Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Rakipsiz Yarýþ Yazdr E-posta
Soru: Kur’an’ýn has talebelerinin, hem gýpta etmekten hem de insanlarý gýptaya sevk etmekten uzak kalmalarý gerektiði vurgulanýyor. Bu zaviyeden, hayýr yarýþýnda önde koþanlarýn, diðer insanlarýn iyilik duygularýný coþturmak için zekat ve sadakalarýný açýktan vermelerini ve onlarýn cömertlikleri karþýsýnda imrenmekten kendilerini alamayanlarýn halini nasýl deðerlendiriryorsunuz?

Cevap: Gýpta; bir insanýn, baþkasýnýn mazhar olduðu nimetlerin yok olmasýný temenni etmeden ayný nimetlerin kendisinde de olmasýný istemesi; diðer insanlarýn güzel sýfatlarýna ve mazhariyetlerine imrenmesi demektir. Haset ise, bir kimsenin, baþkalarýnýn mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karþýsýnda hazýmsýzlýk göstermesi, diðer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasýný ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Dolayýsýyla, hasette çekememezlik, hazýmsýzlýk ve kýskançlýk vardýr; gýptada ise, sadece bir imrenme söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya), “Mü’min gýpta eder, münafýksa hasede girer” buyurarak, mü’minde olsa olsa bir imrenme duygusunun olabileceðini, münafýðýn ise sürekli kýskançlýkla kývranýp duracaðýný vurgulamýþtýr.

Mahzursuz Haset: Gýpta (!)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i þerifte de, “Ýki kimseye hasette (gýptada) zarar yoktur: Kendisine bahþedilen serveti Allah yolunda infak eden imkan sahibi ve Allah’ýn lutfettiði ilimle amel edip onu baþkalarýna da öðreten kimse.”  buyurmuþtur. Evet, dini güzel öðrenip onu hayatýna hayat kýlan ve bir irfan kaynaðý haline getirdiði ilmiyle diðer insanlarý da aydýnlatan, hem teblið hem de temsil yoluyla Kur’an hakikatlerinin samimi tercümaný olan bir insanýn haline özenmek, “Keþke ben de bunun gibi olabilseydim; keþke ben de dinimi iyi öðrenip hem kendi hayatýmý nurlandýrsam hem de onu baþkalarýna anlatabilseydim!..” demek mahzursuz olsa gerektir. Hatta, bir nefis muhasebesi yapma, kendi halini yeterli bulmama ve dua da sayýlabilecek ulvi duygularla dolma açýsýndan böyle bir gýpta faydalý da olabilir. Yine, hem servetle hem de cömertlikle serfiraz kýlýnan, Cenab-ý Hakk’ýn verdiði malý, O’nun yolunda gönül hoþnutluðuyla harcayan ve adeta vermeye doyamayan bir “infak tiryakisi” olan zenginin haline imrenmek ve “Keþke benim de geniþ imkanlarým olsaydý da böyle infakta bulunabilseydim. Keþke bir okul da ben yaptýrsaydým, ben de yüzlerce öðrenciye burs verebilseydim.” düþüncesiyle o insana gýpta etmek de zararsýzdýr.

Ne var ki, Peygamber Efendimiz bu hadis-i þerifte, imrenmeyi ifade eden gýpta sözcüðü yerine “haset” kelimesini kullanmýþ ve böylece, gýptanýn çekememezliðe hem-hudut bir ruh hâleti olduðunu da nazara vermiþtir. Yani, gýpta mahzursuz olsa ve bir ölçüde mübah sayýlsa bile, onun sýnýrý hasede bitiþiktir ve gýpta sahasýnda dolaþmak bir yönüyle þüpheli alanda dolaþmak gibidir. Dolayýsýyla, gýptanýn sýnýrý tam belirlenemezse o duygu kýskançlýða ve hasete dönüþebilir. Mesela; bir insan, sözlerini, halini ve tavýrlarýný çok beðendiði bir arkadaþýna imrenir ve ona benzemeyi arzularsa, bunda bir mahzur olmayabilir. Fakat, onun bu mülahazasý, “Niye o çok þey biliyor da ben bilmiyorum; neden o, dini güzel anlatýyor da ben anlatamýyorum?” þeklinde bir kýyaslamaya, hatta gizli bir rekâbete doðru kayarsa o zaman haddi aþmýþ olur.  Artýk o, gýpta sahasýndan çýkmýþ, haset alanýnda dolaþýyor; onun imrenme hissi de yerini kýskançlýða ve çekememezliðe býrakýyor demektir.

Ýþte bu sebeple, Kur’an’ýn has talebeleri, çekememezliðe hem-hudut olan ve hasetle arasýnda sadece ince bir perde bulunan gýptadan da uzak durmalýdýrlar. Onlar, haklarýnda takdir edilenlere razý olmalý, küçük bir his yanýlmasýyla da olsa kaderi tenkit etmemeli, hiçkimseyi rakip görmemeli ve güzel sýfatlar açýsýndan kendi kemalât arþlarýna ulaþmaya çalýþmalýdýrlar.

Gece Gelen Erzak Çuvallarý

Ayrýca, insanlarýn gýpta damarýný tahrik etmemek de gýpta edilecek halde bulunan kimselere düþen bir vazifedir. Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, ihlas düsturlarýný sayarken “faziletfuruþluk nev'inden gýpta damarýný tahrik etmemek” esasýný da zikretmiþtir. Evet, her fýrsatta þahsî meziyetleri sayýp dökmek, sözü hemen ferdî baþarýlara getirmek, muvaffakiyetleri kendine mal etmek ve hep önde görünmek de mahzurlu alan sýnýrýnda dolaþmak demektir. Çünkü, bunlarý yapan bir insan, kimse hakkýnda haset etmese bile, baþkalarýný kendi hakkýnda çekememezliðe itmiþ ve onlarýn gýpta damarýný tahrik etmiþ olacaktýr.

Bundan dolayýdýr ki, bizim kültürümüzde, bir insanýn kendi fazilet ve meziyetlerini sayýp dökmesi ayýp kabul edilmiþ; ayrýca, iyilikleri gizli yapma anlayýþý geliþmiþtir. Mesela, sadakalar, baþkalarýnýn görmeyeceði ve bilmeyeceði bir þekilde fakirlerin eline ulaþmasý için götürülüp bazý yerlere býrakýlmýþ; bu düþünceyle her köþeye “sadaka taþlarý” yerleþtirilmiþ; muhtaç kimseleri minnet altýnda býrakmamaya, onlarý incitmemeye ve hasede sevk etmemeye azamî gayret gösterilmiþtir. Sadakayý verenle onu alan arasýna vakýflar gibi aracýlar konmuþ, bu sayede hem fakirlerin mahcup olmalarý ve zýmnî bir baþa kakma tavrýna maruz kalarak incinmeleri önlenmiþ, hem de zenginlerin riyaya düþmelerine ve böbürlenmelerine meydan verilmemiþtir.

Evet, dinimizde nafile ibadetlerin ve sadakalarýn gizliliði esastýr. Peygamber Efendimiz, “Cenab-ý Hak, ne ‘desinler’ diye hayýr yapan süm’acýdan, ne gösteriþ delisi mürâîden, ne de iyiliðini baþa kakýp duran mennândan hiçbir þey kabul etmez!” buyurmuþtur. Hayýr ve hasenâtý gizli yapmak ve sadakayý kimseye göstermeden vermek gösteriþten ve “desinler”e iþ yapma mülahazasýndan kurtulmak için iyi bir yoldur. Bizim dünyamýzda, gizlice iyilik yapýp, yardým ettiði fakire bile kendini bildirmeden sýrra kadem basan insan çoktur. Seleflerimizden bazýsý, sadakasýný bir fakirin geçeceði ya da oturacaðý yere koyup oradan uzaklaþarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacýn cebine para koyarak; bir baþkasý da, sýrtýndaki yardým çuvalýný bir kapýnýn önüne sessizce býrakýp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayý tercih etmiþler; riyadan, süm'adan ve minnet altýnda býrakmaktan son derece sakýnmýþlardýr.

Bir menkýbede anlatýldýðýna göre; bu fedakar ruhlardan biri de, Peygamber Efendimizin torunlarýndan olan Ýmam Ali Zeynülabidîn’di. Kendisini Allah’a kulluða adamýþ bu insanýn yaþadýðý dönemde halkýn arasýnda pek çok fakir, kimsesiz ve bakýma muhtaç insan vardý. Bunlarýn çoðu, ihtiyaçlarý olan yiyecek, içecek ve giyecek eþyalarýn bir gece vakti kapýlarýnýn önüne konmuþ olduðunu görürlerdi. Senelerce kimin getirdiðini bilemedikleri bu eþyalarý –bir taraflarýna iliþtirilen ‘helâldir’ pusulasýna da güvenerek– kullanmýþlardý. Yýllardan sonra bir sabah, kapýlarýn önü boþ kalmýþtý. O gece hiçbir muhtacýn eþiðine erzak çuvalý býrakýlmamýþtý. Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sýrada “Ýmam Ali vefat etti.” diye bir ses duyuldu. Hak dostunu yýkayan, defin için hazýrlayan gassal, imamýn sýrtýna el vurunca kocaman bir nasýrýn varlýðýný görmüþ ve su yerine onu gözyaþlarýyla yýkamaya baþlamýþtý. Zira o koca Ýmam tam yirmi yedi sene fakire fukaraya çuval çuval yardým taþýmýþtý sýrtýnda. Taþýdýðý yüklerden dolayý sýrtý nasýr baðlamýþtý. Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamýþtý. Kimsenin haberinin olmasý da gerekmezdi; çünkü, asýl gaye Allah’ýn rýzasýný kazanmaktý ve her þeyi bilen Allah, bir gece vakti sýrtýnda erzak çuvalý taþýyan Zeynülâbidin’in halini de görüyor ve biliyordu.

Ýþte, o ve onun gibiler, nazarlarýný rýza ufkuna kilitlemiþ ve kulluk kulvarýnda rekabetsiz yarýþmayý seçmiþlerdi. Dolayýsýyla, kendileri gýptaya ve hele hasede hiç girmedikleri gibi, baþkalarýnýn gýpta damarýný tahrik etmemeye ve yaptýklarý yardýmlara riya, süm’a, minnet ve eza bulaþtýrmamaya da çok dikkat etmiþlerdi. Onlarýn yürüdüðü yol, dinî hayatta, ahirete yatýrým yapmada ve Allah rýzasýný kazanmada yarýþma duygusu diyebileceðimiz “tenâfüs” yoluydu.

Hedef Sonsuzluk Þerbeti

Gýpta manasýna da gelen “tenâfüs” kelimesi, baþkasýnda görülen bir olgunluða imrenme, o güzel sýfatý yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayýrlý bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasýna çalýþma demektir. “Felyetenâfesi’l-mütenâfisûn - Ýþte yarýþacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarýþsýnlar!” (Mutaffifîn, 83/26) mealindeki ayet de hayýrda yarýþmaya teþvik anlamýyla bunu ifade etmektedir. Yani, bu dünyanýn cazibedar güzelliklerini elde etmek için birbirini kýrarcasýna mücadele eden insanlarýn, aslýnda ebedî huzura kavuþmak ve sonsuzluk þerbeti içmek için yarýþmalarý gerektiðini belirtmektedir.

Tenafüs yolunda ve hayýr yarýþýnda gýpta ve hasede açýk bir rekabet söz konusu deðildir.  Çünkü, bu yarýþta herkes kendi rekorunu kýrmakla vazifelidir ve her fert onun için takdir edilen olgunluk eþiðine ulaþmaktan sorumludur. Ayný zamanda, bu yarýþta herkes birbirinin yardýmcýsýdýr. Zira, her fert, þahs-ý mânevînin bir âzâsýdýr. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, bütün mü’minler “Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (aleyhissalatü vesselm) çýkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalýþan hademeler”dir. Öyleyse, her mü’minin cehd ve gayreti, üzerinde bulunduklarý geminin sahile doðru hareketine yardýmcý olmakta ve hem fert hem de umum hesabýna kâr olarak yazýlmaktadýr.

Evet, tenafüste, taksim edilen amellerin yerine getirilmesi neticesinde herkesin hesabýna kaydedilen paylaþýlmýþ bir hayýr mevzubahistir. Yine, Üstad hazretlerinin sözleriyle ifade edecek olursak diyebiliriz ki; Hakka hizmet, büyük ve aðýr bir defineyi taþýmak ve muhafaza etmek gibidir. Ne kadar kuvvetli eller yardýma koþarsa, o defineyi omuzunda taþýyanlarýn daha ziyade sevinmeleri ve memnun olmalarý icap eder. Yardýma gelen güçlü insanlarý kýskanmak þöyle dursun, onlarýn kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini, tesirlerini ve yardýmlarýný ciddi bir muhabbetle alkýþlamalarý gerekir. Aksi halde, yardým etmek isteyen o insanlara rekabetkârâne bakýlýrsa, o iþin ihlasý kaçar ve beklenen netice elde edilemez.

Dolayýsýyla, Kur’an’ýn has talebeleri asla haset etmez, hasete sýnýr komþusu olan gýpta alanýnda da dolaþmaz; ama tenafüste bulunur ve hayýrda yarýþýrlar. Yani, herbiri diðerini mübarek bir yardýmcý olarak görür ve herkes kendi hakkýnda takdir edilen ve elinden gelen bir iþi tamamlamaya bakar. Mesela; i’la-yý kelimetullah hizmeti yapýlýrken, bir insan, hoþ bir ses ve samimi bir edayla Kur’an tilavet ederek kalbleri yumuþatýr; diðeri, güzel bir na’t okuyarak gönülleri coþturur ve bir baþkasý da arkadaþlarýndan geri kalmaz, birkaç ibretlik söz söyleyerek diðerlerinin hazýrladýðý atmosferi dini anlatma adýna deðerlendirir. Görüleceði üzere, iþler bölüþülür, herkes kendi vazifesini eda eder ve sonunda yine herkes kazanýr; bir paylaþma söz konusu olur. Baþlangýç itibarýyla, o iþin kime ait olduðu belli deðildir; mesele sadece bir fert üzerine bina edilmemektedir; o iþe herkes iþtirak etmekte ve her insan taþýn altýna elini koymaktadýr. Herkes yapabileceðinin en iyisini yapmaya çalýþmakta, ortaya bir insanýn tek baþýna elde edemeyeceði bir netice çýkmakta ve elde edilen semere umumun malý olmaktadýr. Zaten Kur’an-ý Kerim de böyle bir yarýþa teþvik etmekte ve “Öyleyse durmayýn, hayýrlý iþlerde birbirinizle yarýþýn.” (Maide, 5/48) demektedir.

Örnek Olmak ve Teþvik Etmek Ýçin

Ýþte, böyle bir hayýr yarýþýnda, dost ve arkadaþlarýn iyilik duygularýný harekete geçirmek için sadaka gibi yardýmlarýn açýktan yapýlmasý da efdaldir. Zira, insanlarýn atâlet ve lâkaytlýkla me’yusiyet içinde kývrandýðý bir anda, cömertlik hisleriyle dolup þevk ve gayretle salih ameller iþleyenler çevrelerindeki kimseleri de çalýþmaya ve güzel iþlere sevk etmiþ olurlar. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehaya) “Sadakayý gizlice vermek, açýkça vermekten efdaldir. Ancak, baþkalarýnýn örnek almasýný ve onlarýn da amel-i salihte bulunmasýný isteyen bir kimse için açýkça vermek daha faziletlidir.” buyurmuþtur. Evet, dost ve arkadaþlarýnýn nazarlarýný da ahiretin yamaçlarýna çevirmek isteyen bir insan, açýktan bir hayýr yaptýðý zaman, onlarý da sevap kazanmaya teþvik etmekten baþka bir maksat taþýmaz. Farz olan zekatý da açýkça vererek, hem ilâhî emre uyar hem de baþkalarýna da bu vazifeyi hatýrlatýr.

Kur’an-ý Kerim, “Mallarýný gece ve gündüz, gizli ve açýk hayra sarf edenler var ya, onlarýn mükâfatlarý Allah katýndadýr. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/274) buyurmakta; herhangi bir muhtaç gördüðü vakit, hiç gecikmeksizin onun ihtiyacýný gideren kimseleri takdir etmekte ve bütün müslümanlarý hayýrlý iþler peþinde koþmaya özendirmektedir.

Rivayetlere göre; Hazreti Ebu Bekir efendimiz kýrkbin dinarýn onbinini gece, onbinini gündüz, onbinini gizli, onbinini de açýkça olmak üzere bir günde tasadduk etmiþ ve bu ayet onu takdir sadedinde nazil olmuþtur. Yine, Hazreti Ali efendimizin sadece dört dirhem gümüþü varken, onun birini gündüz, birini gece, birini açýkça, birini de gizlice fakirlere daðýttýðý nakledilmektedir. Ayet-i kerime özellikle bu iki sahabe efedimize iþaret ediyor olsa bile, kelam-ý ilahînin hükmü umumîdir ve merhum Elmalýlý Hamdi Yazýr’ýn da dediði gibi, buradaki infak farz, vacip ve nâfile olmak üzere her çeþit infaký içine almaktadýr. Dolayýsýyla, öyle bir zaman gelir ki, din ve vatan uðrunda bütün mal varlýðýnýn infaký gerekir ve öyle bir seferberlik anýnda herkesi teþvik için açýktan infak etmek daha iyidir. Allah yolunda canýn bile feda edilmesi gereken öyle zaman dilimleri olur ki, o durumda insan bütün varlýðýný infak etse sezâdýr. Özellikle, millete rehber olma konumunda bulunanlarýn, yüce hakikatler uðrunda fedakarlýk yapmayý avama da öðretmek için mal varlýklarýnýn çoðunu infak etmeleri ve bunu açýktan açýða yapmalarý mahza hayýrdýr ve hatta bir görev bile sayýlabilir.

Bir Avuç Hurma da Olsa...

Bu hususta da en güzel örnekler sahabe efendilerimizdir: Abdullah b. Mesud hazretleri der ki: Sadaka ayeti nazil olunca hepimiz Allah yolunda tasadduk edecek bazý þeyler bulma arayýþýna koyulmuþtuk. Öyle ki, hamallýk yapýp az da olsa para kazanarak infakta bulunmaya çalýþýyorduk. Çarþýya-pazara gidip sýrtýmýzda eþya taþýyor, ücretini alýr almaz da, “verenler” arasýna dahil olmak için Efendimiz’in huzuruna koþuyorduk. Yine bir gün Efendimiz ensâr ve muhacirînin himmetine baþ vurdu. Ya bir yere seriyye gönderecekti de ordunun teçhizi için yardým istiyordu ya da  çölden gelen fakir insanlarý doyurmak ve onlarýn ihtiyaçlarýný görmek için “verin!” diyordu. Peygamber Efendimiz’in teþvikleri karþýsýnda Hazreti Abdurrahman b. Avf, her zamanki civanmertliðiyle seslendi; “Ya Rasûlallah!” dedi, “Bende dört bin dirhem var, kabul buyurunuz.” Efendimiz çok memnun kalmýþ ve ona hayýr duada bulunmuþtu. Hem Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in þevk veren sözlerini duyan hem de cömert insanlarýn büyük fedakarlýklarýný gören herkes bu hayýr yarýþýna katýlmak istiyordu. Mal-mülk sahipleri böyle bol bol verirken, imkanlarý geniþ olmayanlar da az da olsa verebilecekleri bir þey arýyorlardý. Bunlardan birisi de ensardan fakir bir müslüman olan Ebu Akîl idi. Onun iki avuç hurmadan baþka bir þeyi yoktu. Fakat, öyle de olsa adýný “hayýrda yarýþanlar” arasýnda yazdýrmalýydý; elindeki hurmanýn bir avucunu ailesine ayýrdý, diðerini de himmet mallarýnýn içine kattý.

Evet, Allah’ýn rýzasýný kazanma çok hoþ ufuktur; onu “i’lâ-yý kelimetullah” ile yakalama pek kutsal bir vazifedir ve o hususta rekabetsiz yarýþma da çok güzel bir iþtir. Ýnsan rýzaya kilitlenirse, hasetten fersah fersah uzak durur, gýpta mülahazalarýndan bütün bütün kaçýnýr. Kendi hakkýnda takdir edilenlerle yetinir ve içinde bulunduðu þartlarýn izin verdiði ölçüde hayýr yarýþýný sürdürür. Allah’ýn rýzasýný hedefleyen samimi bir mü’min, ümniye ve kuruntularýn adamý deðildir; o “imkaným olsaydý, elimden gelseydi” bahanelerinin ardýna sýðýnmaz; Allah ne kadar imkan vermiþse, iþte o kadarýyla, yapabileceði her þeyi yapar ve kendine bahþedilen nimetlerin þükrünü bu þekilde eda ederek sonraki ihsanlara davetiye çýkarýr. Kendisi gýptadan uzak kaldýðý gibi baþkalarýný gýptaya sevketmekten de sakýnýr. Hedefinde sadece Cenâb-ý Hakk’ýn rýzasý olduðu için, gerekirse iki adým geriye gider; icap ederse bir adým öne çýkar. Yaptýðý bir iþi baþkalarýnýn desteðiyle meydana gelmiþ ya da tamamen baþkalarý tarafýndan gerçekleþtirilmiþ gibi göstermek rýza-yý ilahîye daha muvafýk geliyorsa, bu defa meseleyi o þekilde ortaya koyar. Onun için sadece vazifenin gereðinin yapýlmasý önemlidir; onu yapanýn kim olduðu ise bahse deðmeyecek kadar önemsizdir. Konuþulan hakikat olduktan sonra onu kim seslendirirse seslendirsin mühim deðildir; hak ve hakikat muzaffer ise zaferi kazandýranlar arasýnda kendi adýnýn anýlýp anýlmamasý müsavîdir. Çünkü o, kaptanlýðýný Allah Rasûlü’nün yaptýðý bir gemide hizmetçidir; Rasûlüllah’ýn gemisi Darüsselam’a ulaþtýktan sonra o gemide bulunan herkesin sahil-i selamete çýkacaðý da þüphe götürmez bir gerçektir.

Ýþte, bu mülahazalara baðlý bir mü’minin haset, kýskançlýk ve hatta gýpta ile alakasý olmayacaktýr. O, riya ve süm’anýn semtine de asla uðramayacaktýr. Hayýr yarýþýnda önde yürürken, diðer insanlarýn iyilik duygularýný coþturmak için imkanlarý elverdiði ölçüde açýktan infakta bulunduðu anlar olduðu gibi; bir muhtaç gördüðünde gece gündüz demeden hemen onun ihtiyacýný gidermeye koþtuðu ve bunu yaparken de muhatabýný minnet altýnda býrakmamak için kendini tanýtýp bildirmemeye özen gösterip gizliliði tercih ettiði zamanlar da olacaktýr.

Soru: “Bir sene boyunca þu kadar öðrenciye burs vereceðim, hayýr yarýþýna þu kadar bir infakla dahil olacaðým?” diyerek vaadde bulunan bir insanýn zikrettiði o miktarý mutlaka infak etmesi gerekir mi? Yerine getirilmeyen vaadlerin hükmü nedir?

Cevap: Verilen sözde durma ve ahde vefalý davrama Ýslam ahlakýnýn en önemli esaslarýndan biridir. Cenâb-ý Hak, pek çok ayet-i kerimede vaade vefalý olmayý ilahî bir ahlak olarak anlatmakta ve “Verdiðiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (Ýsra, 17/34) diyerek bizi de verdiðimiz sözlerin gereðini yapmaya çaðýrmaktadýr.

Verilen sözden ve yapýlan ahidden dönmek bir nifak alâmetidir. Buhârî ve Müslim gibi en sahih hadis kaynaklarýnda Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Münâfýðýn alâmeti üçtür: Konuþtuðunda yalan söyler, vaad edip söz verdiðinde sözünden döner ve kendisine bir þey emanet edildiðinde ihanet eder” buyurmaktadýr. Bazý rivayetlerde bunlara dördüncü bir madde daha eklenmekte ve “Kavga ettiðinde haktan sapar, düþmanlýkta aþýrý gider” denmektedir.
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya) bir baþka hadis-i þerifte de, “Vaad borçtur. Sözünde durmayana yazýklar olsun!” duyurarak vaade vefalý olmamýz ikazýnda bulunmuþtur.

Verilen Söz Borçtur

Allah’ýn rýzâsýný kazanmak için, malýnýn belli bir miktarýný infak etme sözü veren insan, onu kendi nefsine vâcib kýlmýþ sayýlýr ki, onun bu sözü bir yönüyle nezir (adak) kategorisinde deðerlendirilir. Bir þeye nezreden insan, Allah ile bir nevi sözleþme yapmýþ olur. Dolayýsýyla, nezrini îfa etmesi, yani, kendi nefsine vâcib kýldýðý þeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.

Ýslam alimleri, hem borçlunun zimmetinde bulunan mislî eþyayý, yani ölçü ve tartý ile belirlenip benzeri ile ödenebilen þeyleri, hem de bir insanýn ödemeyi taahhüt ettiði miktarý “borç”  tarifi içinde ele almýþlardýr. Dolayýsýyla, “Þu zaman içinde þu kadar öðrenciye burs vereceðim, þu kadar infak edeceðim?” diyerek vaadde bulunan bir insanýn zikrettiði o miktar, onun üzerine borç olur ve mutlaka o miktarý ödemesi gerekir.

Hadis-i þerif'te, bir an önce borcunu ödeme imkanýna sahip olduðu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduðu belirtilmiþtir. Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarýnda, Rasûlüllah Efedimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazýný kýlmadýðý rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir. Allah Rasûlü “Onun borcu var mýydý?” diye sorar. “Evet iki dinar borcu vardý” cevabýný alýnca, “Arkadaþýnýzýn namazýný siz kýlýnýz” buyurur. Bunun üzerine, Ebû Katâde hazretleri, “O iki dinarý ben yükleniyorum,” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamýn namazýný kýlar. Ýþte, tek baþýna þu hadise bile bir borcu ödeme hususunda ne denli hassas davranýlmasýný gerektiðini gösteren çok önemli bir ikazdýr.

Sahabe efendilerimiz borç karþýsýnda bu hassasiyeti her zaman ortaya koymuþlardýr. Mesela, vefatýna sebep olan hançer darbesini aldýðý zaman Hazreti Ömer’in ilk söylediði sözlerden biri de “Bakýn bakalým, malým borcumu ödemeye yetecek mi?” sözü olmuþtur. “Þayet, yetmeyecekse Adiyy oðullarýndan, onlarda da yoksa Kureyþ’ten alýp borcumu ödeyin!” vasiyetinde bulunmuþtur.

Öyleyse, herkes vaadinin ardýnda durmalý, sözünü yerine getirmeli ve taahütte bulunduðu miktarý mutlaka ödemelidir.

  
Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com