmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için þevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadýrlar. Ýnsanýn, “sünnetullah” olarak varlýðýn baðrýna konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranmasý düþünülemez. Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklýk, keyfiyet itibarýyla adem ve yokluðu çaðrýþtýrýr. Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklýk içinde hiçe iner. Bundan dolayýdýr ki, tembel ve iþsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sýkýntýlý insandýr. Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluðun yeðenidir. Dahasý, atalet sýkýntýyý, sýkýntý sefaheti, sefahet de fakirliði ve bedbahtlýðý doðurur. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayýrdýr, nurdur. Bu itibarla da, çalýþan insan huzur bulur, þikayet hissiyle deðil þükür duygusuyla dolu olur.
|