|
Soru: Himmet ve gayrete mani büyük bir tehlike olduðu vurgulanan “meylü't-tefevvuk” ne demektir? Bu tehlikeye karþý korunabilmek için nelere dikkat etmek gerekmektedir?
Cevap: Bildiðiniz gibi “meyil”; yönelme, istek ve arzu manalarýna gelmektedir. “Tefevvuk” da, üstünlük elde etmek, daha büyük olmak ve önde görünmek demektir. “Meylü't-tefevvuk” ise, bir insanýn, emsaline nazaran daha üstün meziyetlere sahip olma isteði ve önde bulunma arzusu sebebiyle farklýlýk ve üstünlük mülahazalarýna kapýlmasýdýr. Bu duygu, enaniyetle beslenmektedir; dolayýsýyla da, “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olamamýþ her insanda az çok tesirini göstermektedir. Bazýlarý hafýzalarýnýn kuvvetiyle, bazýlarý beyanlarýnýn gücüyle, kimileri seslerinin güzelliðiyle, kimileri de daha baþka istidat ve kabiliyetleriyle ya da soy-sop, servet ü sâman, þöhret ü þân gibi sâiklerle böyle bir farklýlýk düþüncesine kapýlmakta ve kendilerini baþka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygýya deðer görebilmektedirler. Aslýnda, her nimet insaný Allah'a götürebilecek bir helezondur. Ne var ki insan, ancak vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarýný nefyederek her türlü nimetin Allah'tan geldiðini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenab-ý Hakk'a karþý þükür vazifesini yerine getirmiþ ve kurbet ufkuna doðru yol almýþ olur. Evet, bütün iyilik ve güzelliklerin sebeplerini hazýrlayan, onlarý takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratýp semâvî sofralar halinde önümüze seren Allah'týr; öyleyse, neticede minnet ve þükran da O'nun hakkýdýr. Nimeti vereni görmezlikten gelerek sadece nimetlere ya da onlarýn sebeplerine takýlmak nankörlüktür. Þükür, nimetin ziyadeleþmesi için bir vesile olduðu gibi, nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete dönüþmesinin sebebidir. Cenab-ý Allah, “Eðer þükrederseniz Ben de nimetimi artýrýrým; þayet nankörlük yaparsanýz, biliniz ki azabým çok þiddetlidir.” (Ýbrahim, 14/7) mealindeki fermanýyla, þükredenleri mükâfatlandýracaðý vaadinde, küfrân-ý nimete düþenleri de cezalandýracaðý tehdidinde bulunmuþtur. Ýþte, zeka, hafýza, beyan gücü, ses güzelliði... gibi deðiþik istidatlar ve farklý kabiliyetler A llah'a teþekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafýndan verildiðini ve onlarýn emanet bir elbise gibi insana giydirildiðini unuturlar.. unutur ve onlarý sabit, deðiþmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye baþlarlar. Kalb ve kafalarýndaki bu duygu ve düþünce inhirafýný çirkin hýrýltýlar olarak dýþa aksettir ve zamanla “Benim zekam, benim hafýzam, benim fikrim, benim yazým...” sözlerini birer fâikiyet iddiasý þeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karþýsýnda þükür hisleriyle dolacaklarýna, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm'a isiyle karartýrlar. Bütün ihsanlarý, acz, fakr ve ihtiyaçlarýna binaen kendilerine bahþedilmiþ birer lütuf olarak deðerlendireceklerine ve onlarýn asýl kaynaðý üzerinde duracaklarýna, onlara sahip çýkar ve hak iddiasýnda bulunurlar. Her nimetin ayný zamanda bir imtihan vesilesi olabileceði ihtimaline karþý Allah'a sýðýnacaklarýna, sýðýnýp kulluk çýtasýný biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye þýmarýr, kendilerini biraz daha beðenir; her hal, tavýr ve davranýþlarýna mukabil takdir bekleyen, alkýþ isteyen kimseler oluverirler. Enâniyet ve Fâikiyet Mülahazasý Bu fâikiyet mülahazasý, yani, daha üstün ve daha kýymetli olma arzusu, bazen insanýn þahsî enaniyetinden kaynaklanýr. Allah'ýn ekstra lütuflarýna mazhar olan bir insan, saðlam bir kulluk düþüncesiyle onlarý hazmedip bala döndürmesi ve bal–kaymak gibi yudumlamasý mümkünken, bazen benliðine takýlýr, nimetleri kendi istihkakýna baðlar ve böylece onlarý zehire çevirmiþ olur. Her nimeti, Mün'im-i Hakiki'yi gösteren bir ayna gibi algýlayýp, Yunus Emre'nin ifadesiyle “Ballar balýný buldum, kovaným yaðma olsun” diyerek ihsanda bulunan Zat'a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düþer, sadece nimeti düþünür, onu kazanmýþ olduðu bir hak gibi görür; dolayýsýyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü'l-esbâb bulunduðunu hiç hatýrlayamaz ve nimetlerin asýl Sahibini kat'iyen düþünemez. Aslýnda, o güzel þeyleri his, þuur, kadirþinaslýk ve Allah'a teveccüh çerçevesi içinde deðerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdetâ onlarý enaniyetini besleyen faktörler haline getirir, her nimeti benliðine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felaket sebebine dönüþür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler. Günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazalarýyla dolup taþma belki her zamankinden daha fazladýr. Öyle ki, bugün inanan insanlar bile “özgüven”, “kiþisel geliþim”, “kendine güven” gibi unvanlar altýnda seredilen bir kýsým düþünceleri þeytâný hoþnut edebilecek mülahazalara çevirebilmektedirler. Oysa, hakiki mü'min kendine deðil, Allah'a güvenir. Bir yandan, Cenâb-ý Hakk'ýn verdiði iradeyi en iyi þekilde kullanýr; diðer taraftan da, “Allahým beni göz açýp kapayýncaya kadar bile nefsimle baþbaþa býrakma” der. Nefsine deðil, Cenâb-ý Hakk'a itimad eder. Nefsini ve nefsânî duygularýný an azýlý düþman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardýmcý olarak ise yalnýzca Allah'ý bilir. Sürekli “Hasbunallah ve ni'me'l-vekil - Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i Ýmran, 3/173) sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnýz Sana güvenip dayandýk, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacaðýz.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir. Fakat, þimdilerde bencillik o kadar yaygýndýr ki, çoðu insanlar Cenâb-ý Hakk'ýn lütuflarýný bile enaniyetleri hesabýna kullanmakta ve onlarý benliði besleyen birer unsur gibi algýlamaktadýrlar. Dolayýsýyla da, aslýnda herbiri birer yükselme helezonu olan nimetler, benlik adýna kullanýlýnca helâke götüren birer tuzak halini almaktadýrlar. Var mý Bu Cemaat Gibisi!.. Diðer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlýþ his ve düþünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uðrayýp geçen bazý nefsî ve þeytanî duygulardan kurtulup þahsen Allah için baþlayan, Allah için iþleyen ve rýza-yý ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, þahsý hesabýna “kullardan bir kul” olma þuuruna ulaþmýþ kimseler için de “âidiyet mülahazasý” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayý kendini farklý ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insaný bambaþka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanýn hemen her ülkesinde ortaya koyduðu eðitim faaliyetleriyle milletimizin adýný bayraklaþtýran ve insanlýk tarihi boyunca eþine az rastlanýr þekilde büyük bir hýzla faaliyet alanýný geniþleterek istikbalin sulh adacýklarýný kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapýlýrlar. Aslýnda, insanýn þahsî hayatý hesabýna “ene”den sýyrýlmasý çok büyük bir baþarý ve þeytana karþý önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, baþlangýç itibarýyla takdire þayan bir adým olsa bile, þayet “ene”nin yerini “nahnü” alýr ve insan o noktaya takýlýp kalýrsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiþ bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her þeyi “O”na vermek esastýr. Evet, benlik hissi aþýlmalý, “biz” duygusu öne çýkarýlmalýdýr; fakat, o noktada da âidiyet düþüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; þayet Cenâb-ý Hakk'ýn lütuflarý esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye baðlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduðu düþünülmelidir. Yani, bir toplumu teþkil eden her fert, “Biz yaptýk, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandýk” diyeceðine, “Cenâb-ý Hakk'ýn tevfîki, vifak ve ittifaka baðlý geliyor. O'na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalbimizi birbiriyle irtibatlandýrdý, bizi birbirimize sevdirdi, biraraya getirdi ve önemli bir hareketin hadimleri eyledi.” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalý ve Allah'a þükretmelidir. Fakat, “Allah'a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lutfetti ve gayretlerimizi baþarýlarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi iþaret etmesi gereken kimseler, “Var mý benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hýrýltýlarý çýkarýrlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” þeklinde “biz” duygusuna baðlý bir fâikiyet düþüncesini seslendirirlerse, iþte o zaman, ilahi ihsanlarý ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasýna baðlamak suretiyle nankörlük yapmýþ ve Allah korusun bir çeþit þirke düþmüþ olurlar. Dolayýsýyla, bir insanýn sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fýrsatta mensup olduklarý cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip olduklarý düþüncelerin isabetliliðini vurgulamalarý da o denli çirkindir; dahasý böyle bir tavýr da fâikiyet mülahazasýný tetikleyen ve þiþiren büyük bir tehlikedir. Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatýlmalýdýr ama bu ilana ve bu anlatmaya nefisler asla karýþtýrýlmamalýdýr. Allah sevmez öyle düþünenleri ve öyle iddialý sözler söyleyenleri. Cenab-ý Hak, “Elhamdülillah, O bizi biraraya getirdi” diyenleri sever; kullarýnýn sürekli “Allah'ým birliðimizi ve dirliðimizi muhafaza buyur” deyip hýfz-ý ilahiye sýðýnmalarýný ister. Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu iþleri baþarýyoruz..” düþüncesi Kârunca bir düþüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarýmla kazandým” iddiasý ancak Kârun'un ve onun torunlarýnýn telaffuz ettikleri müþrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiþ insanlar, Kârun gibi düþünüp Kârunca konuþacaklarýna, gurur ve enaniyeti býrakmalý; aczinin, fakrýnýn ve ihtiyaçlarýnýn farkýnda olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanýyla Cenab-ý Hakk'a yönelmelidirler. Ýhlâsa Çaðrý Bediüzzaman hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularýný baský altýna alýp, onlarý ümitsiz, bezgin ve çaresiz býrakan tehlikelerden biri olarak iþte bu “meylü't-tefevvuk”u saymaktadýr. Asýl itibarýyla, Kur'an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itiþe-kakýþa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadýðýný ifade eden Hazreti Üstad, farklý ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiðini ve onlarý Allah için çalýþýp çabalamaktan, din uðrunda gayretten uzaklaþtýrdýðýný belirtmektedir. Böyle bir düþmana karþý koymak için de, “kûnû lillah” hakikatine sýðýnmak gerektiðini, yani, bir baþka yerde “Allah için iþleyiniz, Allah için baþlayýnýz, Allah için çalýþýnýz ve O'nun rýzasý dairesinde hareket ediniz” diyerek tarif ettiði ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir. Haddizatýnda, kendini farklý ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin deðil de baþkalarýnýn çalýþýp didinmeleri gerektiðini düþünür; diðer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadýðý baþarýlarýn dahi kendisine nisbet edilmesini ister. Þayet, beklediði takdiri bulamaz, istediði alkýþlarý duyamaz ve -kendince- kýymeti anlaþýlamazsa, her þeyden el-etek çeker; içinde azýcýk çalýþma isteði kalmýþsa onu da kaybeder. Böyle bir insan, ara sýra yapýp ettiði iþlerde yine farklý, üstün ve seçkin biri olduðunu baþkalarýna da kabul ettirme peþindedir; dolayýsýyla da, onun her söz, tavýr ve davranýþý enaniyet eksenlidir, riya ve süm'a ile kirlenmiþtir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanlarýn teveccühünü kazanmaktýr; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarýnýn aksiyle tokat yerler; iþlerinde muvaffak olamadýklarý gibi halk nazarýnda da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler. Ýþte, böyle kötü bir akýbete dûçar olmamak için, “kûnû lillah” hakikatine sýðýnmak ve bütün amellerde Allah rýzasýný gözetmek gerekmektedir. Ýhlas Risalesinde de ifade edildiði gibi; “Eðer O razý olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eðer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razý olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadýðýnýz halde, halklara da kabul ettirir, onlarý da razý eder.” Onun için, bu hizmette, doðrudan doðruya ve yalnýzca Cenâb-ý Hakk'ýn rýzasýný esas maksat yapmak icap eder. Madem ki, ihlâsla yapýlan bir dirhem amel, ihlâssýz batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iþ O'nun hoþnutluðu gözetilerek ortaya konmalýdýr. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, yalnýz, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsýz bazý memurlarýn takipleri ve baskýlarý altýnda olmasýna raðmen birkaç talebesiyle beraber yaptýðý hizmetin kendi memleketinde ve Ýstanbul'da yüzlerce, belki binlerce yardýmcýyla muvaffak olduðu hizmetten çok daha büyük olduðunu beyan etmekte ve bunu sayýlarý az da olsa o talebelerinin ihlâsýna baðlamaktadýr. Sonra da “Ýnþaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsýnýz.” diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir. Tetikte Olmalý... Evet, insan, tabiatý itibarýyla farklýlýk ve üstünlük düþüncesine açýktýr. O, bu türlü mülahazalardan tecrîd edilmemiþ ve daha baþtan fýtratý bunlara kapalý olarak yaratýlmamýþtýr. Mesuliyet duygusunun ve imtihanýn bir gereði olarak o, bütün nefsanî ve þeytanî düþünceleri iradesiyle aþmak zorundadýr. Dolayýsýyla insan, Allah'a sýðýnarak ve iradesinin gereðini yerine getirerek nefsanî hislerin ve þeytanî fikirlerin üstesinden gelmeye çalýþmalýdýr. Allah'a dayanarak, sa'ye sarýlarak ve iradesinin hakkýný vererek kulluk þuuruna aykýrý bütün mülahazalardan sýyrýlmaya gayret etmelidir. Bu arada, bilmelidir ki, bugün aþtýðý tepelerin benzerleri yarýn yeniden karþýsýna çýkacaktýr. Bir iþte baþarýlý olunca, benliðine âit bir kýsým duygular, bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarýný dikip gezmeye baþlayacaklardýr. O, bu zehirli ve öldürücü hasýmlara karþý da savaþ ilan etmek ve bu defa da onlarý aþmak durumunda kalacaktýr. Onlarýn da üstesinden gelse bile, unutmamalýdýr ki, yarýn ayný tehlikelerle bir kere daha karþýlaþacak ve yeni bir imtihaný daha geçmek mecburiyetinde olacaktýr. Nasýl ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah- Ýmanýnýzý Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” (Müsned , 2:359) buyurmakta ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmektedir; aynen öyle de, insan kulluk anlayýþýna ters duygu ve düþüncelerle de sürekli mücadele içinde olmalýdýr. Zira, Mektubat'ta da vurgulandýðý üzere, nefis, hevâ, vehim ve þeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, þüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadýr. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imaný cilalamaya ihtiyaç vardýr. Ýþte, böyle bir tecdid, tazeleme ve cilalama, duygu ve düþünce kaymalarýndan korunmanýz için de zaruridir. Bu açýdan, fâikiyet mülahazasý ve üstünlük düþüncesi içinize estiði zaman, hemen Cenâb-ý Hakk'a yönelmeli ve hamd ü sena hisleriyle dolmalýsýnýz. Mazhar olduðunuz ve etrafýnýzda gördüðünüz bütün nimetleri hamde vesile saymalýsýnýz. Ýlahî lütuflarý çok iyi okumaya çalýþmalý; onlarýn arka planýna bakmalý; sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi görünmeyen bu ihsanlarý enaniyetinizi beslemek için deðil, þükretmek için bir vesile olarak deðerlendirmelisiniz. Her zaman size karþý taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düþman düþünce ve duygu virüsü varsa, onlarý bertaraf edebilecek silahlarýnýzý da her an hazýr bulundurmalýsýnýz. Tehlike Hattýnda Bulunanlar Bu hususta, en tehlikeli durumdaki insanlar, mesleði ve konumu itibarýyla topluma en çok faydalý olan kimselerdir. Meselâ, hekimlerin o türlü mülahazalarý aþmalarý hayli zordur. Çünkü onlar, tedavi ettikleri, ilaç verdikleri ya da sebepler açýsýndan ölümden döndürdükleri her hastadan dolayý bir kere daha ayný duygularýn hücumuna maruz kalýrlar. Bir hastanýn þifa bulmasýnda Cenab-ý Allah, sebepler zaviyesinden, onlarý vesile kýlar. Mesela, kalb krizi geçiren bir insana müdahalede bulunur, anjiyo yapar ve gerekirse stent takarlar. Þayet, bunu yaparken, Þafi-i Hakiki'yi hatýra getirmez ve kendilerinin sadece bir vesile olduðunu düþünmezlerse, o hastayý ihya etmiþ gibi bir tavra girebilirler. O iþi baþarýyla bitirirlerse, bulunduklarý yerden öksürerek ayrýlýp kendilerini hissettirmeye çalýþabilir, üstün ve seçkin kimseler olduklarý zehabýna kapýlabilirler. Ýlahiyatçýlar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadýrlar; çünkü, onlar da halka va'z u nasihat ediyor ve irþad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onlarýn irþadýyla hak ve hakikati bulmuþsa, onlar da o insaný din adýna ihyâ etmiþ olduklarýný düþünebilirler. Böyle bir düþünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi þirktir. Bu türlü mülahazalarýn zihne gelmesi karþýsýnda sürekli “Aman ya Rabbi, o iþlerin sahibi ben deðilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir manada duygularýný, düþüncelerini tazelemeli ve cilalamalýdýrlar. Ýhsanlar karþýsýnda fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad'ýn o enfes yaklaþýmýyla deðerlendirmeli; “Evet ben güzelleþtim, fakat güzellik libasýndýr ve dolayýsýyla libasý bana giydirenindir, benim deðildir.” diyerek hidayeti Müessir-i Hakiki'nin yarattýðý tesire vermelidirler. Aslýnda, Cenab-ý Allah'ýn, Peygamber Efendimiz'e (aleyhi ekmelü't-tehaya) hitaben “ Sen dilediðin kimseyi doðru yola eriþtiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediðini doðruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanlarý pek iyi bilir. ” (Kasas, 28/56) buyurmasý da bu gerçeði nazara vermektedir. Evet, insanoðlu Cenab-ý Hakk'ýn isim ve sýfatlarýnýn tecelli ettiði aynalarýn en câmii ve mücellâsýdýr; Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm ( aleyhi ekmelü't-tehaya ) ise, bu aynalarýn en kâmili ve muhtevâlýsýdýr. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu, “Âyinedir bu âlemde her þey Hak ile kâim, Mir'ât-ý Muhammed'den Allah görünür dâim.” demiþtir. Ne var ki, Allah'a yakýnlýðý, özel konumu, samimiyet ve ihlasý, sözlerinin derinliði... gibi, bir irþad erinde bulunmasý lazým gelen her þey Peygamberimiz'de mevcut olmasýna raðmen, Cenab-ý Hak, Ona bile, “Habibim, s en dilediðin kimseyi doðru yola eriþtiremezsin!” buyurmuþtur. Kaldý ki, Allah Teâlâ bir baþka ayet-i kerimede “Sen gerçekten insanlara doðru yolu gösterirsin.” (Þura, 42/52) diyerek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gaye ölçüsünde bir vesile olduðunu da belirtmektedir. Fakat, gaye ölçüsünde dahi olsa vesile vesiledir; dolayýsýyla, hidayet etmek sadece Allah'ýn iþidir ve þe'n-i rububiyetin gereðidir. Öyleyse, bir insanýn hidayet gibi yalnýzca Allah'a ait olan bir meseleyi sahiplenmesi ve sözünde veya sohbetinde, kaleminde ya da yazýsýnda hakiki bir tesir vehmetmesi bir nevî þirktir. Keþke!.. Þayet, siz de irþat ve tebliði hayatýnýzýn gayesi kabul etmiþseniz, herkesten daha ziyade, hal, tavýr ve davranýþlarýnýzý “kûnû lillah” emri çerçevesinde ortaya koymaya çalýþmalýsýnýz. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir geniþliðe ulaþýrsýnýz; þayet, her þeyi Allah'tan bilirseniz, Cenab-ý Hak sizin irade gücünüze, görüþ ufkunuza, duyuþ alanýnýza ve beyanýnýzýn tesirine Zât'ýna ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunlarýn hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adýna birer yatýrým haline gelerek öbür âlem için azýk olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlýðýnýzla ele alýrsanýz, hem sürekli o darlýðýn mahkumu olursunuz, hem de her iþinizde kendi iradenizle, kendi görüþünüzle, kendi duyuþunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sýnýrlý kalýrsýnýz. Ayrýca, Hazreti Üstad'ýn da ifade ettiði gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esasý ihlastýr. Samimi ihlasý kýran adam, ihlas kulesinin baþýndan sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düþer. Zira, bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olmuþsa, ihlasa muhalif davrandýðý zaman içine düþeceði çukur da o ölçüde derin olur. Pek çok teveccüh ve iltifat görmüþ, bir kere harem dairesine alýnmýþsanýz, artýk sizden konumunuzun hakkýný vermeniz beklenir. Þayet, o daireye yakýþýr bir hal sergilemez ve ona göre bir marifet ufkuna ulaþma peþine düþmezseniz, bu defa o dairenin kapýsý sizin için bir kere daha aralanýr ama bu defa size dýþarýsý gösterilir. Artýk, sizi koridorda da tutmazlar; orada sizden geri insanlarýn bulunmasýna izin verseler bile, size dýþ kapýyý iþaret ederler. Bu açýdan da, sizin bütün amellerinizde sadece Allah rýzasýný gözetmeniz; meylü't-tefevvuk gibi mülahazalardan olabildiðine uzak durmanýz; þan, þöhret, makam, mansýp ve halkýn teveccühü gibi beklentilerden fersah fersah kaçmanýz icap eder. Hâsýlý; keþke, güç, kuvvet, servet, zeka, hafýza, beyan kabiliyeti ve daha deðiþik imkânlar gibi, zahirî fâikiyet unsurlarýný, Hakk'a karþý birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi saysak.. keþke, Allah'ýn ihsan ettiði bütün bu mazhariyetleri, O'na baðlý görme þuuruyla ölçüp, biçip, deðerlendirerek, onlarý gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirsek.. keþke, bütün tavýr ve davranýþlarýmýzý Hak karþýsýnda rükû ve secde hâliyle, insanlar karþýsýnda da saygý ve muhabbetle bezesek.. keþke, takdir edilip alkýþlanmadan dolayý þýmarýklýða, çevremizin hüsn-ü zanný sebebiyle küstahlýða ve ferdî enaniyetleri besleyen âidiyet mülâhazasý ile de fâikiyet tavrýna asla girmesek.. girmesek ve hep sade yaþasak, sade düþünsek ve sade konuþsak.. keþke!...
|