|
Þemsettin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ'nýn, Hegel'i tenkit bahsinde, Hegel'in bu husustaki nokta-i nazarýný çok haklý olarak eleþtirir ve alaycý bir tavýrla, Hegel, denizlerin dibinde birbiri peþi sýra gelen 20 nesilden bahsetmektedir. Zavallý, sanki onlarla beraber yaþamýþ gibi adlarýný söylemekte, þekilleri mevzuunda bile fikir beyan etmektedir" der. Evrim nazariyecileri, hayata geçiþi izah edemedikleri için, baþtan beri tesadüfe ve kendi kendine oluþa sarýlmaktadýrlar. Ýddialarýna göre, ilk atmosferimizde bol amonyak, metan, su buharý ve hidrojen vardý. Bunlar, yýldýrýmlarla ve volkanik patlamalarla geliþigüzel çýkan enerji boþalmalarý sayesinde birbirleriyle reaksiyona girerek, aminoasitleri meydana getirdiler. Aminoasitler de, zamanla tasaffiye maruz kalarak, proteinler haline geldi ve bu protein molekülleri denizlere aktý. Derken, bataklýklarda solucan þeklinde ilk canlýlar meydana çýktý.
Miller'in Denemeleri Evrim yanlýlarý, kimyevî reaksiyonlarla böyle bir þeyin vuku bulabileceðine güya delil olarak, Miller'in denemelerini kullandýlar. Halbuki Miller'in yaptýðý, bilgi, þuur ve irade sahibi insanýn hususi olarak seçtiði aminoasitlerden canlý meydana gelip gelmeyeceðini tecrübe etmekten ibarettir. Bu tecrübelerde, canlýnýn meydana gelmesi ve geldikten sonra da hayatiyetini devam ettirebilmesi için kendisine devamlý ve kontrollü enerji verilmesi gerekmektedir. En önemlisi, seçilen aminoasitleri parçalanmaktan koruyup, bir araya getiren ve biriktiren bir soðuk tuzak mekanizmasý vardýr ve bu mekanizma hususi olarak hazýrlanmýþtýr. Aminoasitlerde hayata dönüþme, ona zemin teþkil etme istidadý varsa –ki bu istidadý veren de Allah'týr– bilgi ve irade sahibi insan, bu istidadý harekete geçirebilir. Fakat, bütün bunlarýn tesadüflerle ve kendiliðinden olduðunu ileri sürmek, bilgi, þuur ve irade ile alay etmek demektir. Ototrof, Heterotrof Evrimciler, kendiliðinden ve tesadüfler yoluyla meydana geldiðini iddia ettikleri canlýlarýn hayatiyetlerini sürdürmek için de gerekli enerjiyi güneþten veya kimyevî reaksiyonlardan saðlayabileceklerini ileri sürerler. Ayrýca, bir amipin kendi çevresinden beslendiði gibi beslenebileceklerini, gýdalarýný kendilerinin oluþturabileceklerini de iddia ederler. Bu iddialarýný da, ototrof (kendi kendine beslenme) ve heterotrof (dýþtan beslenme) tezleriyle desteklemeye çalýþýrlar. Bunlardan, canlýnýn kendi besinini kendisinin yapmasý demek olan ototrof, zaten günümüzde kabul görmemektedir. Gýdayý meydana getiren kimyevî reaksiyonlar, meselâ fotosentez, çok karmaþýk bir hâdisedir. Fotosentez yapabilen yeþil nebatlardaki karmaþýk reaksiyonlarý ve bu reaksiyonlarda görev alan enzimleri düþündüðümüzde, nelerin neye muhtaç olduðu, nerelere nelerin gitmesi gerektiði gibi hususlarýn çok mükemmel þekilde iþlediði görülür. Evrimciler, böylesine mükemmel bir sistemin ilk yeryüzü þartlarýnda hemen teþekkül etmiþ olmasýný bizzat kendi evrim iddialarýna aykýrý bulduklarýndan çaresizlik içine düþmüþlerdir. Zira böyle karýþýk, karmaþýk reaksiyonlar, ancak karmaþýk bir mekanizma ile elde edilebilir. Bu mekanizmanýn da ilk yeryüzü þartlarýnda birdenbire meydana gelmiþ olmasý gerekir ki, canlý için lüzumlu gýdayý hasýl etsin. Halbuki bu, Darwinizm'e temelden aykýrýdýr. Çünkü, Darwinizim'e göre, çok kompleks bir mekanizmanýn birdenbire meydana gelmesi imkânsýzdýr. Tekâmül, yani evrim düþüncesi, bütün bunlarýn tedricen ve yavaþ yavaþ, birer birer meydana gelmiþ olmalarýný gerektirmektedir. Yapýlan araþtýrmalarda ise, býrakýn fotosentez gibi karmaþýk mekanizmalara sahip bitkileri, bugün hayatta olan yüz binlerce hayvan türünün bile, araþtýrmalarýn uzanabildiði en eski devirlerde de var olduðu ortaya çýkmakta ve o devirlerden bu yana bir evrim vakasýna da rastlanmamaktadýr. Yani evrim, bilemeyeceðimiz kadar uzun bir zaman almaktadýr. Dolayýsýyla dünyanýn ömrü, bu þekilde bitkilerin ve hayvanlarýn oluþmasýna ve gýdalarýný saðlayacaklarý mekanizmayý oluþturmalarýna yetecek uzunlukta deðildir. Heterotrof tezine göre ise, canlý için gýda hazýr deðildir; onu, canlý kendisi de yapamaz ve dýþarýdan alýr. Oysa bu da, aynen ototrof hâdisesinde olduðu gibi, yine karmaþýk reaksiyonlarý meydana getirecek mekanizmalarýn varlýðýný gerektirmektedir. Çünkü bir canlýnýn almasý gereken gýda da, yine bir canlý tarafýndan yapýlmýþ organik bir madde olmalýdýr. Dolayýsýyla her canlý veya ortaya çýkan ilk canlý, kendisinden önce bir canlýnýn varlýðýna muhtaç olacaktýr. Bu ise, teselsül denilen zincirleme bir geriye gidiþ mânâsýna gelir ve dolayýsýyla ortaya, canlýlarýn ezelî olmasý gerektiði çýkar. Bu ise bâtýldýr ve mümkün deðildir. Var Olma ve Kanunlar Kaldý ki, kâinatýn ve ondaki bütün nesnelerin, canlý-cansýz varlýklarýn oluþmasýnda apaçýk bir þuur, ilim ve tercih, yani irade vardýr. Tabiatperest ve materyalist ilim adamlarý, bunu bir yandan tesadüflere ve kendi kendine oluþuma havale ederken, bir yandan da kanunlardan söz ederler. Halbuki kanun, kendi kendine oluþmayý da, tesadüfü de reddeder. O, ancak bilen birinin eseri olabilir. Þuursuz ve cansýz maddede, kâinatý kuþatacak ölçüde þuurlu iþlere medar kanunlar bulunmaz. Kanun, kanun koyucuyu gerektirir ve kanun koyucuyu görmeden kanunlarý varlýðýn esasý, meydana getiricisi saymak, önemli bir mütefekkirin verdiði þu misaldeki duruma benzer: Akýlsýz bir adam büyük bir saraya girer. Görür ki, muhteþem bir mimarî eser olan saray çok muhteþem donatýlmýþ. Koltuklar, masalar, sandalyeler, vazolar ve çiçekler, tablolar, soba veya kaloriferler, mutfaktaki eþyalar, kýsacasý her þey yerli yerinde. Bu akýlsýz adam, böyle bir tefriþatý kimin yaptýðýnýn meraký içinde sarayýn içini dolaþýr, fakat kimseyi göremez. Derken oradaki masanýn üzerinde bir kitap bulur. Kitapta, sarayýn tefriþ programý yazýlýdýr. Akýlsýz adam, "tamam" der, "bu sarayý böyle döþeyen, iþte bu kitaptýr." Bir sarayýn tefriþini onu tarif eden kitaba veya bir makinenin yapýmýný ve çalýþmasýný, onunla gelen kýlavuza veren insana deli demeyecek kimse var mýdýr? Gerçek bu iken, üniversite tahsilinin de ötesinde fizik üzerinde, biyoloji üzerinde, kimya ve biyokimya üzerinde ihtisas yapmýþ bir profesör, þu muhteþem kâinatý, onun tefriþini, her þeyin mükemmel bir dizayn içinde yerli yerine yerleþtirilmesini, sahip bulunduðu muhteþem ve asla sarsýlmaz, bozulmaz âhengi ve hiçbir tamire ihtiyaç duymadan mükemmel ve âhenkdar iþleyiþini, onun varlýðý ve iþleyiþi üzerindeki araþtýrmalar neticesi varýlan ve adýna kanun denilen birtakým mefhumlara; cansýz, bilgisiz, þuursuz, iradesiz maddeye; sadece bir isimden, kavramdan ibaret tesadüflere veya kendi kendine oluþa nasýl verebilmektedir, doðrusu aklým almýyor! Protein ve Aminoasitlerin Diziliþi Ýsveçli meþhur ilim adamý Charles Eugenie Guye diyor ki: "Bir protein, 40.000 tane atomdan meydana geliyor. Dolayýsýyla bir protein, ancak 10 üstü 60 rakamýyla ifade edilen korkunç ihtimalden ancak bir ihtimalle kendi kendine oluþabilir." Dikkat buyuruyor musunuz? Kaldý ki, canlý varlýkta tek bir protein deðil, proteinler dizisi söz konusu. Bir dizi proteinin meydana gelmesi için de, Dr. Lecomte de Nouy aynen þöyle der: "10 üstü 243 rakamýyla ifade edilecek korkunç bir rakamdan ancak bir ihtimalle bir protein dizisi tesadüfen meydana gelebilir." Ama, insan bir protein dizisi de deðildir, bir hücre de deðildir. Ýnsan, 60 trilyon hücreden müteþekkildir ve bu hücreler, bazen içlerinden bir tanesinin sisteminin bozulmasýyla bile insanýn ölümüne yol açabilecek ölçüde birbirleriyle öyle bir münasebet içindedirler ki, insan hayatý, bu hassaslardan hassas, fakat olabildiðince mükemmel münasebet ve iþbirliði içinde sürüp gitmektedir! Bu mükemmel sistemi düþündüðünüzde vicdanýnýzýn ancak, سُبْحَانَ مَا أَعْظَمَ شَأْنَكَ "Allah'ým, Seni her türlü yanlýþ anlayýþlardan tesbih u takdis ederiz. Allah'ým, Senin þanýn ne büyüktür!" dediðini duyarsýnýz. Bir canlýnýn teþekkülünde proteinlerden önce aminoasitlerin varlýðý söz konusudur. Aminoasitler dizilir ve bir protein meydana gelir. Proteinlerin canlý bir hücre meydana getirmesi için de daha baþka þeylere ihtiyaç vardýr. Her canlý, belli bir plan dahilinde organize edilmiþ bir moleküller sistemi olup, teþekkülünde ve teþekkül ettikten sonra da varlýðýný devam ettirmek için enerji ile birlikte beslenmeye muhtaçtýr. Evrimci biyoloji, ilk canlýnýn bu enerjiyi güneþten aldýðýný, ayrýca, çakan þimþeklerden ve mor ötesi ýþýnlardan da istifade ettiðini iddia eder. Oysa biz biliyoruz ki, bir canlý, teþekkülü esnasýnda da, meydana geldikten sonra varlýðýný devam ettirmede de düzenli ve kesintisiz olarak, belli bir nispette enerjiye ihtiyaç duyar. Güneþ ýþýnlarý ise, bulut gibi engellere takýlmazsa gündüz vurur, gece çekilir; sonra yýlýn önemli bir kýsmý kýþ olarak geçer ve onun enerjisi hiçbir zaman düzenli þekilde ve ayný miktarda gelmez. Þimþekler ise, hiçbir zaman düzenli deðildir; bir çakar bir kaybolur. Çaktýðý zaman ise yakar, yýkar. Haydi bu iddiaya bir doðruluk payý versek bile, þimþekler, güneþ ve mor ötesi ýþýnlarýn meydana gelmesi ve onlarla canlý varlýklarýn var olmasý arasýnda var olduðu iddia edilen münasebetin tanzimi ne ile izah edilecektir? Beslenme ve Büyüme Canlýnýn teþekkülü gibi beslenmesi de, karþýmýza ayrý problemler çýkarýr. O, beslenecek, geliþecek, kendisi için lüzumlu olan yeni maddeler sentez edecek ve hayatiyetini devam ettirecektir. Ýddiaya göre, eðer evrimle ortaya bir canlý çýkmýþsa, bu canlý, difüzyon usulüyle, yani daha henüz sindirim sistemi, dolaþým sistemi, teneffüs sistemi teþekkül etmemiþ bulunduðundan, bir bakýma amip gibi beslenmiþ olmalýdýr. Böyle bir beslenme ise, þu iki sebeple mümkün deðildir: Vasat veya muhit yoðunluðu, yani canlýnýn içinde bulunduðu sývýdaki protein yoðunluðu ile kendi hücresi içindeki katý ve sývý maddelerin yoðunluðu arasýndaki dengenin ayarlanmasý çok mühim bir problemdir. Biliyoruz ki, erimiþ moleküller daha sývý olan yerlere akar ve daha katý olan yerlere girmezler. Buna karþýlýk, daha katý olan yerlerdeki þeyler ise sývý yerlere akarlar. Bu, bir kaidedir. Bu durumda, yeni teþekkül etmeye ve canlý hale gelmeye durmuþ protein dizisinin eðer çevresi daha sývý ise, bu çevreden canlýnýn içine bir þey girmeyecek, üstelik, canlýnýn içinde gýda olarak bulunan maddeler dýþa akacak, böylece teþekkül etmeye durmuþ olan canlý adayý varlýk mahvolacaktýr. Bu varlýðýn dýþ çevresi katý olursa, bu durumda, bu çevreden canlý adayý varlýðýn içine akmalar olacak ve onun bir canlý olarak tekemmülüne imkân kalmayacak, çünkü, birden þiþecektir. Bu varlýk ile dýþ çevre ayný sývýlýkta veya ayný katýlýkta olursa, bu defa difüzyon, yani beslenme için gerekli karþýlýklý münasebet olmayacak, emme (imtisas) gerçekleþmeyecek ve yine canlý, tekemmül etmiþ haliyle ortaya çýkmayacaktýr. Diyelim ki, bütün imkânsýzlýðýna raðmen, canlý meydana geldi. Beslenmenin dýþýnda, artýklarýný dýþarýya atmak için de bu canlýnýn enerjiye ihtiyacý olacaktýr. Daha yeni teþekkül etmeye baþlamýþ böyle bir canlý, bu enerjiyi nereden alacak? Çünkü enerji santrali mesabesindeki mitokondri isimli hücre organcýklarýnýn da yaratýlmasý gerekmektedir. Kaldý ki, sadece beslenme ve boþaltým için deðil, hayatýnýn devamý adýna her dakika, her saniye belli nispette enerji almaya muhtaçtýr o. Bu enerjiyi almadan hayatiyetini devam ettirmesi mümkün deðildir. Bilhassa denizin dibinde, protein çorbasý içinde devamlý enerji bulabileceðini düþünmek, ne derece akýl kârýdýr? Ýhtimal hesaplarý içinde bu þartlarda bir kimyevî mürekkebin (bileþim) canlý olmasý, býrakýn onu, bir protein dizisinin bile oluþmasý imkânsýzdýr. Ama diyelim ki, böyle bir canlý teþekkül etmiþ olsun. Bu defa da o, ilk þekliyle kalmayacak, elbette geliþecektir. Bunun için de sindirim, dolaþým, boþaltým ve teneffüs (solunum) sistemlerinin birbiriyle tenasüp içinde müþtereken geliþmeleri gerekecektir. Canlýnýn varlýðýný sürdürmesi için bunlar ayný anda ortaya çýkýp, birlikte geliþmek ve birbirleriyle iþbirliði halinde çalýþmak mecburiyetindedirler. Bu ise, Darwin'in evrim telâkkisine terstir. O, böylesine karmaþýk bir mekanizmanýn birden ve bir arada teþekkül edemeyeceðini belirtir. Yine farz-ý muhaller (imkânsýz varsayýmlar) üzerinde yürüyerek diyelim ki, bu ilk canlýda sindirim, dolaþým, boþaltým ve teneffüs sistemleri birden kendi kendilerine geliþip teþekkül etti ve Darwin'in iddia ettiði gibi, bataklýk içinde bir solucan meydana geldi. Bu solucan elbette büyüyecektir. Solucanýn ömrü ne kadardýr? Bu ömür, onun tekâmülle bir baþka türe dönüþmesine yeter mi? Sonra bu solucan, baþka türe dönüþünce, arkadan yeni bir solucan mý oluþacak? Veya ayný anda dünyanýn her yerinde çok sayýda solucanlar meydana geldi de, içlerinden bir grup mu baþka türe dönüþtü? Diyelim ki, solucan kurbaða oldu; bu þekilde tekâmül zincirinde kanguru meydana geldi; sonra insana doðru devam eden zincir insana dayanýnca, meselâ lüzumsuzluðundan dolayý kulaklar küçüldü. Bu þekilde, tür türe dönüþerek bugünkü canlý hayat ortaya çýktý. Ýyi de, her türde bir veya birkaç fert dönüþürken, diðerleri niye dönüþmeden kaldý? Bu iþlemi ve süreci belirleyen bilmediðimiz bir mekanizma mý var? Bu mekanizma, bir baþka ifade ile, bir aminoasitin, bir protein molekülünün bile meydana gelmesi için ihtimal hesaplarý yetmezken, kâinattaki bu muazzam sistemin, yeryüzündeki canlý sistemin kurulmasý, oluþmasý, geliþmesi tesadüflere mi verilecek? Haydi, türler içinde bazý fertler baþka türe dönüþtü diyelim; hangi canlý türünün ömrü böyle bir dönüþüm için yeterlidir? Yoksa o dönüþen fertler, diðerlerinden ayrý olarak milyonlarca yýl mý yaþadý? Darwincilerin de, esasen bilimin de bu sorulara vereceði bir cevap yoktur; bu sorular karþýsýnda yapabilecekleri, yapabildikleri tek þey, sadece "böyle oldu" demektir. Ve bunu da, bilim adýna yapmaktadýrlar!.. Darwincileri Yanýltan çok Önemli Bir Diðer Husus Darwincileri ve onlarýn peþinden gidenleri aldatan çok önemli bir diðer husus da, meseleye tek bir noktadan, birkaç ilim þubesinin penceresinden bakmalarýdýr. Halbuki, kâinatta, canlý-cansýz, bilhassa canlý sistem konusunda, hiçbir ilim þubesi, diðeriyle tenakuza düþmemelidir. Fizik, Matematik, Kimya, Botanik, Zooloji, Jeoloji ve Paleontoloji, varlýðý izahta birbiriyle çeliþmemelidir. Fakat, hayatýn ve ilimlerin herhangi bir þubesinde yaptýðýmýz çalýþmalarý, deneyleri, kurduðumuz sistemleri mutasyon, evrim, adaptasyon ve tabiî seleksiyon üzerine oturtmuyoruz. Bunlarý nazara bile almadan, kâinatýn ve hayatýn iþleyiþinde keþfettiðimiz kanunlarý, yani Allah'ýn bu konuda, hayatýn olabilmesi ve sürebilmesi için % 99 ayný minval üzerinde cereyan eden icraatýna taktýðýmýz isimleri, yani milyarlarca yýldýr ayný þekilde iþlediðini düþündüðümüz bir sistemi esas alýyor, çalýþmalarýmýzý da, yorumlarýmýzý da bunlarýn üzerinde sürdürüyoruz. Meselâ, farmakolojide, koruyucu hekimlikte ilaç yapar, onlarýn tesirleri ve nasýl kullanýlacaklarý üzerinde dururken, hastalýklara sebep olan bakterilerin mutasyonla baþka türlere dönüþebileceðini hiç nazara almýyoruz. Mesele evrime gelince, bunlarýn dönüþebileceðini düþünüp, hatta bir zaman dönüþtüklerini iddia edip, bu iddiamýzý da ispatlamak için, müdahalelerle bu dönüþümleri tekrarlamak adýna olabildiðince yoðun çalýþmalar yapýyoruz; fakat iþ týbba gelince, farmakolojiye gelince buna inanmýyor ve evrimi de, ona dayalý olarak ortaya atýlan diðer teorileri de hiç nazara almýyoruz. Hastalýklar için tavsiye ettiðimiz, kullandýðýmýz antibiyotikler, mutasyonlarla türü deðiþtirir; cüzzam mikrobu verem mikrobuna, verem mikrobu veya içlerinden birkaç tanesi kolera mikrobuna dönüþebilir diye hiçbir zaman düþünmüyoruz. Koruyucu hekimlikte, mikroplarýn mahiyetlerini muhafaza etmesi esasýna göre hareket ediyoruz. Evet, hayatlarýný devam ettirebilmek için nasýl her varlýk türünde müdafaa mekanizmalarýný geliþtirme istidadý vardýr ve Allah, bu istidadý onlara vermiþtir; bunun gibi, bakteriler de, maruz kaldýklarý ilaçlar karþýsýnda birtakým tür içi mutasyonlara uðrayabilirler; ama bu, sadece mikroplarýn, antibiyotiklere karþý dirençlerini artýrma adýna müdafaa sistemlerini geliþtirme yönünde bir deðiþme olur, bu küçük deðiþiklikler ise hiçbir zaman bir baþka türe dönüþmeye yol açacak bir mutasyon deðildir ve olamaz da. Kaldý ki bunlar, mikroskobik varlýklardýr. Bunlarda 30 yýlda meydana gelecek bir deðiþme, insan hayatý için milyarlarca seneye tekabül eder. 30 senede bu varlýklarda bir mahiyet deðiþmesi olmuyorsa, bu bile, dünyanýn yaþýna göre evrimin olamayacaðýný görmeye ve göstermeye yeter. Kaldý ki, býrakýn 30 seneyi, bilim, denizlerde yaþayan mavi ve yeþil alglerin 50 milyon yýl önce de var olduklarýný söylemektedir. Bu canlýlar, 50 milyon sene önce nasýl idilerse, bugün de aynýdýrlar. Çift Varoluþ Ve yine muhalleri olabilir kabul ederek diyelim ki, evrimle bir solucan meydana geldi. Fakat görüyoruz ki, yalnýz canlý deðil, cansýz sistemde bile her þey erkek ve diþi olarak bulunuyor. Maymundan merhale merhale insan meydana getirip, bunun hayalî resimlerini çizenler, en nihayet ortaya orta yaþlý bir batýlý erkek tipi çýkarýyorlar ama, kadýnýn nasýl meydana geldiði üzerinde hiç durmuyorlar. Bunun gibi, ilk meydana gelen canlýnýn diþisi nasýl oluþtu; sonra nerede oluþtu; hemen erkeðin yaný baþýnda mý, yoksa baþka yerde mi? Bunlar birbirini nasýl buldu ve döllenme "insiyaký"ný nereden elde ettiler? Bunlara da mý tesadüf diyeceðiz? Ayrýca, yüz binlerce hayvan türünün, birinden diðerine atlamasý ve yeni ortaya çýkan türün bir erkek ve diþiden türeyip, dünyanýn pek çok yerine daðýlmasý, acaba kaç yýl tutar, hiç düþünülmüþ müdür? Hücre ve Hücredeki Faaliyetler Yeri gelmiþken, bir baþka hususa daha dikkat çekmek istiyorum: Hücrenin kendisine göre bir koruyucu keyfiyeti vardýr. Hücre, bir hükümet gibi çalýþýr. Ýçinde her insanýn biyolojik yapýsýnýn tayin ve tespit edildiði DNA, bir hükümdar ve kumandan gibidir. Bir tarafta da bir kimyacý, bir mühendis gibi iþ yapan, terkipler, sentezler ortaya koyan RNA bulunur. Ýnsanýn vaziyetini, keyfiyetini tayin ve tespit iþi, kader tarafýndan âdeta bunlara tevdi edilmiþtir. Binlerce ciltlik kitaba denk bilginin moleküller vasýtasýyla þifrelenmesini ve gerektiði zaman reaksiyonlarý ortaya çýkararak, hücreye lâzým olan proteinleri sentezlemesini dayandýracak bir merci bulamayan materyalist düþünceye göre bu mekanizma, yani DNA'nýn RNA'ya gönderdiði þifreleri RNA'nýn deþifre etmesi, þuursuz moleküllerin ve tesadüflerin eseridir. Bugün hücrenin ilk yaratýlýþý hakkýnda kesin malûmata sahip olmasak bile, modern ilim, hücre mevzuunda bize artýk çok þey söylemektedir. Hücrenin parçalarýný karþýmýza sermiþ, onun ne kadar kompleks bir varlýk olduðunu göstermiþtir. O kadar kompleks ki, eðer Darwin, hücre hakkýnda bugünkü bilgilere sahip olsa idi, göz hakkýnda söylediði sözü hücre hakkýnda da söyleyecekti. O, bir dostuna yazdýðý mektupta þöyle der: "Þu gözü düþündükçe tepem atýyor." Çünkü, onu natürel seleksiyonla izah edemiyor. Eðer bir de beyine bakabilse ve onun nasýl meydana geldiðini bilebilseydi, hayreti de, kýzgýnlýðý da bir kat daha artacaktý. Hücrenin özellikleri, esasen saymakla bitmez. Onun içinde bir ordunun faaliyetleri gibi faaliyetler cereyan eder. Vücudun ihtiyacý olan þeyler orada sentezlenir; zarýna yerleþtirilmiþ bulunan hususî þifrelere sahip moleküller, dýþarýdan hücreye her ne gelirse gelsin, onlarýn faydalýsýný zararlýsýndan ayýrabilir. Ýhtiyaç baþ gösterdikçe yeni þifrelemeler olur. Bu moleküller, birer sýnýr karakolu zabiti veya gümrük memuru gibi davranýp, faydalý þeylere kapýlarý açarken, zararlý þeylere karþý ise reaksiyon gösterirler ve hücrede birden bir seferberlik hareketi baþlar. Yabancý müdahalelere karþý hücre mukavemet eder; mukavemet edemezse hastalanýr, bazen de ölür. Bu defa, vücuttaki bütün hücreler el ele verir ve ölen hücreleri vücudun dýþýna atmaya giriþirler. Hücreye dýþarýdan müdahalelerde o, ya mukavemet eder ve zararlý mikroplarý dýþarý atar; veya mukavemet edemez hastalanýr ve ölür. Bu, bazen insaný da ölüme götürebilecek bir hastalýk olur. Demek ki, hücreye dýþarýdan giren herhangi bir þey, onun mahiyetini deðiþtirmez; deðiþtirmediði gibi, onun yapýsýna uyum saðlayacak ve ona faydalý olacak cinsten deðilse, onu bozar ve hastalýða, bazen de ölüme sürükler. Kýsaca, býrakýn bir canlýyý, en basit bir hâdise bile kendi kendine olmaz; bir taþ kendiliðinden yer deðiþtirmez; dýþ tesir olmadan aþýnmaz. Bir yandan, yine Yaratýcý'yý ve O'nun kâinatý, eþya ve hâdiseleri yaratýp, sürekli idare etmesini inkâr adýna her þeyi, her hâdiseyi sebep-sonuç kanunlarýna baðlayýp, kanunlarýn ve bazen onlardan ibaret gördüðümüz tabiatýn dýþýnda bir tesir sahibi kabul etmeyerek, bunlara âdeta ulûhiyet atfedeceðiz; bir yandan da, kendimizle tenakuza düþme pahasýna, yine sadece inkâr-ý Ulûhiyet adýna, þu muhteþem kâinatýn ve ondaki her þeyin kendi kendine var olduðunu iddia edeceðiz. Ýnkârýn ne kadar çirkin, gayr-ý ilmî, gayr-ý mantýkî, gayr-ý aklî olduðuna bundan daha anlamlý bir delil ve misal bulunabilir mi? Kaldý ki insan, bin bir duygu ile, fevkalâde istidat ve zihnî, kalbî pek çok meleke ile donatýlmýþ bir varlýktýr. Ayrýca, þuur ve irade sahibidir; hem zamanla hem de mekânla münasebettardýr. Hatta, bu kadarla da iktifa etmeyerek, doymayarak zamanýn ve mekânýn ötesiyle ilgilenmektedir. Bundan baþka, nâmütenahi arzularla donatýlmýþ ve ebed için yaratýlmýþ mükemmel bir varlýktýr o. Dolayýsýyla, böyle bir varlýðý, maddeye, tabiata, tesadüfe, itibarî deðer ifade eden kanunlara, evrim gibi faraziyelere baðlamak, -bunu yapanlar dahil- insanlýða, insanýn mahiyetine en büyük hakarettir. Evet, insanýn kendisine yaptýðýný baþka bir varlýk yapamaz. Bu sebepledir ki, insanlýktan istifa etmiþ ve bu yoldaki insanlarý Kur'ân-ý Kerim, kendi kendilerinin zalimleri olarak tavsif eder."
|
ya bir kere darwin uydurduğu bu saçmalığa kendisi inanmamışki bizi inandirmaya çalışıyor.ama şöyle bişi varki herşey akıl işi inanmayanlara sevgilerimi sunuyor,inanmayanlarada ansiklopedi kur-an okumasını talep ediyırum: