Cumartesi, 22 Kasm 2008
 

  Anasayfa


 
 
Baþörtüsü
Baþörtüsü Yasaðý Maðdurlarý
Tesettürün Þekilleri
Giriþ Formu





Kayp Parola?
Hesabnz yok mu? Kayt Ol

 
 
 
 
Bölümler

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Sen Bahtsýz Deðilsin!.. Yazdr E-posta
Soru: “Kur'âný sana, bedbaht olasýn, sýkýntýya düþesin diye indirmedik” (Tâ Hâ, 20/2) mealindeki ayet-i kerimeyi nasýl anlamalýyýz?

Cevap : Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatý boyunca insanlýðýn içinde bulunduðu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karþýsýnda hep ýzdýraptan iki büklüm yaþamýþtý. O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kýlýnmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek baþýna Hira'ya misafir olduðu gecelerde insanlýðýn dertlerini düþünür ve “tahannüs” adýyla anýlan ibadete baðlý bu yalnýzlýklarýnda tefekkürün yaný sýra beþerin problemlerinin halli için Yüce Yaratýcý'ya dua ederdi. Allah Rasûlü, her zaman tam bir mesuliyet insanýydý. Ýdrak ettiði ve farkýna vardýðý hiçbir mesele O'nun sorumluluk duygusunun dýþýnda kalamazdý. O kendisini her þeye karþý sorumlu tutardý: Varlýk ve hâdiseler karþýsýnda sorumlu.. aile ve toplum karþýsýnda sorumlu.. herkese ve her þeye karþý sorumlu.. evet, mesuliyet þuuru O'nun tabiatý olmuþtu.

Ýnanmýyorlar Diye...

Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bütün bu sorumluluklar O'nun gönlünde birer ýzdýraba dönüþmüþ ve ruhunda çýldýrtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye baþlamýþtý. Çünkü O, imaný zevk etmiþ, inancýn huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliðiyle tatmýþ ve ahiretin va'dettiklerini hakkalyakîn bilmiþti. Dolayýsýyla, artýk O, rotasýný þaþýran insanlara rehberlik etmek, karanlýkta kalmýþlara ýþýk olmak ve ebedi saadete açýlan kapýyý onlara da göstermek için sürekli çýrpýnýp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanlarý ebedî hüsrandan kurtarma dâvasýna o kadar gönülden baðlanmýþtý ki, Kur'ân-ý Kerim, O'nun bu konudaki ýzdýraplarýný, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur'âna) inanmýyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir baþka ayet-i kerimede de Cenâb-ý Allah, Rasûl-ü Ekrem'ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Þuara, 26/3) þeklinde hitap ediyordu.

Herkesin imana uyanmasý ve insanlýðýn kurtuluþu hesabýna bu denli ýzdýrap çekme ve karanlýktakiler için bu kadar dertlenme marifete vâbeste bir meseledir. Ýnsan ancak bildiði ve idrak ettiði ölçüde ahirete ve ahiretin va'dettiklerine kýymet verir. Bazen her insanýn vicdaný bazý þeyler duyabilir. Mesela, herkes zaman zaman, “Allahým! Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum. Sen her þeyi yaratan Hâlýk u Kerîmsin, bense Senin zavallý bir mahlûkunum.” deyip, O'nun kapýsýnda ezildiðini hissedebilir. Fakat, âriflerin duyuþ ve hissediþi süreklidir ve daha derindir. Hele o engin ruhu ve aþkýn ufkuyla âriflerin de seyyidi olan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in meseleleri duyuþ ve hissediþi bambaþkadýr.

Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Mi'raç gecesi, bir noktaya ulaþýnca, Cibrîl-i Emîn'i partal bir elbise gibi çok yýpranmýþ, beti-benzi sararmýþ bir vaziyette gördüm. O noktaya vardýðýnda adeta ayaklarýnýn baðý çözülmüþ, yýðýlýp kalmýþtý. Allah karþýsýnda duyduðu haþyet onu bu hâle getirmiþti. O zaman bir meleðin Cenab-ý Hakk'ý nasýl bildiðini anladým.” Evet, Cebrail aleyhisselamýn o hâli Mevlâ-yý Müteâl'i bir melek marifetiyle biliþinin ve O'na karþý derin saygýsýnýn neticesiydi. Ýþte, Peygamber Efendimiz'in marifeti ve Hak karþýsýndaki haþyeti de onunkinden geri deðildi, hatta ileriydi. Çünkü, Râsul-ü Ekrem, melekleri bile geride býrakacak bir derinliðe sahipti. Bundan dolayýdýr ki, Miraç'ta Cibril-i Emin, bir noktadan sonra O'na, “Yürü, top senin çevkan senin!” demiþti. O gitmiþ, görmüþ, duymuþ, tatmýþ ve bilmesi gereken þeyleri hakkalyakîn bilmiþti.. sonra da o gördüðü, duyduðu, tattýðý þeyleri insanlara duyurma iþtiyakýyla geriye dönmüþtü.

Efendimiz'in Hüznü

Defaatle arz etmiþimdir; Abdulkuddüs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müþârun bi'l-benân” oldu.. Âyetü'l-Kübrâ'yý müþahede etti.. fizik âlemlerini aþarak fizik ötesine yürüdü; “Sidretü'l-Müntehâ” konaðýna uðradý, “Kâb-ý Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaþtý ve “likâullah”a mazhariyet ufkuna erdi.. görülmezleri gördü, duyulmazlarý duydu... Fakat, bütün bu güzellikler O'nun baþýný döndüremedi, bakýþlarýný bulandýramadý; O'na asýl vazifesini unutturamadý. O döndü, ümmetinin arasýna geri geldi. Allah'a yemin ederim, eðer ben o lütuflara mazhar olsaydým, o mertebelere ulaþsaydým, asla geriye dönmezdim!.” Onun bu sözü üzerine baþka bir Hak dostu da þu deðerlendirmede bulunur; “Ýþte velî ile nebî arasýndaki fark budur. Birincisi yaþar; fakat ikincisi yaþatmaya çalýþýr.” Evet, biri ulaþmaya gayret eder; diðeri baþkalarýný ulaþtýrma sevdalýsýdýr. Biri sürekli O'na doðru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billah diler.. beriki oraya çoktan varmýþtýr; o bir yandan Allah'la maiyyetini devam ettirme, diðer taraftan da, tattýklarýný tattýrma, duyduklarýný duyurma ve baþkalarýný da o zirveye ulaþtýrma peþindedir.

Bundan dolayý, Peygamber Efendimiz'in marifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakýlýnca, O'nun ýzdýraplarý daha iyi anlaþýlacaktýr. O, Cennet nimetlerine ermenin nasýl bir bahtiyarlýk ve Cehenneme yuvarlanmanýn ne tür bir talihsizlik olduðunu görmüþ; insanlarý ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaþtýrmak için dünyaya dönmüþtü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluþa götüren yolu iþaret ediyordu; fakat, insanlarýn çoðu O'nun mesajýna karþý bîgâne davranýyor, kendi mahiyetinden habersiz yaþýyordu. Merhum M. Akif'in,

“Haberdâr olmamýþsýn kendi zâtýndan da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!' dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandýr, cihanlar sende matvîdir”

dediði gibi, pek çok insan, yeryüzünde Allah'ýn halifesi olduðundan bîhaberdi.. bütün mahlukât arasýnda Hakk'ýn gözdesi olarak yaratýldýðýnýn þuurunda deðildi.. topyekün varlýðýn özü, usâresi ve Yüce Yaratýcý'nýn en parlak aynasý olduðundan habersizdi. Cennet'e namzet olarak yaratýlmýþtý; fakat, ateþe doðru yürüyordu.. selim bir fýtratla dünyaya gelmiþti; ama dâllîn güruhundan olmuþ, gazab-ý ilahiyi celbedenler arasýnda dolaþýyordu.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, insanlarýn bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kýyarcasýna ýzdýrapla kývranýyordu; o hassas ruhu insanlýðýn dertleriyle inliyordu. Dert ve ýzdýrabýn tahammül edilemez bir keyfiyet aldýðý anlarda ise, Cenâb-ý Hakk'ýn hem ta'dil hem de takdir ifade eden hitabý imdada yetiþiyordu. Allah (celle celalühü) bir gün O'na, “(Habibim) Sen dilediðin herkesi doðru yola eriþtiremezsin! Ancak Allah dilediðini doðruya hidâyet eder. ” (Kasas, 28/56) diyerek, inandýrmanýn þe'n-i rububiyete ait bir iþ olduðunu hatýrlatýyor; bir baþka gün de “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Þuara, 26/3) sözüyle O'na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.

Ta'dil ü Takdir Ayeti

Ýþte, sorduðunuz ayet-i kerime de, hem ta'dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir hitab-ý ilahîdir. Cenâb-ý Hak, Habib-i Ekrem'ine, “ Kur'ân'ý sana, meþakkat çekip, bedbaht olasýn diye indirmedik.” (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadýr. Yani; Kur'ân'ý sana, bahtsýz, talihsiz bir insan olasýn diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayý melûl, mahzun ve mükedder bir hale düþmeni istemedik. Bu Kitab'ý indirmekle seni, takatini aþan bir yükün ve aðýr bir meþakkatin altýna sokmayý da murad etmedik. Kur'ân, anlayýp anlatabileceðin, emirlerini uygulayýp baþka insanlara da öðretebileceðin bir kitaptýr. O teklif-i mâlâyutâkta bulunmamakta; sana da ümmetine de beþerin tâkatini aþan bir mükellefiyet yüklememektedir. Bazý emirlerinde zahiren bir meþakkat görünse bile, onlar da aslýnda meþakkat deðildir. Onlar, uzun bir yolculuða çýkmýþ bulunan insanýn hedefine sað-salim varabilmesi için yol azýðý mesabesindedir; ileride çýkmasý muhtemel tehlike ve engellere karþý birer korunma vesilesidir.

Ayrýca, Kur'âný sana, insanlarla münasebetlerinde sýkýntýya düþmene ve ona inanmýyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. “Onu, Allah'tan korkanlara, Yaratan'a saygý duyanlara bir öðüt, bir uyarýcý olarak indirdik.” (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen teblið ve temsildir; insanlarý inandýrmak þe'n-i rububiyete ait bir iþtir. Kur'ân'ý, ön yargýsý bulunmayan, istifade etmeye açýk duran, potansiyel olarak insanýn içinde haþyet hâsýl edebilecek þeyleri duyduðu zaman içi haþyetle dolan ve manevi deðerlere karþý saygý hissini bütün bütün kaybetmemiþ olan kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. Sen bu ilahî beyanýn ýþýðýnda insanlara yol göstereceksin, onun rehberliðini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat, onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen deðildir. Hem üzülme, o nasipsizlerden dolayý sen talihsizliðe düþmeyecek ve bahtsýz kalmayacaksýn. Zira, gönlü haþyetle dolu nice talihliler Hakk'ýn çaðrýsýna koþacak; ona inananlar senin göz aydýnlýðýn olacak.

Evet, bu ayet-i kerime bütün bunlarý ve daha baþka derin manalarý ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü'nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavýr ve durumlarý karþýsýndaki duyarlýlýðýný, insanlýðýn kurtuluþu hakkýndaki hassasiyetini, O'ndaki ölesiye yaþatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir.

Dahasý, bu ayette bir müjde vardýr. Bu Kur'ân'ý indiren Allah Teâlâ, onunla va'dettiði þeyleri de elbette gerçekleþtireceðini beyan buyurmaktadýr. Peygamber Efendimiz'i inkisar içinde býrakmayacaðýný ve asla bahtsýzlýða terk etmeyeceðini belirtmektedir. (Allah Rasûlü hakkýnda “þekâvet” tabirini kullanmak doðru deðildir; dolayýsýyla, ayetteki “teþkâ” kelimesini bahtsýzlýk olarak tercüme etmek daha uygun olsa gerektir.)

Haddizatýnda, bu ayet-i kerimeyi sadece Peygamber Efendimiz'in heyecanlarýný ta'dil eden ve onu ikaz için inen bir ilahî beyan þeklinde anlamak eksik, hatta yanlýþ olur. Evet, burada ta'dil ve tembih söz konusu olduðu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardýr. Cenab-ý Hak, Rasûl-ü Ekrem'ine adeta “Habibim, þu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanýp onun rehberliðinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ilerde öyle bir kaynak haline gelecek ki, gönlünde azýcýk haþyet duygusu barýndýran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynaða koþacak. Öyleyse, Sen teblið vazifeni yap, takdiri Allah'a býrak; kendine o kadar eziyet etme!” demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattýr hem bir ýzdýrap insanýnda olmasý gereken ruh enginliðini gösterme adýna arkadan gelenlere hedef tayin etme demektir ve hem de Kur'ân'ýn mesajýnýn hüþyar gönüllerde ma'kes bulacaðýnýn bir müjdesidir.

Ýnanýyorsan Bîgâne Kalamazsýn!..

Diðer taraftan, bu ayet bize de bir hedef göstermektedir: Nefsanî isteklerden, þahsî çýkarlardan ve gelecek endiþelerinden bütün bütün sýyrýlarak her zaman Rabbin huzurunda bulunuyor olma duygusuyla hareket etmeyi, Allah'a karþý hep haþyet hissiyle dolu bulunarak ilahi mesaja açýk yaþamayý ve bu sayede herkese sonsuzluk iksiri sunma niyetiyle çalýþýp çabalamayý yegâne gaye-i hayal bilmemiz gerektiðini ima etmektedir.

Evet, þayet Allah Teâlâ hak ve hakikatýn ne demek olduðunu senin ruhuna da azýcýk duyurmuþsa, artýk sen sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamazsýn. Çünkü, herkes belli bir seviyede marifete erer. Sen hangi seviyenin insaný isen, mutlaka onun hakkýný vermelisin, daha aþaðýya inemezsin. Cenâb-ý Hakk'ý her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana sahipsen ya da hiç olmazsa her an O'nun tarafýndan görüldüðün þuuruyla hareket ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapýnýn önündeki insan gibi yaþayamazsýn. Artýk sen zihninden geçen hayallerine bile hesap sormalýsýn.

Ýþte bu, bilmeye baðlý bir husustur. Þayet, Cenâb-ý Hakk'a inanmýþsan, O'nun va'dettiklerini biliyorsan, vaîdlerinden haberdarsan ve ahirete imanýn varsa, insanlýðýn hâl-i hazýrdaki durumu karþýsýnda lâkayt kalamazsýn. Eðer, ister saadet ister þekavet olarak, bir þeyin âkibetine inanmýþsan, insanlýðýn o þekavetten sýyrýlmasý, o talihsizliði aþmasý ve o saadete ulaþmasý için sen de günde birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razý olursun. Bu öteye inanmýþ ve adanmýþ bir ruhun vasfýdýr; bu Peygamberâne bir azmin, bir tavrýn ve bir duruþun gereðidir.

Peygamberler Yolu Izdýrap Ýster

Ötelere inanan insan, kendi istek ve ihtiyaçlarýna raðmen, çevresindeki insanlarýn mutluluðunu plânlayan, mensup olduðu toplum için nakýþ nakýþ huzur projeleri geliþtiren, insanlýðýn dertleri karþýsýnda hafakandan hafakana giren bir diðergâmdýr. O, dünyayý nefsine zindan edecek ve þahsý hesabýna bitip tükenecek kadar baþkalarýnýn saadetini düþünür. Düþünmemek onun elinde deðildir artýk; o yaþatmak için yaþayan bir fedakârdýr. O, Bediüzzaman edasýyla, “Gözümde ne Cennet sevdasý, ne de Cehennem korkusu var; milletimin îmanýný selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmava razýyým” derken gönlünün sesine tercüman oluyordur.. ya da ellerini açýp, Hazreti Ebu Bekir gibi, “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennemi ben doldurayým, baþkalarýna yer kalmasýn!” çýðlýklarýyla inlerken ayný hasbî ruhu seslendiriyordur. Þahsen, günümüzde bile “Allahým, bir tek insanýn hidayete ermesi için her gün elli defa ölmeye razýyým!” diyen karasevdalýlar biliyorum. Þimdi, bugünün Kur'ân talebelerinden birinin þu sözünü, Bediüzzaman'ýn samimi feryadýný ve Sýddýk-ý Ekber'in hasbî yakarýþlarýný yüze, bine, hatta bir milyona katlayýn; sonra onda Efendimiz'in ýzdýrabýný okumaya çalýþýn. Ýþte, o zaman insanlýðýn namzet olduðu akýbeti kendi marifet enginliðiyle bilen, dolayýsýyla iman etmeyenlerin ardý sýra çok hüzünlenen ve neredeyse üzüntüden kendisini yiyip tüketen Allah Rasûlü'ne “ Kur'ân'ý sana, meþakkat çekip, bedbaht olasýn diye indirmedik.” denmesindeki manayý bir nebze anlayabilirsiniz.

Þu kadar var ki, insanlýðýn kurtuluþu hesabýna bu denli ýzdýrap içinde bulunmayý herkesten beklemek doðru deðildir. Kimisi, sadece “Lâilahe illallah Muhammedün Rasûlullah” ikrarýnýn adamýdýr. O kendi adýna ebedi saadeti yakalamakla meþguldür. Böyle bir insan hakkýnda da su-i zan etmek ve onu dalâlette görmek büyük bir hatadýr. Hayýr, inþaallah, onun da necâta ermesi muhtemeldir. Fakat, kimisi de vardýr ki, o gece-gündüz hak ve hakikatleri herkese duyurmanýn plan ve projeleriyle oturup kalkmaktadýr. Yataðýna uzandýðý zaman bile, “Nasýl yapsam da, Allah'ýn mesajýný bütün dünyaya duyursam..” demekte, ýzdýrap içinde kývrým kývrým kývranmaktadýr. Ýþte, bunlara Cenâb-ý Hakk'ýn özel bir teveccühü olacaktýr; Allah bunlarý Peygamberlerle beraber haþredecektir.

Deðiþik vesilelerle arzettiðim gibi, Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ettikten sonra, bir dostu onu rüyasýnda görür; “Orada sana nasýl muamele edildi, nasýl karþýlandýn?” diye sorar. Hazreti Esved, “Vallahi, nübüvvetle aramda dört parmaklýk bir mesafe kalmýþ gibi muamele ettiler.” cevabýný verir. Evet, peygamberlik mesleði olan irþad ve teblið yolunun fedakar yolcularý ötede Peygamberlerin hemen ardýnda yer alacaklardýr. Dolayýsýyla, Þah-ý Geylanî, Ýmam Rabbânî, Muhammed Bahauddin Nakþibend ya da Ýmam Gazzali gibi büyükler de ayný sözü söyleseler, hilaf-i vâkî bir beyanda bulunmuþ olmazlar.

Hasýlý, söz konusu ayet-i kerimede, tembihle beraber bir iltifat, ta'dilin yanýnda da bir takdir vardýr. Bu açýdan da, ona ve benzerlerine, Peygamber Efendimiz hakkýnda “ta'dil ü takdir ayetleri” dense sezâdýr.

Yorum (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< nceki   Sonraki >
 
 
 
 
Son Haberler

 
 
 
 
Alimler
M. Fethullah Gülen
Said Nursi
Nimetullah Hocaefendi

 
 
 
 
Meryem Gibi
 
Seni Hiç Özlemedim!

Diðer Yazýlarý


 
 
 
 
Kimler Sitede

 
 
 


Edit by Hizmeteri.com